Ben neyle sınandım ki bu tatil? Bana ah eden o eski sevgili olacak kahpe hangisi?
Bu ah’ı hak edecek ne yaptım? Derken apronun olduğu giriş kapısına doğru ateşledim bacakları. Minik bir ordu ise arkamdan geliyor. Kahramanım lan ben. Nefesime ve bacaklarıma güveniyorum. Kaçabilirim. Ama nereye?
Oturma alanının etrafında bir tur attım. Başlangıç noktasına gelip “Melike ben seni arayacağım bebeğim.” derken arkamda uçuşan küfürlerin enteresan olanlarını hafızama almaya çalıştım. Uçağı götüme mi sokmak? Yok artık.
Refleks olarak çıkış kapısına yöneldim ve dışarı fırladım. Polisler şaşkın. Hop, sakin, ne oluyor falan dediler ama ben çoktan kendimi çıkış kapısında buldum bile. Taksilere doğru koşmaya karar verdim. Aramızda ki mesafe uzun. Koşarken bekleme bölümünün camından içeri baktım. Melike şaşkın şaşkın bana bakıyor...
İnsan öyle göt gibi bırakılmaz Melike hanım, ahanda böyle bırakılır. Haha haa..
İçimden attığım bu kahkahadan sonra anladım ki beynimde bir kontrol sorunu var ve umarım bu geri zekalı sorun bacaklarıma sirayet etmez. Arkama bakacak zamanım yok.
Oysa “Melike’nin gözlerine bir kez daha bakabilmek için neyimi vermezdim ki!” diye düşündüğüm sekiz ayı geride bırakmışım. Mevcut durumda ise geride bırakma önceliğimi arkamda öfkeyle koşan hayvanımsı varlıklardan kaçmaya vermiştim. İnsanın öncelikleri zamanla değişebiliyor. Keşke bir saniye daha geç gelselerdi, bir saniye daha fazla sarılabilseydim.
Park alanından taksilere doğru yönelirken önümde rampa olduğunu fark edip hızımı keseceğini düşündüm. Parkın çıkışına yönelmeliydim. Bu komutu beynim bacaklarıma verdiyse sıçtığımın resmi olabilirdi. Yorulmuştum bile. Kalbim göğüs kafesimi dövüyordu.
En son Melike ile ilk seviştiğimiz gece böyle olmuştu bu kalp. Aynen böyle atıyordu. Yerinden çıkmak istercesine. Ellerim, parmak uçlarım Melikenin kazağının altından tenine ilk değdiği an aklıma geliyor da, kalbime hak veriyorum. Ben kalp olsam, ben de yerimde durmak istemezdim. Umarım kalbim dursa bile bacaklarım koşmaya devam eder. Bir yol bulup Melike’ye geri dönmem ve bir açıklama yapmam lazım.
Onun beni incittiği gibi onu incitemezdim.
Ne olursa olsun. İntikam ne sıcak, ne de soğuk yenir.
İntikam yemek filan değildir. İntikam hayvana özgü bir davranış bile değilken insanın bu duyguyu taşıyor olması…
İnsan denen varlık kötüydü. İnsan derhal hayvanlaşmalıydı.
Ben kahramandım. Hızlı koşan bir kahraman. Hikayelerini asla mutlu sonla bitiremeyen, zavallı bir kahraman. 10-15 gün tatil yapıp işime gücüme dönecektim. İstediğim hayatı ne zaman yaşayacağım acaba? Otoparktan çıkmak üzereyken bunu merak ediyorum. İstediğim hayatı yaşayacak olsam bu hikaye uzar gider. Anlatana kadar yıllar geçer. Ki siz de bilirsiniz. Zaten yıllar, hiçbir hikayenin sonuna bakmadan geçer ve gider.
Maçobeyimizin dün gece ambulansa bindirilirken bana kırık çenesiyle “sen görürsün, seni, sülaleni seksüel bir takım faaliyetlerden geçireceğim.” minvalindeki tehditlerinin gerçekliğini, 5-10 saniye süre ile arkamdan koşan minik orduyu oluşturan adamların küfürlerinden anlayabiliyor, kaçarak da bu duruma itiraz etmeye çalışıyordum. Öyle öfkelilerdi ki…
Ve ben hızımı öyle yitirmiştim ki… Ne yapacağımı öyle bilmez bir vaziyetteydim ki… Durdum.
İnsan bu kadar bilinmezlikle baş edemeyeceğini anladığında sadece kendisi değil, bütün dünyanın durmasını ister. Ben de öyle durdum. Döndüm adamlara. O esnada en önde koşan zayıf uzun boylu olanı zıplayıp üzerime doğru uçmaktaydı. Göz göze geldik.
“Göztepe çocuğuyuz la biz. Siz kime küfür ediyorsunuz amına koduklarım?”
Bütün kahramanlar, bu çıkışın ne kadar vasat, rezil ve büyük bir hata olduğunu biliyor olmalılar. Sadece bu adamların her birinden üçer beşer fazladan yumruk almamı garanti altına alan bir çıkış...
Daha önce canım çok defa acıdı. Bir şekilde bütün canlılar gibi acıyla baş edecek yollar bulmaya çalıştım. En sonunda bunun zamanla ve kendiliğinden dinecek bir şey olduğuna kanaat etmem, Melike’nin beni terk etmesiyle edindiğim tecrübeye bağlı olacaktı. Beni 8 ay önce terk eden Melike, bana bir açıklama yapmadan giden Melike, iki dakika önce kollarımın arasında sarıldığım Melike. Sarılıp hasretimi dindirirken itmek zorunda kaldığım Melike… Olsun du. Güzel çelmeydi. Düşmek de gerekirdi.
İlk yumruğu üzerime doğru uçan adamdan yedim. Geri kalan yumrukların sahibini şu elimdeki çayı bitirdiğimde, yatıp uyuduğumda, yarın ve birkaç sabah daha uyandığımda hatırlamıyor olacağım.
İlk yumruk yediğim adamı hatırlıyor olmak bana hiçbir şey kazandırmayacaktı. Belki bir anlığına hafızamın yerinde olduğunu düşünecektim. Ama bir anlığına… Birkaç yumruk sonra o da olmayacaktı.
Yumrukları çevreye rahatsızlık vermeden patlatmak için beni otoparka doğru fırlatıp tekrar üzerime çullanmışlar. Karakoldan istenen, güvenlik kameralarının görüntüleri geldiğinde gördüm bunu.
Hastanede bir gece geçirdikten sonra. Ortalama dayağa göre öyle az hırpalanmışım ki, bunun kahraman olmamla bir ilgisi olup olmadığını doktora sorduğumda bana psikiyatriye görünmemin doğru olacağını söyledi. Siyah beyaz ve bulanık görüntülerden anladığım kadarıyla ben bayıldıktan sonra 10 dakika kadar daha yormuş kendisini arkadaşlar. Buna karşın patlamış kaş, yarılan kafa, şişmiş gözler, asfaltta bir oraya bir buraya savrulmaktan minik yaralar alan ellerim, kollarım ve bacaklarım. Yerimde duramıyor olduğum için emin olduğum ama hastanenin röntgen cihazından alınan film ile onaylanan İki kırık kaburgam... Yediğim dayağa bakınca gayet hafif atlatmış olduğumu ve bunun kahraman olmamla alakası bulunduğuna inanıyorum. Bana göre üç saat, kamera kayıtlarına göre 10 dakika, etrafımızdan bu olaya şöyle bir bakıp geçen insanlara göre bir saniye süren muhteşem linç.
Ayağa çok sonra kalkıp yardım etmek için başıma gelen adamdan sigara istemişim. Kamera kayıtlarına göre adam kulağını ağzıma yaklaştırmış. Sanırım sesim çıkmamış. Sonra sigarasını çıkartıp verdiğine göre…
Kahramanların herkes kadar kendisini avutacak şeylere ihtiyacı vardır. Orada yattığım kamerada görülüyor ama ben hatırlamıyorum. Melike’yi düşündüğüme eminim orada yatarken. Sigaradan öyle derin bir nefes çekmişim ki… Melikeyi ve kaçıp giden hayatımı düşünmüşüm eminim. Çünkü ne zaman böyle düşünsem sigaramdan derin bir nefes çekerim. Bir şeyleri yitirdiğini düşünen insanlar gibi… Yarım kalmışlıklarını düşünen herkes gibi…
Evdeyim. Yatağımın üstündeyim, elimde çay var. Çünkü Ali abi kapatmış tekeli. Yarın geceye kadar sadece sigara ile avunmaya devam etmek zorunda kalacak bir kahramanım ben. Telefonun ışığı yanıp sönüyor. Tek istediğim Melike’nin bana yazmış olması. Ben utanırım çünkü. Arayamam da yazamam da. Kadını ittim lan. Ne anlatabilirim ki? “Çılgınlar gibi bana girecekler Melike, şöyle bir kenarda dur sen. Ben linç olayım.”
Telefonu açıyorum. Mesaj gelmiş. Süper kahraman olan ben anında liseli ergene bağlıyorum. Kalbim küt küt… Ayça yazıyor mesajın üstünde.
“Kutay’ın yanındayım. Refakatçiyim de. Bana seni dövdürdüğünü söyledi. Doğru mu? İyi misin?”
Vay… Kutay’ın yanındayım. Refakatçiyim he? Eh işte bazen kahraman olmak yetmiyor. Dedim ya zor yanları var bu işin diye… Emeğin, kavgan boşa gidiyor bazen. Bu elbette kavgadan vazgeçeceğim anlamına gelmiyor ama Ayça’nın da ben ta amına koyim he mi? Bok mu var? Nasıl aşkmış bu arkadaş… Öyle ya! Ama gel gör ki bu aşk işte…
Göt kafalı karı. Neyi doğru yapabilir ki artık aşığım ben dedikten sonra?
Çayı dikiyorum kafama. Alıyorum telefonu elime. Açıyorum mesajı. Tıklıyorum cevapla kutusuna.
Başlıyorum yazmaya
“Dediklerinizden bir şey anlamadım. Yanlış numara sanırım.” Yazdım ve gönderdim.
Telefonun kendi mesajlaş uygulamasından başka bir uygulama kullanmadığım için telefon numaramdan resmimin olduğu hiçbir yere ulaşamazdı. Sırtı da güzeldi… minik çiller. Kadife ten… Maçobeyimiz şanslı adamdı… Umarım bir daha kaybetmezdi…
Telefonu aldım elime. Rehbere girdim. M harfi nerede? Melike. İşte burada. Ara tuşuna bastım.
Bir saniye, iki saniye, üç saniye…
“Vod(.)ona kayıtlı böyle bir numara yok. Lütfen aradığınız numarayı kontrol ed.”
Pencereye kayıyor gözüm. İstanbul yağmurlu. Her tarafım sızlıyor. Dayaktan değil de Melikesizlikten. Yağmurlu havalarda güzel şeyler olur. Buna inanırım. İnsan utanmadan ağlayabilir mesela. Ama ben utanıyorum şu an. Kaybetmeye doymadığım için utanıyorum. Güzel olanı elimde tutamadığım için utanıyorum.
Süper kahraman olamadığım için…
Kimsenin kahramanı olamadığım için…
Kendimin bile kahramanı olamadığım için…
Son cümledeki "bile" kelimesinin beni üzeceğini bildiğim için…
Mesaj ışığı yanıp sönüyor. Açıyorum. Ayça değildir umarım. Bakıyorum. Değil.
“Değerli misafirimiz, Hava muhalafeti nedeniyle tüm hava yollarının Antalya-İstanbul, İstanbul-Antalya uçuşlarına yansıyan aksaklıklar mağduriyetlere yol açmıştır. Bu sebeple seferlerimizde yaşadığımız gecikmelere gösterdiğiniz anlayışınız ve bizi tercih ettiğiniz için teşekkürler. Pe(..)sus”
Cevapla kutucuğunu tıklıyorum.
“T(.)Y ve At(.)s Jetin bütün filoları götünüze girsin. Bir daha sizi tercih edeni siksinler.” Gönder.
Nasıl olsa artık kahraman değildim. Yenilgiyi kabul etmeli insan. Teslim olmak başka, yenilgiyi kabul etmek başka. Ya da değil, bilmiyorum. Umurumda değil. Canım acıyor. Melikesizlik beni öldürecek.
Ölmek istemiyorum.
İnsan öyle göt gibi bırakılmaz Melike hanım, ahanda böyle bırakılır. Haha haa..
İçimden attığım bu kahkahadan sonra anladım ki beynimde bir kontrol sorunu var ve umarım bu geri zekalı sorun bacaklarıma sirayet etmez. Arkama bakacak zamanım yok.
Oysa “Melike’nin gözlerine bir kez daha bakabilmek için neyimi vermezdim ki!” diye düşündüğüm sekiz ayı geride bırakmışım. Mevcut durumda ise geride bırakma önceliğimi arkamda öfkeyle koşan hayvanımsı varlıklardan kaçmaya vermiştim. İnsanın öncelikleri zamanla değişebiliyor. Keşke bir saniye daha geç gelselerdi, bir saniye daha fazla sarılabilseydim.
Park alanından taksilere doğru yönelirken önümde rampa olduğunu fark edip hızımı keseceğini düşündüm. Parkın çıkışına yönelmeliydim. Bu komutu beynim bacaklarıma verdiyse sıçtığımın resmi olabilirdi. Yorulmuştum bile. Kalbim göğüs kafesimi dövüyordu.
En son Melike ile ilk seviştiğimiz gece böyle olmuştu bu kalp. Aynen böyle atıyordu. Yerinden çıkmak istercesine. Ellerim, parmak uçlarım Melikenin kazağının altından tenine ilk değdiği an aklıma geliyor da, kalbime hak veriyorum. Ben kalp olsam, ben de yerimde durmak istemezdim. Umarım kalbim dursa bile bacaklarım koşmaya devam eder. Bir yol bulup Melike’ye geri dönmem ve bir açıklama yapmam lazım.
Onun beni incittiği gibi onu incitemezdim.
Ne olursa olsun. İntikam ne sıcak, ne de soğuk yenir.
İntikam yemek filan değildir. İntikam hayvana özgü bir davranış bile değilken insanın bu duyguyu taşıyor olması…
İnsan denen varlık kötüydü. İnsan derhal hayvanlaşmalıydı.
Ben kahramandım. Hızlı koşan bir kahraman. Hikayelerini asla mutlu sonla bitiremeyen, zavallı bir kahraman. 10-15 gün tatil yapıp işime gücüme dönecektim. İstediğim hayatı ne zaman yaşayacağım acaba? Otoparktan çıkmak üzereyken bunu merak ediyorum. İstediğim hayatı yaşayacak olsam bu hikaye uzar gider. Anlatana kadar yıllar geçer. Ki siz de bilirsiniz. Zaten yıllar, hiçbir hikayenin sonuna bakmadan geçer ve gider.
Maçobeyimizin dün gece ambulansa bindirilirken bana kırık çenesiyle “sen görürsün, seni, sülaleni seksüel bir takım faaliyetlerden geçireceğim.” minvalindeki tehditlerinin gerçekliğini, 5-10 saniye süre ile arkamdan koşan minik orduyu oluşturan adamların küfürlerinden anlayabiliyor, kaçarak da bu duruma itiraz etmeye çalışıyordum. Öyle öfkelilerdi ki…
Ve ben hızımı öyle yitirmiştim ki… Ne yapacağımı öyle bilmez bir vaziyetteydim ki… Durdum.
İnsan bu kadar bilinmezlikle baş edemeyeceğini anladığında sadece kendisi değil, bütün dünyanın durmasını ister. Ben de öyle durdum. Döndüm adamlara. O esnada en önde koşan zayıf uzun boylu olanı zıplayıp üzerime doğru uçmaktaydı. Göz göze geldik.
“Göztepe çocuğuyuz la biz. Siz kime küfür ediyorsunuz amına koduklarım?”
Bütün kahramanlar, bu çıkışın ne kadar vasat, rezil ve büyük bir hata olduğunu biliyor olmalılar. Sadece bu adamların her birinden üçer beşer fazladan yumruk almamı garanti altına alan bir çıkış...
Daha önce canım çok defa acıdı. Bir şekilde bütün canlılar gibi acıyla baş edecek yollar bulmaya çalıştım. En sonunda bunun zamanla ve kendiliğinden dinecek bir şey olduğuna kanaat etmem, Melike’nin beni terk etmesiyle edindiğim tecrübeye bağlı olacaktı. Beni 8 ay önce terk eden Melike, bana bir açıklama yapmadan giden Melike, iki dakika önce kollarımın arasında sarıldığım Melike. Sarılıp hasretimi dindirirken itmek zorunda kaldığım Melike… Olsun du. Güzel çelmeydi. Düşmek de gerekirdi.
İlk yumruğu üzerime doğru uçan adamdan yedim. Geri kalan yumrukların sahibini şu elimdeki çayı bitirdiğimde, yatıp uyuduğumda, yarın ve birkaç sabah daha uyandığımda hatırlamıyor olacağım.
İlk yumruk yediğim adamı hatırlıyor olmak bana hiçbir şey kazandırmayacaktı. Belki bir anlığına hafızamın yerinde olduğunu düşünecektim. Ama bir anlığına… Birkaç yumruk sonra o da olmayacaktı.
Yumrukları çevreye rahatsızlık vermeden patlatmak için beni otoparka doğru fırlatıp tekrar üzerime çullanmışlar. Karakoldan istenen, güvenlik kameralarının görüntüleri geldiğinde gördüm bunu.
Hastanede bir gece geçirdikten sonra. Ortalama dayağa göre öyle az hırpalanmışım ki, bunun kahraman olmamla bir ilgisi olup olmadığını doktora sorduğumda bana psikiyatriye görünmemin doğru olacağını söyledi. Siyah beyaz ve bulanık görüntülerden anladığım kadarıyla ben bayıldıktan sonra 10 dakika kadar daha yormuş kendisini arkadaşlar. Buna karşın patlamış kaş, yarılan kafa, şişmiş gözler, asfaltta bir oraya bir buraya savrulmaktan minik yaralar alan ellerim, kollarım ve bacaklarım. Yerimde duramıyor olduğum için emin olduğum ama hastanenin röntgen cihazından alınan film ile onaylanan İki kırık kaburgam... Yediğim dayağa bakınca gayet hafif atlatmış olduğumu ve bunun kahraman olmamla alakası bulunduğuna inanıyorum. Bana göre üç saat, kamera kayıtlarına göre 10 dakika, etrafımızdan bu olaya şöyle bir bakıp geçen insanlara göre bir saniye süren muhteşem linç.
Ayağa çok sonra kalkıp yardım etmek için başıma gelen adamdan sigara istemişim. Kamera kayıtlarına göre adam kulağını ağzıma yaklaştırmış. Sanırım sesim çıkmamış. Sonra sigarasını çıkartıp verdiğine göre…
Kahramanların herkes kadar kendisini avutacak şeylere ihtiyacı vardır. Orada yattığım kamerada görülüyor ama ben hatırlamıyorum. Melike’yi düşündüğüme eminim orada yatarken. Sigaradan öyle derin bir nefes çekmişim ki… Melikeyi ve kaçıp giden hayatımı düşünmüşüm eminim. Çünkü ne zaman böyle düşünsem sigaramdan derin bir nefes çekerim. Bir şeyleri yitirdiğini düşünen insanlar gibi… Yarım kalmışlıklarını düşünen herkes gibi…
Evdeyim. Yatağımın üstündeyim, elimde çay var. Çünkü Ali abi kapatmış tekeli. Yarın geceye kadar sadece sigara ile avunmaya devam etmek zorunda kalacak bir kahramanım ben. Telefonun ışığı yanıp sönüyor. Tek istediğim Melike’nin bana yazmış olması. Ben utanırım çünkü. Arayamam da yazamam da. Kadını ittim lan. Ne anlatabilirim ki? “Çılgınlar gibi bana girecekler Melike, şöyle bir kenarda dur sen. Ben linç olayım.”
Telefonu açıyorum. Mesaj gelmiş. Süper kahraman olan ben anında liseli ergene bağlıyorum. Kalbim küt küt… Ayça yazıyor mesajın üstünde.
“Kutay’ın yanındayım. Refakatçiyim de. Bana seni dövdürdüğünü söyledi. Doğru mu? İyi misin?”
Vay… Kutay’ın yanındayım. Refakatçiyim he? Eh işte bazen kahraman olmak yetmiyor. Dedim ya zor yanları var bu işin diye… Emeğin, kavgan boşa gidiyor bazen. Bu elbette kavgadan vazgeçeceğim anlamına gelmiyor ama Ayça’nın da ben ta amına koyim he mi? Bok mu var? Nasıl aşkmış bu arkadaş… Öyle ya! Ama gel gör ki bu aşk işte…
Göt kafalı karı. Neyi doğru yapabilir ki artık aşığım ben dedikten sonra?
Çayı dikiyorum kafama. Alıyorum telefonu elime. Açıyorum mesajı. Tıklıyorum cevapla kutusuna.
Başlıyorum yazmaya
“Dediklerinizden bir şey anlamadım. Yanlış numara sanırım.” Yazdım ve gönderdim.
Telefonun kendi mesajlaş uygulamasından başka bir uygulama kullanmadığım için telefon numaramdan resmimin olduğu hiçbir yere ulaşamazdı. Sırtı da güzeldi… minik çiller. Kadife ten… Maçobeyimiz şanslı adamdı… Umarım bir daha kaybetmezdi…
Telefonu aldım elime. Rehbere girdim. M harfi nerede? Melike. İşte burada. Ara tuşuna bastım.
Bir saniye, iki saniye, üç saniye…
“Vod(.)ona kayıtlı böyle bir numara yok. Lütfen aradığınız numarayı kontrol ed.”
Pencereye kayıyor gözüm. İstanbul yağmurlu. Her tarafım sızlıyor. Dayaktan değil de Melikesizlikten. Yağmurlu havalarda güzel şeyler olur. Buna inanırım. İnsan utanmadan ağlayabilir mesela. Ama ben utanıyorum şu an. Kaybetmeye doymadığım için utanıyorum. Güzel olanı elimde tutamadığım için utanıyorum.
Süper kahraman olamadığım için…
Kimsenin kahramanı olamadığım için…
Kendimin bile kahramanı olamadığım için…
Son cümledeki "bile" kelimesinin beni üzeceğini bildiğim için…
Mesaj ışığı yanıp sönüyor. Açıyorum. Ayça değildir umarım. Bakıyorum. Değil.
“Değerli misafirimiz, Hava muhalafeti nedeniyle tüm hava yollarının Antalya-İstanbul, İstanbul-Antalya uçuşlarına yansıyan aksaklıklar mağduriyetlere yol açmıştır. Bu sebeple seferlerimizde yaşadığımız gecikmelere gösterdiğiniz anlayışınız ve bizi tercih ettiğiniz için teşekkürler. Pe(..)sus”
Cevapla kutucuğunu tıklıyorum.
“T(.)Y ve At(.)s Jetin bütün filoları götünüze girsin. Bir daha sizi tercih edeni siksinler.” Gönder.
Nasıl olsa artık kahraman değildim. Yenilgiyi kabul etmeli insan. Teslim olmak başka, yenilgiyi kabul etmek başka. Ya da değil, bilmiyorum. Umurumda değil. Canım acıyor. Melikesizlik beni öldürecek.
Ölmek istemiyorum.
