Kayıp Bir Kıta

27 Aralık 2017 Çarşamba

Kendimle Delirmişlikler / Sevmek Zamanı


Özlemek bizim ortak kederimizdir. Ve sadece dilimizde değil…
Özlemek bizim acı birimimiz...
Bir insanın bir başka insana verebileceği en güzel şeydi sevgi dolu gönlü. Haftanın yedi günden, günün yirmi dört saatten daha uzun sürdüğü bir cennet masalıydı... Bir öpse, bir kerecik, biliyorum; hiçbir kış üşütmezdi artık beni. O kadın bu dünyanın bilinen tüm masallarını yaşatırdı bana. Bir insanın diğerine göstereceği en hoş güzellikti gülüşü... Ah! Birazcık sevseydi...
  • Bütün ayrılık şarkıları gibi, bu da acımasız bir hikaye işte doktor.
    Nasıl anlatayım bilmiyorum ki. Saatler onsuzken gereğinden çok geçiyor. Hayatı yaşamak için güzel bir yer yok sanki bu dünyada. Ortak hikayelerin yazıldığı bir defter varsa, onunla benim hikayem bir türlü kavuşamıyor olmayı anlatır. Bir insanın bir başka insana yapabileceği en büyük kötülük, onun yokluğu işte...
Uzun bir uyku çektim geçen yaz başında. Uyandığımda solumda oturuyor gibi hissettim. O kadar emindim ki yanımda olduğundan. Başımı soluma çevirdim. Baş ucumdaki sandalyede yoktu. Olsaydı su isteyecektim. Ona o kadar susamıştım... Bunu kimseye anlatamam ki...
  • Ölümü düşünmek çaresizlik bence doktor. Ama buna yeltenmek için cesur olmalı insan. Ben hep şaşırırım buna. Ölmeyi deneyecek kadar cesur olan insanlar bu cesareti yaşamak için neden göstermezler? Hastanedeydik; Halam ölmeden önce eniştem yanı başında çok mu cesurdu? Bilemedim... Doktor biliyor musun; bilmek mutlu etmiyor beni çok zamandır...
Uyurken nasıl kokusunu alırız ki bir insanın? Büyü gibi bir şey. Üstünden onca insan, onca yaşamak, onca ölüm geçmişken... İntiharı falan siktiret doktor. Çoktan geçtim o yolları. Bilmek beni mutlu etmiyor ama biliyorum, kimse kimseyi boşu boşuna sevmemeli.

Yine de; inanması ne kadar güç olursa olsun şimdiye kadar yaşadığım en gerçek masaldı.
Okuduğunu biliyorum doktor. Yazacağımı bildiği gibi... Aşk, bu işte. Benim bir tek onda duyduğum...
Bir sikim değiştirmeyecek elbette, bilsin diye yazıyorum.
Onu çok sevdim ben, neden bilmem de, çok sevmişim işte.
  • Devamını okumayalım...
    Dedim ya! Kimse kimse için boşuna ölmemeli.







Yazan Kayıp Bir Kıta Gönderi Saati 14:29
Bunu E-postayla GönderBlogThis!X'te paylaşFacebook'ta PaylaşPinterest'te Paylaş

13 Aralık 2017 Çarşamba

Kendimle Delirmişlikler / Anksiyete Nöbetleri


Farkındayım,
Bazı hayal kırıklıklarının ihtişamına hiçbir sevinç denk gelmiyor.



Aşk için kuracak büyülü cümlelerim yok artık. Yorgunluktan olsa gerek...
Çocuklara 'Büyüyünce de giyersin' diye bir numara büyük alınmış ayakkabılar gibi artık aşk.
Sevindirir ama erkendir aslında. Büyüdüğünde de eski... Geç kalınmış gibi...
Sikeyim aşkın ızdırabını be doktor.

Çocuk demişken; Yazlıktan komşumuz Çetin abimizin bir oğlu vardı. Adı Eren, 7 yaşında. Bir diğer komşumuz Latif amcanın torunu Melisa'ya aşıktı. Bir sabah bizim bahçenin önünde gördüm bunları. Eren iki erik almış gelmiş, birini verdi Melisa'ya. Dedim işte aşk...
Bigün de deniz kenarındayız, dedesi sözünü dinlemeyince ceza verdi Melisa'ya denize girmeyeceksin diye. Boncuk dudaklarını büzüp sarındığı havlusuyla küstü oturdu kumsala. Hop Eren'de çıkıp denizden, gitti küskün Melisa'nın yanına.
Birbirlerine bakıp güldüler. Aşk orada öyle gülmekti. Hiçbir şeysiz...

Canım doktor! Ayağına bir numara büyük gelen aykakkabıları giymiş çocuklarız. Aşklar insanlara bu yüzden mi küçük geliyor artık, bilmiyorum ki...

-

Hiç kimse bir diğerine benzemez ve bence bu dünya güzelse bu yüzden güzel.
Her şarkıya aynı duyguyla eşlik edebilirsin. Şarkılar da o yüzden güzel. Yaşamayı mucize kılan şeylerin listemin başında aşık olduğum kadın var, bu dünyayı onunla çok sevdiğim için.
Keşke elleri, ayakları, dudakları falan yanımda kalsa... Saçma bir istek olabilir ama mantıklı olunca da mutlu olunmuyor be doktor... Ağlasam birazcık olur mu?

-

Hayır doktor, insanların içinde ağlamaktan çekinmiyorum ben.
Aylardan yine Aralık. Bir pazar sabahı evden çıkıp Beyoğlu'na gittim. Oturdum merdiven sokakta bir mekana, çay ve tost söyledim kendime. 25 km yolu bunun için geldim. Tostum ve çayım gelmeden o masayı tek başıma işgal ettiğim için üzüldüm. Garson kıza dedim ki "Lütfen bir çay alıp benimle oturur musun? Yalvarırım sana..." Aylardan Aralık ama hava yaz mevsimlerine kafa tutuyor.
Sıcak mı sıcak. Otursun istedim çünkü evde duramadım. İstedim çünkü fena halde sorasım var birine "Üç mevsim geçti özleyerek. Bu arada ne oldu? Hayat güzel mi gerçekten?"  
Kız oturdu sağ olsun. Bir şey soramadım. Ağladım biraz. Elimi tuttu. Gülümsedim, teşekkür ettim ve çıktım oradan. Çok içtim o gece.
Aklıma gelince aşık olduğum kadın, gülümsemem lazım benim. "Özledim." diyebilmek için birilerine beni dinlemesi için yalvarmam değil... Benim bütün kadınlarım güzel. Benim bütün hikayelerim güzel. Bir bilsen doktor... bir bilsen! Gülümsemem lazımdı ama ben ağladım. 

Aklına geldiğinde gülümseyen insanları tuttuğu takımı tutar gibi pazarlık etmeden sevecek insan.
Bazı maçlar istediğimiz gibi bitmiyor ama ben oynanan oyuna bakarım. Taktik mi tutmadı, takım mı isteksiz, uyum sorunu mu var, rakip mi gününde, hakem mi kötü?
Ben oyuna bakarım doktor.

Sikerim böyle aşkın ızdırabını.
Yazan Kayıp Bir Kıta Gönderi Saati 02:55
Bunu E-postayla GönderBlogThis!X'te paylaşFacebook'ta PaylaşPinterest'te Paylaş

10 Aralık 2017 Pazar

Dertleşme / Mahalle-Çocuk-Hayat

Hediye ablamız vardı bizim. Namusuna laf ettiler diye canına kıymıştı.
Çocuktum daha... Sokağa girdimiydi, koşar sarılırdık ona. Deli gibi severdi bizi. Ne oynuyorsak o an bırakıp "Hediye abla geldi" diye çığırarak onun kollarına koşardık. 
Bazen sıraya girer sarılırdık. Tepemizden sarar bizi, kendine bastırıp başımızı öperdi. Bir keresinde param yok diye bana çikolata almıştı bakkal Ahmet amcadan.

Mahalle yok şimdi. Hediye abla da yok. İyi ki yok. Bilseydi çok üzülürdü bu mahalleye.

Hediye ablanın arkadaşları vardı bizim semtten. Hep kendi yaşıtları...
Yasemin abla ve Nermin abla. Biz onlarla büyüdük. Onlar bizimle yaşlandı.
Önce Nermin ablanın babası öldü. Gördüğüm ilk cenaze arabası. Apartmanda Birol abimiz vardı, çok istedi Nermin ablanın bir akrabasını evlenmek için.
İpsiz sapsız diye vermediler galiba, konuşulanlardan hatırlıyorum.
Evinde yüksek sesle dinlerdi Ferdi Tayfur'u.
Nermin ablanın babası öldükten sonra uzun süre dinlemedi şarkı. Ya da sesi kısıktı bilmiyorum. 

İnsan bir mahalleyle birlikte yaşlanınca, çok çok büyük bir ailesi oluyormuş. Önce Çetin abilerin evlerini yıktılar. Sonra Ziya amcaların. Önce Palmiye Sitesini diktiler bomboş arsaya, top oynadığımız sahaya da Metem sitesini... hem de kocaman, yüksek katlı bloklar.
Yenilendi caddeler, sokaklar, evler.
Yeni binalar yaptılar yıkılanların yerine ama nedense bu mahallede yıkılan insanlara kimse bir şey yapmadı.

Dedem dedi ki bi bayram sabahı "Zaman ne çabuk geçti."
Kuzenimle bahçede "Yeşim'in bacağını gördüm lan." diye henüz yeni yeni keşfetmeye başladığım erkekliğimce maceralar uydururken, komşumuz Zeliha teyzenin çığlığı ile sıçradık yerimizden.
Dedem fırladı önce masadan. Hediye abla asmıştı işte kendini. Bizi kuzenimle eve sokmadılar. Önemi yoktu da; bir daha da sarılmadı kimse bana öyle içli.
O güne kadar çok ölüme içim yanmıştı aslında. İnsan anasının babasının ölümüne alışıyor da, evladının ölümüyle bir daha yaşayamıyor galiba.
Kimseler de yaşamasın. Gitmiyor Zeliha teyzenin sesi kulaklarımdan. Bir sonraki bayram sıra babaanneme gelecekti.
Dedem o sabah zamanın Hediye abla için, bir sonraki bayram da babaannem için duracağını bilmiyordu. Bir Cuma günü, dedem çok ağlamıştı. Kartal SSK'da...

Ben de o esnada dedem ve eniştemle sahildeydim Kartal'da... Denizin karşısında. Deniz de acının tam karşısında.
Acılar insanın içinde nereye karışır bilmiyorum. Dedemin yüzü beş dakikada, Zeliha teyzeninki beş saatte yaşlanmıştı sanki.
Bayramlarda kimseler ölmemeli...

Nermin ablanın kızı Emine, Hediye ablanın öldüğü yaşta şu an.
Üniversitede ikinci senesi bu sene. Annesi gibi güzel yüzü. Yasemin abla ise felç geçirdi bir kaç sene önce. Yürüyemiyor artık. Evi tam karşımda. Camdan bakınca, kirli balkonunu görüyorum şu anda... Çocukları hiç yalnız bırakmıyor Yasemin ablayı. Balkon leş gibi, şu balkona iki su vursalar keşke.
Birol abi gelin getirdi Sibel ablayı. Sultan geldi önce dünyaya. Babasının yemyeşil gözleri annesinin bembeyaz tenini aldı. Hatırladığım kadarıyla babaannesine benziyor Sultan.
Emine ile çok iyi arkadaşlar. Emine ve Sultan'ın arkadaşlığı, Hediye abla ve arkadaşlarını getiriyor hatırıma... Emine'ye de üzülüyorum. Çok güzel yüzü. Babası bırakıp gitti 10 yaşında. Balkonlar, camlar pek mühim değil de işte çatı olmayınca... Babası yanında olmayan bir çocuk nasıl gülsün ki?

Çocukluğum bölük pörçüktür benim. O yüzden çocuk tavırlar sergileyen insanları yadırgayanlara kızarım ben. Herkesin yetişkin olmasına kızarım. Büyüyünce herkes yalnız değil mi zaten. Neden içindeki çocuğu öldürmek isterler insanların?
Bu mahallede çok insan birlikte büyüdü, birlikte yaşlandı, birlikte ölen bile oldu.
Zaman bu şehirden geçtiği gibi mahallemizden de çok hızlı geçti.
Mahallemiz, tıpkı insanları gibi zamana karşı kaybetti bütün güzellikleri...

Büyüdüğüm şu mahalle için 2015 başında şu cümleyi yazmışım defterime
"Bu mahallede herkes karlar altında yuvasını arayan tavşan kadar yalnız.
Üstelik mevsim kış değil..."
Yıl 2017 dostlar... Bu mahalle artık daha da yalnız.

Hayat böyle mi hep?
Bu mahalleye geri dönüşümün üçüncü yılı. Hiç okul sırasında kafama vurmamış kadar mutsuz çocukluk arkadaşım Halil. Caddeyi köşeden bu evin önüne kadar gören odamın penceresinden gördüklerimi neden hiç unutmuyorum? İçine ilk aşk acılarımın sığdığı bu bahçeyi çocuk adımlarla koştuğumu?
Yaşamamış gibi unutmak mümkün değil ki... Birol abinin Sultan doğduğunda ektiği fidan değil başımızda gölgemiz. O ağacı kaldırım payı diyerek söktüler yerinden.

Bu mahalle gibi hayat.
Kaç yaşımıza gelirsek gelelim, hep buruk hikayeler taşıyor sırtında.
Yazan Kayıp Bir Kıta Gönderi Saati 04:16
Bunu E-postayla GönderBlogThis!X'te paylaşFacebook'ta PaylaşPinterest'te Paylaş

7 Aralık 2017 Perşembe

Dertleşme / Cadde-Aşk ve Yalnızlık

Cadde Bağdat

İstanbul'dan ne zaman uzaklaşsam, eve döndüğümde evimin bulunduğu caddenin üzerinde ki her değişikliği anında fark edebiliyorum. Çünkü 33 yıldır bu caddeyi yaşıyorum.

Son dönüşümde de böyle oldu. Caddemizin bağlı olduğu belediyenin yetkilileri, ışıkların değil, çiçeklerin aydınlattığını öğrenmişler nihayet caddeleri, sokakları. Kaldırım üzerindeki her sokak lambasına birer sepet geçirip içlerine çiçekler koymuşlar. Bindiğim otobüs caddeye girer girmez, çiçekler dikkatimi çekiyor ve ben içimden mutlu şarkılar söylüyorum.

33 yılda neler gördüm bu caddede... Trafikte ilk araba kullandığım cadde burası. Duran bir kalbi çalıştırdığım cadde. Bayram amca ve kızı Elif her bayram ararlar beni bu yüzden. Ben olmasam Bayram amca ölmesin diye başkaları da çırpınırdı oysa... Çünkü bu cadde öyle bir cadde. Bir dram daha yaşanmasın diye...

Sevinçlerimi, hüzünlerimi, heyecanlarımı katık edip ayaklarıma, adım adım kaldırımlarına işlediğim cadde burası. Bisikletle 2000 kışında tepe takla olduğum cadde. İki erkek, iki de genç kadın yürüyorlardı o esnada yuvarlandığım kaldırımda. Görünce yardımıma koştular hepsi birden.
Ben düşünce utananlardanım. Hatırlıyorum, nasıl teşekkür edeceğimi bilememiştim onlara. O yüzden sadece "Nasıl teşekkür edeceğimi bilemiyorum." demiştim. Açık sözlü olmanın insanın başına iş açmadığı nadir anlar vardır. Birini çok sevmek gibi...
Çünkü çok sevmek, çok kesmek gibi tırnağı. Tırnak uzayınca kesilmeli ya hani!
Çok kesince acıyor işte insanın parmak uçları...

Tırnağı çok derinden keser gibi, derinden gelerek çok sevdiğini söylediğinde; kışın ortasında yağmurda tir tir titreyebiliyor insan. Ya da bir köprünün üzerinden geçerken ölümü düşünebiliyor. Ölümü istemekle ölmek arasında bir fark göremiyorum ben. Bazı insanları çok sevmek ölmeye benziyor, yaşatması gerekirken. Mezarı olmayan yerlerde ölmek gibi... Nereye gömecek o sevgiyi, acısının üzerini örtecek bir toprak nerede bulacak, bilemiyor insan...

İşte bu caddede çok acı gömülü diye, 
 özellikle geceleri, şehrin milyonlarca kalabalığına inat çok sessiz oluyor bizim mahalle.
O yüzden bazen gitmek gelir benim içimden... Sessizlik acıları hatırlatıyor diye.
Bunu en iyi bu cadde bilir... İnanmazsın ama caddeler, bütün gidenlerin hikayesini bilir.



Aşk

Bu sabah hiç gereği yokken eski dostlarla bağımızın kopmasına dertlendim. Oysaki sabahlar yeni bir güne başlamak için vardır. Kahvaltı etmek için... Bunu herkes bilir. Dertlenmek tek başına rakı içenlerin işidir. İçli bir şiirde, ya da dertli bir şarkıda kendinden bir şeyler bulanların işi...
Fırından sıcak ekmek alıp apartmandan içeri girerken bir anda geçmişi hatırlamak, merdiven başında yüreğimi sıkması için geçerli bir sebep miydi bilmiyorum. Bu sabahın hakkı mıydı bu...?
Ölümün olduğu yerde her şey ne basittir değil mi aslında?

Ama işte bir anda durduk yere aklıma eski dostlarım geldi. Tolga, Tayfun, Serkan ve Fuat. Başka derdim kalmamıştı çünkü. Çayı demlemiş, sıkı bir kahvaltı yapmak istemiştim. Bakın siz yapmayın. Siz sabah kahvaltı edin. Dertlenmek en iyi akşamdan sonraya denk gelmeli. Çünkü ömürden bir gün daha gidiyordur. Bir şeyler bitiyordur. Hiçbir şey bitmiyorsa gün bitiyordur. Çünkü hayat aslında olduğumuz yerdir. Biz olduğumuz insanız. Bu yazıyı yazarken motorla ilk uzun yol heyecanımı düşünüp mutlu bir anıyı kaleme almak isterdim. Keşke motor koksa bu yazım. Çiçeklerden bahsettim, çiçek koktu mu bilmiyorum burnunuza. Koksaydı ne güzel olurdu, düşünsenize. O zaman hiç hüzünlü şiirler yazmazdı şairler. Durduk yere aklıma Tolga, Tayfun, Serkan ve Fuat'lı üniversite yıllarım gelince ben de ne yapayım? Bu yazıyı yazıyorum işte...

Çünkü hayatta her şey, zamanla değişiyor bilirsiniz; kelimeler, yazıların anlamları da buna dahil. İçinde duygular varsa bütün kelimeler canlı. O yüzden ben merdivenleri çıkana kadar bazı cümlelerin çürüdüğünü hissettim. Olabilir. Bazı kelimeler TDK'nın denetiminde. Silinebilirdi de sözlüklerden. Ya da ne bileyim, merdivenlerden düşüp ölebilirdim.

On dört sene evvel bir Mayıstı. Bir Mayıs değil, Mayısın herhangi bir günüydü. Günler ılıktı henüz. Dört genç sahilde oturmuş Manchester United-Chelsea maçı için iddialaşıyoruz. Puan farkı üçtü yok efendim dörttü, Chelsea koyarsa şampiyonlar ligini garantiler filan diye...
İnternete mi uzaktık yoksa aramızdan birinin hayatını kökten değiştirecek o gazete alınmalı mıydı sebep neydi hatırlamıyorum. Dördümüzden ayrı ses çıkınca çareyi gidip, gazete alıp, bakmakta bulduk. Fark dört puanmış, Chelsea koyarsa şampiyonlar ligini garantilermiş, uzatmadık. Fuat Yıldız Teknik öğrencisiydi ve tatilde memleketine gitmek istemiyordu. Hazır gazete eldeyken ilanlara bakmaya karar verdi. Tolga da "Part-Time bi şeyler bulursan söyle lan, para lazım tatil için." dedi. Aynı gazeteyi aldık ortaya. başka gazete almaya mı üşendik, paramız mı yoktu, yoksa aramızdan birinin hayatını kökten değiştirecek o ilanı..

Yedi sene evvel Fuat, İngiltere liginde iki takımdan hangisi Şampiyonlar liginde ön elemesiz oynar diye iddiaya girip aldığımız gazeteden bulduğu iş yerinde çalışan Semra ile evlendi. Zaman içinde iki tane de kızı oldu. En büyüğümüz yirmi üçtü ve tüm bunlar hayatin henüz, Kaş'a inerken insanı karşılayan limon ağaçlarının kokusu diye düşündüğümüzden olsa gerek, ne güzel bir tesadüftü. Ve biliyorduk ki hayat devam edecek, hayatımızın aşkıyla karşılaşacak, küçücük elleri sarıp sarmalarken Süreyyapaşa sahili talan edilirken ortada kalan İncir ağacı gibi mecbur ama anlamsız, yeryüzünde milyonlarca yıldır yağmur damlası dahi düşmeyen Antartika gibi soğuk ama kurak kalmayacaktık. Bilemezdik ki! Henüz kötü insanlar duygularımızı çarçur etmemişti. O zaman her şey birine denizi gösterip "Bak hayat ne güzel." demek gibiydi.

İşte bugün aradan onca zaman geçmiş, Semra'nın kapısında yatıp kalkan Fuat iş kurmuş, sonra bir çalışanının yatağına girip çıkmaya başlamış. Gelmemiş evine günlerce. Yazık Semra'ya. Uzun zamandır da iki çocuk verdiği kocasından seni seviyorum kelmesini duymamıştır ne zamandır kim bilir... Fuat iki kızını bile görmemiş uzun zaman.
Ben aşk olsam, çok kızardım Fuat'a...

Yedi sene sonra, dökülmüş yaldızları hikayenin.
Serkan Funda ile evlenmeye karar vermişti... Kadının sessiz sedasız başkasıyla evlenmesi şok etmişti bizi duyduğumuzda. Birdenbire evlenmiş inanır mısınız Funda? Ayrılıklar sevdaya dahildi zaten. Çok kimsesizdi Serkan. Şimdi, Ankara'da. Sıcacıkmış içi. Kalabalıkmış. Aşk Serkan'ın bütün yaralarına rağmen çiçek açmış ona...

Tayfun ise en eski dostum. Yedi yaşımın çocukluk arkadaşı. Babası sırayla ikimizi alıp kucağına havaya atar tutardı. Zamanı tutamadı Faruk amca. Tayfun'un saçları erken beyazladı bu yüzden. Büyüdük Tayfun'la... Tarihimize şahidiz. Birlikte içlendik bazı şarkılarda hem de ne biçim. Çocukluğum, hala Göztepe'de Tayfun'la top oynadığımız bahçede. Oktay söyledi geçen gün, Tayfun evlenmemiş daha... Tuğba'dan ayrıldıktan sonra...
Bence Tayfun'da hala yedisindedir yaşının. O bahçededir...

Eski dostlar gelince aklıma bir anda, aşk dediğin; üç ayrı hikayede, üç zıt yerde duran eski dostların hikayesine dertlenmekmiş bu sabah. Aldatan, aldanan her kimse...
Biliyor musunuz, ben şaşırmaya alışamıyorum bunca zaman sonra bile. Her şey herkese kadarmış. Kimse kimsenin yerine ölmez ki, Tolga neden öldü acaba?
O öldükten sonra ben en az elli kilo erik yemişimdir. Üzerinden 11 yaz geçti. Oysa aramızda en çok erik seven Tolgamız idi...
Tolga çok aşıktı Sevcan'a... Üzerinden 11 kış geçti...

Yalnızlık


Birgün, sevdiğim kadın tarafından sevilmediğimi hissettiğim an kaldırımın kenarına çöküp sigara yakmıştım. Sağlığıma faydalı şeyler yapamıyorum terk edildiğimde. Üst üste üç sigara yaktım hatırlıyorum. Sağlık adına kötü gelişmeler.
O gün üzerimde olan kazağın kollarından iplikler çıktı. Attım ben de... Halam öldü. Sırası gelmemiş bir kaç kişi daha Emrah, Dehen, Emre...
O kadın hep çoğaldı içimde... Demografi adına saçma gelişmeler...

Ben onca zaman sonra kafamı kaç kez vurdum ranzaya, kaç pedal çevirdim, kaç kez ibreyi 300'e dayadım Ayhan'ın motoruyla bilmiyorum. Polisi aradım bir kere... Araya karışıp dayak yemeden önce, Ali abiyi dövüyorlardı diye. Kedileri sevdim, iki üç bebek aldım kucağıma. Hep onlara anlattım yalnızlığı. Öyle ya, hayat tabağına ne koyarsa...
Ben biraz yaşlandım o kadından uzakken mesela. Belki ölmüşümdür bile bir ara. Dünya adına iyi gelişmeler olurdu aslında öyle olsaydı. Yükü azalırdı hiç olmazsa.

Saçımı sakalımı sayısız kere kestirdim. Yeni pantolonlar aldım. Hiçbirini görmedi o kadın. Ve kocaman bir ayna aldım salonun ortasına. Boş duvara konuşmaktan sıkılınca... Hasret duymak adına iyi gelişmeler bunlar çünkü hiç gitmedi o ayna.
Ayakları olmamak ne iyi biri... Ayak demişken, çok güzeldi o kadının ayakları...

Edirne'ye, Kaş'a, Kalkan'a Safranbolu'ya gittim defalarca. Bir sürü insanla bir sürü güzel fotoğraf çektirdim. Konsere gitmedim hiç. En son Kardeş Türküler konserinden sonra... Bağırdım bir adama Kadıköy'de. Çok adımladım Bahariye'yi o kadından uzak karanlıklarda. Bilirsiniz birileri vardır şu hayatta, bazı adamlar ve bazı kadınlar... Onların yanında asla karanlık hissetmezsiniz.
Aşk adına aydınlık gelişmelerdir bunlar. Bazı sabahlar onlardan birinin yanında uyanınca ekmek alıp gelirsiniz. Buğday piyasası adına değil de yalnız uyanmadığınız bir sabahın mutluluğuyla... Merdiven boşluğunda eski dostlarınız gelse bile aklınıza, bu kadar üzülmezsiniz.
O kadın yokken unutmuyorum hiçbir şeyi. Hatırlıyorum yerli yersiz her şeyi. Kendi adıma kötü gelişmeler.

Yalnızlık, bazen bir kişinin olmamasıdır bütün kalabalıklarda...
Unutmak için tek başına çabalamaktır bazı kimsesizlikleri.
Kimsesizken ve bunu hissederken en çokta...


Yazan Kayıp Bir Kıta Gönderi Saati 04:52
Bunu E-postayla GönderBlogThis!X'te paylaşFacebook'ta PaylaşPinterest'te Paylaş

2 Aralık 2017 Cumartesi

Dertleşme / Karşının Taksisi

Alelacele yetişmek zorundasın hayata. Bazı şehirlerde yaşamak böyledir. Hep bir geç kalmışlık telaşıyla, hızla hareket etmek gerekir. Bazı şehirlerin rutinidir bu.
Yine kendimi kargaşanın içine soktuğum bir sabah, aceleyle çıktım evden.
Metro uzak, arabam yok, motorum yok, minibüsler dolu, otobüs sabah trafiğinde yayalardan daha yavaş... Cebimdeki paranın yeteceğini hesaplayınca el ettim bir taksiye. Dedim kendi kendime "Ne olacaksa olsun."
Bazı şehirlerde yaşamak böyledir, sabah evden çıkarken cebinde duran paranın her kuruşu, başkasına aittir.
Önümde duran taksinin şoförü 50'li yaşlarında bir ağabey idi.
“Ben karşının taksisiyim, yolu tarif edersen götüreyim kardeşim.” dedi.
İçimden "Ne güzel." dedim. "Nereye ait olduğunu bilen bir taksi. Hem hiçbir yere ait olmayan bir taksi insanı nereye götürür ki?"
"Günaydın." dedim kendisine. "Tarif ederim ağabeyciğim, biraz acelem var. Trafiğe sokmadan kaça kaça gidelim de görüşmeye yetiştir beni." Adı Güray'mış. Sonradan öğrenecektim.
Bazı şehirler tam olarak böyledir. Sen günaydın dediğinde birine, yüzüne bakar sadece...
Büyümek ne saçma. Büyüyüp büyümediğimi, kendi kazandığım parayla evimin kirasını, faturalarımı ödemeye başladığımda anladım. Kendisine sormalı insan. Hiç kimseniz yokken yaşamayı becerebiliyor musunuz? Cevabı evet olanlar büyümüş sayılmalı. 
Benim cevabım da evet.
Büyümek mi? Bütün yollarını geçmişim. Binmişim taksiye. Jantiyim. En az kelimenin kendisi kadar jantiyim. Aynı yolda kendi arabalarımla, kendi motorlarımla da geçmişim. Düşmüşüm kalkmışım. Arabamı satmışım, motorumu satmışım. Bazı şehirlerde böyledir. Senin sandığın şey aslında başkasınındır. Mesela son paramı taksiye vermek zorunda kalmışım.

Taksici ağabey uyanmış olacak, günaydınıma cevap vermese de sonradan sohbet ede ede, trafikten kaça kaça geldik Göztepe'ye. Baktım taksimetreye, tahmin ettiğim kadar tutmamış. Dönüşte param kalacak cebimde... Küçük mutlu anları bilirsiniz. Büyük mutlu anlar gibidir onlar. Çok kısa sürer.
Çünkü elimi cebime attım. O da ne? Ceketin diğer cebine, sonra pantolonun ceplerine en az üçer tur... Eyvah.
Arabanın sağına soluna... Belki düşmüştür amına kodumun cüzdanı.
Yok...
Suç işlemişim gibi, beyinsiz bir aptal gibi...
Rezil olmak bir şehirse, uzun yolculuklar yapıyor olsan dahi yolun o şehirden hiç geçmemesi gerek. O bir dakika öyle yıprandım ki; Kalan ömrümde bu hayat en çok bana borçlanmış demektir...
Bir ağaç ne kadar güzel olabilirse, Taş Mektep sokağın girişindeki koca ağaç, işte o kadar güzeldi. Ben sararmış yaprakları, yeşil yapraklardan daha çok severim. Bütün dünya duymuştur bunu. Anlattım tek tek. Bilen bilir; benim dünyam küçücük.
Ağaçlar sadece son baharda, insanlar en çok kendi dünyalarında eşit.
Ve bindiğim taksi karşının taksisi... Ben de ona göre karşının yolcusu. Hangimiz biraz karşının değiliz ki? Üstelik bu hikayede kısa yolu bilen ve geç kalmadan adresine varan kahraman benim. Çünkü en kısa yolu bilse de bazen çok vakit kaybediyor insan. Büyük şehirlerde aşk böyledir. Bir taksi bir insanı en fazla nereye götürebilirse, bir insan bir insanı kalbinde o kadar bile taşımayabilir.
Telefonumda kimliğimin fotoğrafı var.
Güray abiye bir milyon kere özür diledim. Telefonumu bırakayım dedim. Yani telefonumun kendisini... Saatimi vereyim dedim. Kabul ettiremedim. O kadar çok utanıyorum ki Güray ağabeyin bana kuşkulu bakışından, aslında onun bana para üstü vermesi lazım. Numarasını verdi, kimliğimin telefonda kayıtlı görselini gönderdim. Şöyle bir baktı resme, sonra yüzüme...
Resim çektirmeyi hiç sevmem. Gülümse diyor vesikalık fotoğrafını çekerken fotoğrafçı ve sen gülümsüyorsun. İnsansın ya, bir gün küt diye ölüyorsun. Sanki ölüm iyi bir şeymiş gibi tabutunun başına koyuyorlar o vesikalık fotoğrafı.
Gülmüşsün o fotoğrafta ama ölüsün. Bu neyi değiştirir? Seni mutlu hatırlasınlar. Kim hatırlasın? Kalanlar...
İnsanoğlu böyle orospu işte. Sen öldüğünde bile kendilerini düşünüyorlar. Ölüp gittiğinde fotoğrafını en fazla kim ne kadar saklar ki, bunu hiç düşündün mü? Bir taksi en fazla nereye götürür ki bir insanı? Bunu söylemiştim değil mi?
Adını bilmediğim, heybetli ve bir o kadar güzel ağacın altında indim ben.
Güray ağabey yoluna devam etti. Her şey aslında devam ediyor biliyor musun? Bazen sen sadece indiğinle kalıyorsun. Keşke hep sevdiğimizle kalsak. Bazı şehirlerde böyledir, her şey yoluna devam ederken, sen bazen kısa bir anlığına devam edemeyeceğini düşünürsün. Zaman geçer, her şeyin ne kadar hızla değiştiğini fotoğraflara bakınca anlarsın mesela... Bazı şehirlerde daha az şaşırıp, daha çabuk alışan insanları sevmiyor olmam da bundan galiba. 
Bir kahraman olsanız dahi kötü şeyler gelebiliyor başınıza. Başınıza kötü şeyler geldiğinde üzülmek ve öfkelenmek gibi iki duygudan birini taşırsınız yüreğinizde.
Başıma kötü şeyler geldi son bir kaç yılda. Bu onlardan en ufak olanlarından biriydi.
Eve yürümek zorunda olduğum 12 kilometre yol boyunca buna üzülüp üzülmediğimi düşündüm. Yağmur yağıyordu.
Eğer bir şeye üzülüp üzülmediğinizi kestiremiyorsanız, ağladığınızda utanıp utanmayacağınız bir ortamda olup olmadığınızı anlamaya çalışın. Anlayıp anlamadan ağlamaya başladıysanız, çok üzülmüşsünüzdür.
Bazı üzüntüler, yağmurda hiç çekilmiyor. Sırılsıklam üzülüyorsunuz.

Yazan Kayıp Bir Kıta Gönderi Saati 21:20
Bunu E-postayla GönderBlogThis!X'te paylaşFacebook'ta PaylaşPinterest'te Paylaş

24 Kasım 2017 Cuma

DökümAn / Sensizlik Meydanı

Bütün yalnızlığımı ve kalabalığımı, seninle adlandırıyorum.
Sensiz o kadar kimsesiz kaldım ki... Bomboş yaşadığım her anın sahibi de anlamı da sensin artık.
Ne yazacak ne de okuyacak şiirim kalmamış gibi.
Öyle kayıp, öyle hükümsüzüm ki...
Terk edilmiş bir şehrin meydanında göçünü unutmuş bir kuş gibi...
Şehre ayrı, kuşlara ayrı üzülüyor olmam da bundan sanırsam.


Bir kuş düşünsene; kanatlarından ümidi öyle kesmiş ki, tünemiş şehrin meydanında bir ağacın dalına, yakmış sigarasını, hiç olmazsa göğe sigaramın dumanı varsın diye derin nefesler çekip üflüyor...
Avunacak bir şey bulur insan. Ama avunmak; ne insan, ne de bir kuş adına yaşamak sayılmasın. Hayalleri bulutların ardında olan, nasıl yaşasın eğer uçamıyorsa?

Kanadım kırık kanadım... kaç kez heveslendim de saçlarını koklamadım kaç zaman... Elim kolum kanadım kırık işte ulan...

Bulutlar da üzülüyor mudur acaba, biz onlara yeryüzünden bakarken?

Gök, kuşlara hediye edilmiş bence. Sen, tüm bu yer yüzüne...
Bana kalmış koskoca bir sensizlik... 

Ah be kadın, çok komik; Hayat diyorum devam ediyor diye avunuyorum. Avunmak yaşamak sayılmasın.

-*-

Ne kadar uzak olursan ol, avuçlarındaki gezegenin adını benden başka hiç kimse bilmeyecek.

Ne saçlarının göğsüne dökülüşünü omzundan, ne güldüğünde dudaklarının kıyısına iliştirdiğin cenneti unuturum.
Ne seni unuturum, ne o yalnızlığını sırtıma giymek için heveslendiğim günleri.
Ben sandım ki biz seninle bir gün, aynı sabaha uyanacağız.
Sandım ki o sabahtan sonra ölsem de gam yemem.
Ne sana sarılarak uyumayı, ne de ölmeyi beceremedim zavallı ben...
Gam kaldı geriye... Yiyorum özlemle. Avunmak ve sanmak yaşamaktan sayılmasın.


Ben ne seni sevmeyi unuturum, ne de seni özlemeyi işte...
Yazan Kayıp Bir Kıta Gönderi Saati 00:16
Bunu E-postayla GönderBlogThis!X'te paylaşFacebook'ta PaylaşPinterest'te Paylaş

16 Kasım 2017 Perşembe

Dert Anlatmayan Kelimeler / Gök Bir Bilse

Sonra da;
Yazdıklarımı, okuduklarımı, bildiklerimi, yaşadıklarımı ve seni unutmayı...



Gökyüzüne bakıp, siktiğimin kirliliğinde zar zor bir yıldız görüp diğerlerinden kayırdığım için hislendiğim olur benim. Ne tutarsız arzular...
Oysa dizlerine başımı koyup her şeyi unutacağım bir 10 dakika için neleri vermezdim.

Korkarım ki sen, bu hayatta benim en derin iç çekişimsin.

Bir zamanlar hayatı yaşama inadımın yüzümde maske olarak kaldığını anlatacak kimsem yok. Nasıl güzel gülüyorum yalandan bir bilsen...
Zamanla ne çok maske birikti yüzümde bir bilsen... İsim verdim hepsine.
Birinin adı "her şey kontrolüm altında" maskesi
Diğerinin "biliyorum, farkındayım."
Bir diğeri "Umudum var."
Çoğu da dudak kenarına işlenmiş gülücük motifli...

Onca zaman sonra, olanca haliyle yüzümü sana dökmek ne güzel geldi.
Çünkü gerçekten sana son kez seni seviyorum demeyi çok istedim. 
Kuş gibi hafifledimse, sevdiğim için seni. Her bir çırpınışını kanadımın, süslediğin için o sevgiyle, öyle minnettarım ki sana...
Bir adam bir kadını başka nasıl sevmeli bilmiyorum. Affet beni.


Bilmiyorum ama söylemek istedim.
Seninle bir dilim ekmeği bölüştüğüm hayallerimi nasıl aldıysan da elimden, bin gece bin sabah tenini kokladığım hayalleri söktüysen de heveslerimden, yüreğinde bir zaman bana ayırdığın yerin güzelliği hatırına seni nasıl özlediğimi bilmeni istedim.

Bilmek zorundaydın çünkü, sana hiç küsmedim.
Yuvamı, gönlünü, kalbini, yani beni sevmeni diyorum... çok özledim.


Sensiz geçen zaman, muhtemelen sensiz geçtiği için çok fena yıktı beni.
Atamadım hiçbir yükü. Bulamadım ellerimi. Bulamadım ayaklarımı uzatacak bir yeri. Bilirsin sahtedir uykusu bekleyenlerin. Bilirsin yorgun atar kalpleri.
Ve bilirsin, ağızları hep güzeldir gidenlerin. Oysa insan nasıl hatırlar geceler boyu ölmeden, öpmediği dudakta yaşayan kelimeleri? Ağzında öyle güzeldi ki...


Nasıl vazgeçilir bilmiyorum affet beni.
Ama sana söz veriyorum, bundan sonra hiçbir şiirde, hiçbir öyküde adını anmayacağım. Bir zaman sonra en çok ölmeye yakışır gitmek.
Son kez seni seviyorum demeyi çok istemiştim sana. Yerine koyamadığımız ne varsa her biri için hakkım helaldir sana. Sen de helal et bana...
Yazdıklarımı, okuduklarımı, bildiklerimi, yaşadıklarımı, gitmeyi ve seni unutmayı bıraktın her kopan takvim yaprağında... Bir boşluk düşün ağır olsun bu kadar.

Ya da düşünme, boş ver. Ama bil canım kadın...
Şu dünyada ne kadar yer kapladıysam, en büyük boşluğum sensin benim.
Affet ne olur... Ben sensiz buraya kadarmışım.
Yazan Kayıp Bir Kıta Gönderi Saati 02:47
Bunu E-postayla GönderBlogThis!X'te paylaşFacebook'ta PaylaşPinterest'te Paylaş

13 Kasım 2017 Pazartesi

DökümAN / Aferin Be olm




İnsan kendine verdiği sözleri tutmalı.

Hesabını kendine vereceği bir hayat bulmalı.
Bulduğu gibi yakasına yapışıp o hayatı yaşamalı. Salt kendine ait...

*-*

İnsan dilini bilmediği şehirde konuşmamalı. Dilinden anlamayan insanlara anlatmamalı.
İnsan kendine konuşup, kendine susmalı.

*-*

Birinci tekil şahısların dışında hiçbir şahsın olmadığı yerlerde büyük bir bencil olmalı.
Tüm kadehleri, birinci çoğul olduğu zamanlar tüm kelimeleri güzelleştiren ama bir gün üçüncü tekil şahıs olmayı seçenlere kaldırmalı.
Sessiz, usul, derinden... İnsan belki de sadece o an mütevazi olmalı.

Özlerken...

*-*

Bir insan birini çok seviyorsa, arada kalan her şeyi de sevmeli.
Zaman, koltuk, yastık, duvar, oda, kaldırım, sokak, cadde, şehir, ülke, yaşamak telaşı...
Kendisi öyle sevilmiyor mu? Vallahi bu da kalp be kardeşim, kimse kusura bakmamalı.

*-*

İnsan gelmeli, gitmeli, geçmeli. Geldiğini, gittiğini, geçtiğini, bir gün birisinin geldiğini, gittiğini ve bazen gittiğinde kalan eksiklik hissinin hiç geçmediğini unutmamalı. Becerebiliyorsa geçip gideni...

*-*

Ve insan unutmamalı, yaşamak yaşamaktır, ölmekse ölmek. Fakat yenilmek...
Yenilmek bu ikisi de değil. İşte bunu hep hatırlamalı. Yenilmek sadece yenilmek değildir çünkü. Bazen yaşamaya tutunmak, bazen ölmektir mesela...
Neden bu kadar saçma bilmiyorum. Ama değil.

*-*

İnsan bir şehri sevmiyorsa orada ölmemeli.
İnsan düştüğü yere kızmamalı.
İnsan zavallı biri olmamak için hep "meli" ve hep de "malı"

*-*

İnsanız zor avunuyor kolay inanıyoruz.
Oysa insan kolay avunmalı, zor inanmalı.



Ben kendime verdiğim sözleri tutuyorum.
Teşekkürler kendim.
Yazan Kayıp Bir Kıta Gönderi Saati 08:13
Bunu E-postayla GönderBlogThis!X'te paylaşFacebook'ta PaylaşPinterest'te Paylaş

28 Ekim 2017 Cumartesi

Dertleşme / Konusuz

"Ve düşün ki bir adam,
İçinde bütün bekleyenlerin korkusu ve ümidi
Seni bekler.
Asılmayı bekleyen bir idam mahkumu gibi."
14 yaşımda bu şiiri duydum radyoda. O günden beri yaptığım tek şey duygularımı kaleme almaya çalışmak. Üzerinden geçen zamana bakıyorum da... Bunca anlatmaya çalıştığım şey, neden hep bu şiiri aklıma getirir, bilemiyorum.

O yaşlarda okula giderken bir sabah, tam okulun önünde Hakan'ların arabasını gördüm. Babası bırakmıştı okula. Bizim arabamız yoktu. Televizyonumuz da...
Arabanın içine baktığımda, babasının Hakan'ı başının üstünden öptüğünü gördüm.
2017 yılındayız. Ve ben hâlâ baba oğul dendiğinde o sahneye imreniyorum. Annem öperdi... Hatırlıyorum.
O zamandan bu zamana radyolar değişti, okullar değişti, çocuklar değişti, Hakan değişti, ben değiştim. Her şey değişti. Evlerimiz değişti. Evlerimizin balkonları değişti ki annem çok severdi balkonumuzu. Şehirler değişti. Değişen şehirler annelerimizin, babalarımızın, kedilerimizin, kuşların, bulutların, hatıralarımızın, hayallerimizin canını aldı. Biz değiştik. Az ile mutluyduk. Şimdi çok ile hep yarım kalmışlığımızla yaşıyoruz.
Babam diyordum... İşte her şey değişti ama bazı özlemler öyle olduğu gibi yerinde kaldı.

Çok eskiden değil, daha üç sene önce ay başlarında paranın hesabını yapmak zorunda değildim.
Soframızda çok dostum olurdu. Aynı kavuna çatal saplayan, aynı şeye güldüğüm, aynı şeye ağladığım dostlarım... Aynı patates birayla aynı muhabbete daldığım...
Sonra bir takım krizler, krizleri yanlış yönetmeler oldu. Bir daha hiç rakı içilmedi dostlarla o sofrada.
Her zaman herkesle aynı şeye ağlanmayacağını buna tek başıma ağladığım bir vakit öğrendim.
Babam neden içerdi rakısını peynirle tek başına, anladım.

Ben uzun bir kaçış ve arayış öyküsü yazıyorum kelime kelime. Bunca kelime nereye gidiyor da hiçbir bok anlatmıyor bilmiyorum. Bir keresinde kalemle kağıda yazdığım bir yazıyı okurken, kalemi kalbime saplamayı düşündüm.
Sağ elimi kullanıyorum çünkü. Ve kalbim solda... Ölmek için kusursuz bir eşleşme gibi geldi bana. Uzun bir süre o kalemi bu kalbime saplamayayım diye ilaçlar verdiler bana. Demek ki benim de aslında saplamaya niyetim yokmuş ki, verdikleri tüm o ilaçları içtim.

Ama öğrendim; Kimse severek iyileştiremiyordu kimseyi.
O yüzden ilaçla iyileştirmeye çalışıyorlardı kırık kalpleri. Babamın annemi neden bırakıp öldüğünü de anladım. Kırılan kalbi hiçbir ilacın iyileştirmediğini de...
İlaçları bıraktım, köpek öldürene başladım.

Her şey değişti diyorum azizim.
En çok biz değiştik. Bir keresinde İrfan sormuştu bana "Biz olmasaydık ne olurdu?" diye.
Bu soruya cevap veremedim. Duymazdan geldim. İrfan'ın mezarına gömdüm. Başka şeyler düşündüm o sorunun yerine. Okul çıkışı attığım dayakları, yediklerimi... aşık olup, sana aşığım diyemediğim kadınları...
Düşündüğüm ve İrfan'ın sorduğu sorunun cevabını veremeyen hiçbir şey ile o boşluğu dolduramadım.


Bu muhabbette bana yer yok. Her şeye var. Olmayan babam var, olmayan kadınlar var, yaşanmamış aşklar, olmayan çocukluk, olmayan şehirler, balkonlar, yıkılmış evler var. Ben yokum. Annem çok üzülürdü işte buna, bütün anneler gibi. Kim bir yokluk doğurmak ister ki?
Bu soruyu İrfan'a sormayı da çok isterdim. 
Derdi ki "zaten anneler her şeye üzülür."

Beni okumadığınızı biliyorum. Bunun için yazmıyorum.
Ben varım demek istiyorum. Buradayım demek istiyorum.
14 yaşımda bir şiir duydum radyoda. O günden beri yaptığım tek şey duygularımı kaleme almaya çalışmak. Üzerinden geçen zamana bakıyorum da... Anlaşılamayan her bir cümle ile kayboluyorum. Babam da...


Yazan Kayıp Bir Kıta Gönderi Saati 01:42
Bunu E-postayla GönderBlogThis!X'te paylaşFacebook'ta PaylaşPinterest'te Paylaş

19 Ekim 2017 Perşembe

Sana Gönderilmemiş Mektuplardan Sanrılar Biriktiriyorum

Avucunu en son ne zaman öptüğümü unuttum. Avucunun kokusunu unuttum.
Öldüm sandım.
Bir gece yarısı uyandım ben Burcum, o gecenin sabahında seni artık daha çok özlemek istemedim. Bir gün olsun sen istersin de yanına gelemezsem diye çok korkuyordum.
Bu korkunun içinde buldum kendimi. Sana varamayan yollar vardı. Ayaklarım yok sandım.


Senden başka, senin gülüşünden başka umut ışığım varmış gibi yapmadım hiç.
Yoktu ki... Gözlerini öptüm bir kere. Bir kere de alnını...
Gülüşünü hiç öpmedim senin. Bunu çok istedim. Senden başka umut ışığım yoktu.
Sen de yoktun. Körüm sandım.


Moda sahilinde ellerini ellerimde düşledim hep yürürken.
Durduk yere şap diye öptüğümü burnunu... Yüzünde nereyi öpmüşsem sonra parmak uçlarımla dokunduğumu...
Bir insanın yokluğu böyle hayallerin kurulmasına engel olmamalıydı oysa...
Ellerin ellerimde yürümediğim her adımda ellerim yok sandım.


Sesini unuttum sesini...
Sağırım işte.



Yazan Kayıp Bir Kıta Gönderi Saati 05:44
Bunu E-postayla GönderBlogThis!X'te paylaşFacebook'ta PaylaşPinterest'te Paylaş

14 Ekim 2017 Cumartesi

DökümAN / Salak, Çevik ve Atletik

 "Aklımı aldın." dedi Kerim.

Şu Kerim'e attığım çalımı, Sosyal Halı Saha görüntülerinden alan "Bağımsız Futbol Ligi" kanalının editörleri "Halı Sahada En İyi Çalımlar" gibi bir başlıkla açtıkları videolarına almışlar sağ olsunlar.
Güzel mağlubiyetlerden biriydi. Güzel mağlubiyet olur mu demeyin. Olur. Kendi hayatına bir bak. Bu hayatın muhteşem kazananı değilsen, ömrünün bir yerlerinde seni sen yapan mağlubiyetlerin vardır demektir. Bu iyi bir şey...

Hayalimdi ulan!
Dünyanın en iyi futbolcusu olacaktım. Unutmam mümkün değil. Yatağıma yatar, gözlerimi kapatır, uykuya dalmadan önce yeni adı Signal Iduna Park olan eski adıyla Westfalenstadion'da seyircilerin adımın anonsuna gösterdiği coşkulu tepkiyi düşlerdim. Halı sahaya Dortmund formasıyla çıkma sebebim de işte bu 20 yıl önce, her gece kurduğum hayalimdir.
Gol makinesi olacaktım. Çocuktum henüz ve bu mümkündü. Başıbüyük çayırında iki taşın arasına attığım gollerle mahalle maçlarının yıldızı oluyordum çünkü...
Bugün "ben neyi yanlış yaptım?" diye kendime sorduğumda çok fazla cevap bulabiliyorum. Büyümüş olmayı sırf bu cevapları bulabiliyor olduğum için sevmiyor olabilirim. 

Bir gün Göztepe'de bir spor kulübünün 14-16 yaş takımıyla kendi istekleri üzerine bir maç yapmıştık.
Mahallenin en başarılı piçlerinden bir takım kurmuş ve o maçı 6-3 kazanmıştık. En afili piç olarak ben şahsen 3 gol atıp Atilla'ya 3 gol attırmıştım. Hatta kalenin sağ çaprazından topu alıp, Arjantin Milli takımı formasıyla Diego Armando Maradona'nın 86 dünya kupasında Meksika milli takımına attığı golün de bir benzerini atmış, alkışlanmıştım. Rakip takımın antrenörü beni tebrik edip "o golü nasıl attın ya?" diye sorduğunda "pas verecek kimse yoktu, bende önüme gelene çalım atmak zorundaydım hocam" dedim. Tıpkı hayat gibi. Pas verecek kimse yoksa kardeşim, kaleye tek başına gitmek için rakiplerini ipe dizeceksin.
Hayat gibi... Sen o kaleye gitme diye sana omuz atacaklar, formanı çekecekler, sen ayakta kalıp pas verecek birilerini arayacaksın, bulamayacaksın, önünde duran defans oyuncusunu da çalımlamak zorunda kalacaksın, sonrakini de, ondan sonrakini de ve eğer hala ayakta kalabilmişsen, kaleciyi de alt etmek zorunda kalacaksın.
Ben bir kere öyle kaliteli bir gol attım. Bir daha hiçbir zaman o golü, o çalımları, o kaliteli vuruşu yapamadım. Ne sahada, ne hayatta...

Ne hayatta, ne de başka bir yerde kimse benim futbol hayalim için bir şey yapmadı.
Biraz büyümüş olsam her şeyi kendim yapardım ama çocuktum.

Şimdi hobi olsun diye halı sahada arkadaşlarla top oynuyorum. Bana hâlâ Maradona diyorlar.
Ben hâlâ sağ çizgide topu ayağıma aldığımda kafamı kaldırıp önce önümdeki defansa bakıyorum.
Ben hâlâ biliyorum; pas verecek kimseyi bulamayacağım.

Ve motor...

Çorlu'da eniştemin kardeşi Hakan abinin motoruna binmiştim ilk kez. Hakan abinin arkasında 6-7 dakika süren yolculuk Motosiklete karşı doğan tutkumun ilk adımıydı.
Moto GP izliyor, o hızlı rider'lardan olmayı hayal ediyordum.
Bir gün karşıma Isle Of Man TT yarışları çıktı. Moto GP'nin bir tiyatro sahnesi, IOMTT nin gerçek yarışçıların mücadelesi olduğunu anladım.
Moto GP'de düşersen, takımına puan kazandırma şansını kaybedersin, IOMTT'de düşecek olursan hayatını...


İki tekerin üzerinde özgürsün. Heyecan veren yanı, altında zaptetmeye çalıştığın gücün sana itaat etmesi. Ne yaparsan yap dengede olmak zorundasın. Yaşamayı neye benzettiğimi sorduklarında motosiklet diyorum o yüzden. İster yavaş, ister hızlı yaşa, dengeni korumak zorundasın.
Dengeni kaybedersen motor da hayat da seni düşürür...


Guy Martin denen adama hayranım. Porsche, kendisine marka sponsoru olacak kadar başarılı bir TT yarışçısı. Buna rağmen Guy Martin asla ve asla kendinden ödün vermeden yarışıyor. Sonra dönüp kamyon tamircisi olarak devam ediyor hayatına. Cesur bir rider. Dünyanın en cesur yarışçısı olarak büyük başarıları yok, fakat hayran kitlesi TT şampiyonlarından çok.
Ayhan benim motor hocamdır. Ne kadar cesur bir sürücü olduğumu söyler durur. Bunu aptalca yapmadığımı, güvenliğimi asla tehlikeye atmadığımı, motorun bir parçası olabildiğimi...
Guy Martin gelir aklıma. Ben yarışırken motor benim bir parçam olur der. Daha hızlı koşmak için bacaklarım, o iki teker ve motorun gücüdür. Sanki benim kontrolümde...
Sankisi çok! Sen ister kendini motorun bir parçası hisset, ister motoru senin bir parçan gibi... Ne olursa olsun kontrol sende olmalı işte. Hangi viraja hangi hızla girdiğinin teknik detaylarla bir alakası yok. Olsa bile sen o detayları zorladığında cesur bir pilot oluyorsun, hayran kitlen artıyor.
Guy Martin 320 KM hızla Hillberry virajını dönüyor.
Ben Ankara istikametinde Gerede virajını 300 le...

Gerede giriş.


Gerede iniş.
Ben çocukken hep iyi bir şey olmak istedim.
Ne yapıyor olursam olayım, onun en iyisi...
Hayat böyle bir şey işte sevgili dostlar... Hiçbir şey olamadım.

Guy Martin
Tek teker viraja giriş.

Hutcy şampiyonluğa gidiyor. 
Yazan Kayıp Bir Kıta Gönderi Saati 06:09
Bunu E-postayla GönderBlogThis!X'te paylaşFacebook'ta PaylaşPinterest'te Paylaş

14 Eylül 2017 Perşembe

DökümAn/Bazen Çok Yazık Olur

Yazık ki haberi yok aşık olduğum kadının.
Yazık ki uyuyor şimdi. Pireler götünde sorti... Aklına bile gelmiyorum.
Burayı okuyup okumadığından hiç haberim yok. Deli gibi özledim onu... yazık ki...


Okusa umurunda olmaz. Bana da yazık. Aşık olsa o da bana, ona da yazık.
Ben istiyorum ki okuduğunda kalbinin ritmi değişsin. Gözlerini alamasın, tekrar okusun mesela. Desin ki "adamım benim ne güzel seviyor beni."
Başkaları söylüyor bunu üstelik... "Ya sen ne güzel seviyorsun o kadını öyle..."
Seviyorum tabi. Onu sevmek Nirvanası sevdanın. Sonsuz bir deniz. Sınırları olmayan atlas onu sevmek. Uzay...
Nasıl güzel sevmez ki insan? Bir de bunları okusa, beni anlasa... Gülümseyeceğim.

Ki onsuz gülmek istemiyorum diye yüzüme de yazık.

Üzerine basılmadan atılmış sigaranın izmariti gibiyim. Kendi kendime yanıp duruyorum kaldırımın üstünde. İçimde koleksiyon yaptığım sebep arama sorusu "Neden?"...
Sadece içimden soruyorum. Suskun olur bazı sorular.
Çünkü bilemez insan, belki cevaplarına yazık...


Uyuyordur şimdi. Melek gibi. İnsanlar uyur bu saatte. Bazen çok yazık olur.
Uyusam rüyama da girmez. Uykuya yazık olur. Borçlanırsın gecelere... Ödeyemezsin gönlündeki yaralardan... Geceye de yazık edersin böylece.


Benim yer yüzüne borcum yok. Alacağım var hayattan. Bak defalarca yazdım bunu.
Çünkü konuşmuyorum kimselerle. Konuşsam ne olacak. Sesler hep aynı. Kafalar aynı. Beyinler... Konuşsam söyleyeceğim kelimeler aynı. Onaylanmak istemiyorum. Reddedilmekte...
Konuşsam ne olacak arkadaşım, ben daha ne istediğimi bilmiyorum o kadından başka...

Cümlelere yazık.

Sönmesin istediğim bir yangına ait benim sevdam.
Ya sizin elleriniz? Kalbiniz neye ait? Sadece sana kan pompalamaya mı?
Çünkü eğer öyleyse sana da çok yazık. Öyleyse en çok size...
Kandırılmış, testislerine kadar boşaltılmış, yivsiz, yönsüz, yansız, paslı sevişmelerinizle aşka bu ettiğiniz de çok daha yazık.


Uyuyordur şimdi aşık olduğum kadın. Cennettir uyurken boynunun kokusu.
Öyle ki hem vallahi hem billahi cehenneme yazık. Bütün ateşi yüreğimde...



Yazan Kayıp Bir Kıta Gönderi Saati 16:40
Bunu E-postayla GönderBlogThis!X'te paylaşFacebook'ta PaylaşPinterest'te Paylaş

23 Ağustos 2017 Çarşamba

Dertleşme / Bir Çuval Milyon Cenaze


Zulme susmak,
Ve haksızlığa
Cehennemden yer ayırmaktır.

Bir baba,
Kara kışın ortasında
Ne taşır sırtında?
Düşün;
Bir cansız beden,
Üç yaşında bir evlat,

Soğuğun esir aldığı doğudan,
Vicdanı kül eden o fotoğrafta?

Kürtçe bir ağıt,
Türkçe bir çığlık,
Hangisi yakarsa canını,
Acı oradan...
Çünkü o coğrafyanın yaşadığı kader değil,
Düpedüz kahpelik...

-*-


O kahpeleri hiç affetme Muharrem. Baban da affetmeyecek...
Yazan Kayıp Bir Kıta Gönderi Saati 02:03
Bunu E-postayla GönderBlogThis!X'te paylaşFacebook'ta PaylaşPinterest'te Paylaş

22 Ağustos 2017 Salı

DökümAn / İsyancıl


Oysa sen istedin karanlık gecelerin tek başına yıldızı olmayı...
Sen öğrettin büyüme telaşında yürekli çocuklara güzel masalları... 
Sen gösterdin bütün kıyılarıma dalgaları...

Sen istedin sen! 
Ulan oysa sen becerdin siki tutmuş umutlarımı masmavi göğe boyamayı.
Öyle ki; hayat sevincini yeniden hatırlayıp kendimi en yüksek buluttan atmayı...
Yaşamayı bana sen doldurdun oysa yeniden. Ben o yüzden adımlar attım kaldırımlarda ikimizin yerine... sen daha fazla yorulma diye... 
Sen istedin kadın sen! Uçurumların yamacında büyüyen yalnız çiçeklerden olmayı...

Ki siktiret dilini dudağını, başını gel diye iki milimlik sallasan ben hazırdım her hücremle sana ölmeye...

Ama gel gör ki sen istedin işte! Sen istedin hasret şiirleri yazayım diye.
Bilmedin mi hiç be Allahsız, tutuşmasından daha çok vakit alır ateşlerin sönmesi?
Söndürecek sandığın şiirler tutuşturmadı mı Ahmed Arif'leri Ümit Yaşar'Ları...?


Bana vakit dar kadın, sanki hiç anlamamışsın gibi... Sorarım; kime ne faydası var bozulmuş saatlerin üçü-beşi göstermesinin şimdi? Zaman durdu benim için, çünkü sen yoksun.
Kime ne faydası var kaçta durmuş saat, hangi günde kalmış o takvimin yaprağı...

Acıtmaz mı insanın içini? 

Her şeyi sen istedin... avuçlarıma konmuş bir kelebek olmak hariç, her şeyi...
Yazan Kayıp Bir Kıta Gönderi Saati 06:54
Bunu E-postayla GönderBlogThis!X'te paylaşFacebook'ta PaylaşPinterest'te Paylaş

14 Ağustos 2017 Pazartesi

Yaşama Sevinci

12 Ağu
Yazan Kayıp Bir Kıta Gönderi Saati 08:51
Bunu E-postayla GönderBlogThis!X'te paylaşFacebook'ta PaylaşPinterest'te Paylaş

Otogarda İntihar

13.08.2017 / 23:35

Otobüs hareket etti. Otogardan ayrılıyoruz yavaş yavaş.
Geride bıraktıklarım ve şu camdan bana el sallayan insanlar yüzünden, bu şehrin adını yaşamak koydum.
Otogardan çıkıyor otobüs... Bu ayrılığın adı, basbayağı "intihar".



Keşke bütün güzel insanları o karaye sığdırabilseydim...
Yine de anne baba ve oğulun mutluluğu ile idare edelim.
Yazan Kayıp Bir Kıta Gönderi Saati 06:17
Bunu E-postayla GönderBlogThis!X'te paylaşFacebook'ta PaylaşPinterest'te Paylaş

11 Ağustos 2017 Cuma

Tıpkı Dün Gibi... Aynısı

Öyle haklısınız ki? Ben olsaydım, ben de duymazdım.
Bugün de “iyiyim” dedim hepinize… Görmediniz gözlerimin içindeki yalvaran bakışları. Görmediniz “kötüyüm lan anla işte.” çığlıklarımı. Çığlık görecek göz yok belki sizde, yemin ederim haklısınız. Ama ben de ne yapayım, geçtim işte…
Ben her şeyi bir kenara bırakıp, her şeyi bir kenara bırakmak için çırpınan bir adam olarak geçtim aranızdan. Benim “geçmek” gibi hiç geçmeyen gizli güçlerim var. Buna rağmen yine hiç geçmeyen şeylerle nasıl ölünür bilmeden, geçmeyen şeylerle yaşayamadan... ve tam da aranızdan…
Annemin diktiği pelerin sırtımda… Annemi özlemekle sarındığım…
Fark etmediniz.
Evlerinizin arasından geçtim. Sokaklarınızdan adım adım... Bir adım yol alamadan hem de...
Ömrümden geçen her saniyenin tanığı olarak -ki zaten şahit olmanızı istemezdim.
Titrek bir mum ışığı gibi ama cehennem olmak hevesiyle... ve bir üflemelik canımla geçtim.
Yemyeşil bir orman olmak arzusuyla dolu bir ağacın kuru yaprağı gibi... ama iyiyim dedim hepinize rüzgar esip beni dalımdan kopartırken.
Biraz hep, biraz hiç geçtim... Hiçken size hak verdim geçerken aranızdan. Hep iken biraz sitemle...Bilmediniz...
Siz de haklısınız.
Yazan Kayıp Bir Kıta Gönderi Saati 05:47
Bunu E-postayla GönderBlogThis!X'te paylaşFacebook'ta PaylaşPinterest'te Paylaş

7 Ağustos 2017 Pazartesi

Bâb-ilû

Ben şu hayatta, geçmişte kalsa dahi adını aşkla andığım hiçbir kadınıma iz bırakamadım.
Senin sağ bileğinde yaşıyorum ben deniz kızı.
Sana bu mucizeyi nasıl anlatayım?


Ama oluyor işte. Böyle mucizeler olur bazen.
Benim gibi adamlar, seninle aynı sokaktan geçer. Bu en çok, benim gibi adamlar sarhoşken hayal kurduklarında mümkündür. Bazı şeyler ancak hayallerde mümkündür ama benim kanım sanki Ocak 27 iken, senin sağ bileğinde akmaya başladı... Bunu nasıl anlatayım şimdi?
Benim gibi adamlar, senin saçlarından geçen rüzgarın semtimizi bulmasıyla birlikte aynı anda severler yaşamayı. İşte bu; doğada nadir görülen bir mucizedir. Doğa bu kadar düşmanken insana... Ege denizinden esen kuvvetli rüzgarların gelip balkonuma seni getirmesi, bir gece vakti...
İşte böyle gecelerde; Benim gibi adamlar, sana dünyanın en güzel seven şairlerinin şiirlerinden okumak isterler.
Gülümseme ihtimalin varsa, yani o güzel, o kocaman gözlerin parlayıp küçücük olacaksa güldüğünde, sırf bu sebeple, hani biraz da "her şey daha farklı olabilirdi." diyebilmek için o güzel sevmiş şairlerin şiirlerine sığınırlar. Kendileri sana layık olan kelimeleri asla bir araya getiremeyecekleri için...

İçilen tüm rakılar aşkına kadın! kıymet bilen bütün yaralı yürekler aşkına! sevdiğin bütün şairlerin şiirleri aşkına söyle;
ben senin sağ bileğinde yaşıyor olduğumu hangi şiirle anlatabilirim?
Milyonlarcasının içinde hangi mısralar anlatır bu mucizeyi?


Sen hangi kıyıya yüzecek olsan şarkılar söylemek için, bil ki o kıyılar hep bizim.
Çok güzeliz biz seninle.
Bu yüzden bütün güzel şeyler bizim. Şu balkonlar, arka masamızda oturan çiftin ayaklarına dolanan küçük beyaz kedi, bu barın içinde süs olsun diye duran ahşap plakçalar, hatta arkada çalan, melodisine kendimi kaptırdığım ve şu yazıma eşlik eden Fransızca şarkı... hepsi bizim.

Her şeyi bir kenara bırakıp, yaşadığımızı hissettiğimiz zamanlar... daha ziyade senin gözlerinin gülüşüne şahit olduğum fotoğraflara bakındığım zamanlar... Zaman bizim.
Bu mucize nasıl anlatılır?

Başka yolu yok be kadın; sen bambaşka bir alfabeyle anlatılmalısın. Yeniden yazılmalı belki masallar. Hangimizin masalı enkaz değil ki?
Bana kalsa; ben senin için bu dünyanın kaderini yazarım yeninden ama bazı şeyler elimde değil. Bir mucize daha olmalı benim seni anlatabilmem için.
Yeni bir dil bulmalı belki.
Yeni bir dünya şart; senin yüreğinde kendimi bulduğum vakitler nasıl şenlik ateşleri yakıyorum, görsünler diye... 
Beni kimse görmese de olur ama bana kalsa, dünyayı yeniden yaratır, kendi defolarını sev diye bütün güzel adamları sana aşık eder, bütün güzel kuşları senin göğüne iliştirirdim...

Sen ki; cennetin nerede olduğunu öğrettin bana. Bu yüzden son vapur kaçta kalkar biliyorum. Son vapurları kaçıranların hikayesini biliyorum. Bu dünyanın hangi sokağında, ellerim cebimdeyken hangi şarkıyı mırıldanmam gerek biliyorum. Senin sokağında belki sesini duymak mümkün olur diye susmak gerektiğini... biliyorum. 
Çünkü ben "Belki"lerin ardından "iyi ki"lerin gelebileceğini senden öğrendim bu gece.
Bu geceler hep bizim.
Bu sigaralar... bu rakı kadehleri... Hep...

Yolunu şaşırmış iki yıldız çarpışsa uzayda ne olur? Mucize desen değil, sihir desen eksik.
Ama senin sağ bileğinde atıyor işte benim nabzım. Bak bütün kapılar karşımda. Hem de hepsi açık. 
Şurada duruyor bütün yenilgilerim. Ama bak! ben daha ölmemişim. Ölmemişsen henüz, ihtimal vardır... biliyorsun. 
O yüzden, son kadehi kaldırıyorum huzurunda. Sana.
Sen "iyi ki" dedin diye bana; güzelim ellerine bırakıyorum bütün kırlangıçları. 

Çünkü "kaybedecek neyim var lan benim"ler eriyor dilimde. Belki bir kaç kırlangıç işte... 
Seninle ben çok güzeliz deniz kızı. Her şeye rağmen; az sevinip, çok kaybettiğimiz hikayelerimize, yangınla sevişip kabusla uyandığımız yataklara, gelenlerimizin yüzüne, gidenlerimizin sırtına, hiç gelmeyeceklerin hiçine rağmen çok güzeliz.

Belki bir bileği öpünce daha güzeldir her şey... O güzel ayaklarınla sahile yürürken çektiğin bir fotoğrafta... Şu son kadehi kaldırırken senin bütün güzelliğinle varlığında... Ulan hiç bitmesin, ulan hiç geçmesin dediğim ne varsa ya da öznesi sen olan herhangi bir cümle kurduğumda...

Bunların hepsi kendi ayarında birer mucizeyken, ben sana seni nasıl anlatayım be deniz kızı?
Çok eskiden dinlediğin, eskiden çok sevdiğin ama sözlerini unuttuğun bir şarkıya rastlamak gibi hiç ummadığın anda...
Bazı şeylerin kaderi kelebek ömrü kadar olsa da benim gibi adamlar unutmaz senin gibi kadınların ellerini... 
"Henüz ölmemişsen bir ihtimal vardır"ın güzelliği...

Hepsi sana ait ve her biri birer "iyi ki"...




Cennetin nerede olduğunu biliyorum.

Yazan Kayıp Bir Kıta Gönderi Saati 12:36
Bunu E-postayla GönderBlogThis!X'te paylaşFacebook'ta PaylaşPinterest'te Paylaş
Daha Yeni Kayıtlar Önceki Kayıtlar Ana Sayfa
Kaydol: Kayıtlar (Atom)

Blogda Ara

Maskem

Maskem

Kategorizasyonumsu

  • 21. Yazı (1)
  • Aşık Olduğum Kadınlar (5)
  • Aşk (2)
  • Burcuma Mektuplar (4)
  • Deniz Kızına (3)
  • Dertleşme (23)
  • DökümAn (16)
  • hikayem (22)
  • Izdırap (2)
  • Kayıp Mektuplar (8)
  • Kayıp Şiirler (1)
  • Kendimle Delirmişlikler (12)
  • Kısa Kısa (2)
  • Maltepe Sahilin Delisi (9)
  • Öylesine (3)

Blog Arşivi

  • ►  2026 (1)
    • ►  Nisan (1)
  • ►  2023 (1)
    • ►  Mart (1)
  • ►  2022 (2)
    • ►  Kasım (1)
    • ►  Ocak (1)
  • ►  2019 (3)
    • ►  Nisan (2)
    • ►  Ocak (1)
  • ►  2018 (37)
    • ►  Aralık (1)
    • ►  Kasım (1)
    • ►  Eylül (1)
    • ►  Ağustos (1)
    • ►  Temmuz (1)
    • ►  Haziran (2)
    • ►  Mayıs (11)
    • ►  Nisan (5)
    • ►  Mart (11)
    • ►  Şubat (3)
  • ▼  2017 (50)
    • ▼  Aralık (5)
      • Kendimle Delirmişlikler / Sevmek Zamanı
      • Kendimle Delirmişlikler / Anksiyete Nöbetleri
      • Dertleşme / Mahalle-Çocuk-Hayat
      • Dertleşme / Cadde-Aşk ve Yalnızlık
      • Dertleşme / Karşının Taksisi
    • ►  Kasım (3)
      • DökümAn / Sensizlik Meydanı
      • Dert Anlatmayan Kelimeler / Gök Bir Bilse
      • DökümAN / Aferin Be olm
    • ►  Ekim (3)
      • Dertleşme / Konusuz
      • Sana Gönderilmemiş Mektuplardan Sanrılar Biriktiri...
      • DökümAN / Salak, Çevik ve Atletik
    • ►  Eylül (1)
      • DökümAn/Bazen Çok Yazık Olur
    • ►  Ağustos (7)
      • Dertleşme / Bir Çuval Milyon Cenaze
      • DökümAn / İsyancıl
      • Yaşama Sevinci
      • Otogarda İntihar
      • Tıpkı Dün Gibi... Aynısı
      • Bâb-ilû
    • ►  Temmuz (5)
    • ►  Nisan (1)
    • ►  Mart (4)
    • ►  Şubat (2)
    • ►  Ocak (19)

Kayıp Arayanlar

Blogger tarafından desteklenmektedir.