Alelacele yetişmek zorundasın hayata. Bazı şehirlerde yaşamak böyledir. Hep bir geç kalmışlık telaşıyla, hızla hareket etmek gerekir. Bazı şehirlerin rutinidir bu.
Yine kendimi kargaşanın içine soktuğum bir sabah, aceleyle çıktım evden.
Metro uzak, arabam yok, motorum yok, minibüsler dolu, otobüs sabah trafiğinde yayalardan daha yavaş... Cebimdeki paranın yeteceğini hesaplayınca el ettim bir taksiye. Dedim kendi kendime "Ne olacaksa olsun."
Bazı şehirlerde yaşamak böyledir, sabah evden çıkarken cebinde duran paranın her kuruşu, başkasına aittir.
Önümde duran taksinin şoförü 50'li yaşlarında bir ağabey idi.
“Ben karşının taksisiyim, yolu tarif edersen götüreyim kardeşim.” dedi.
İçimden "Ne güzel." dedim. "Nereye ait olduğunu bilen bir taksi. Hem hiçbir yere ait olmayan bir taksi insanı nereye götürür ki?"
"Günaydın." dedim kendisine. "Tarif ederim ağabeyciğim, biraz acelem var. Trafiğe sokmadan kaça kaça gidelim de görüşmeye yetiştir beni." Adı Güray'mış. Sonradan öğrenecektim.
Bazı şehirler tam olarak böyledir. Sen günaydın dediğinde birine, yüzüne bakar sadece...
Büyümek ne saçma. Büyüyüp büyümediğimi, kendi kazandığım parayla evimin kirasını, faturalarımı ödemeye başladığımda anladım. Kendisine sormalı insan. Hiç kimseniz yokken yaşamayı becerebiliyor musunuz? Cevabı evet olanlar büyümüş sayılmalı.
Benim cevabım da evet.
Büyümek mi? Bütün yollarını geçmişim. Binmişim taksiye. Jantiyim. En az kelimenin kendisi kadar jantiyim. Aynı yolda kendi arabalarımla, kendi motorlarımla da geçmişim. Düşmüşüm kalkmışım. Arabamı satmışım, motorumu satmışım. Bazı şehirlerde böyledir. Senin sandığın şey aslında başkasınındır. Mesela son paramı taksiye vermek zorunda kalmışım.
Taksici ağabey uyanmış olacak, günaydınıma cevap vermese de sonradan sohbet ede ede, trafikten kaça kaça geldik Göztepe'ye. Baktım taksimetreye, tahmin ettiğim kadar tutmamış. Dönüşte param kalacak cebimde... Küçük mutlu anları bilirsiniz. Büyük mutlu anlar gibidir onlar. Çok kısa sürer.
Çünkü elimi cebime attım. O da ne? Ceketin diğer cebine, sonra pantolonun ceplerine en az üçer tur... Eyvah.
Arabanın sağına soluna... Belki düşmüştür amına kodumun cüzdanı.
Yok...
Suç işlemişim gibi, beyinsiz bir aptal gibi...
Rezil olmak bir şehirse, uzun yolculuklar yapıyor olsan dahi yolun o şehirden hiç geçmemesi gerek. O bir dakika öyle yıprandım ki; Kalan ömrümde bu hayat en çok bana borçlanmış demektir...
Bir ağaç ne kadar güzel olabilirse, Taş Mektep sokağın girişindeki koca ağaç, işte o kadar güzeldi. Ben sararmış yaprakları, yeşil yapraklardan daha çok severim. Bütün dünya duymuştur bunu. Anlattım tek tek. Bilen bilir; benim dünyam küçücük.
Ağaçlar sadece son baharda, insanlar en çok kendi dünyalarında eşit.
Ve bindiğim taksi karşının taksisi... Ben de ona göre karşının yolcusu. Hangimiz biraz karşının değiliz ki? Üstelik bu hikayede kısa yolu bilen ve geç kalmadan adresine varan kahraman benim. Çünkü en kısa yolu bilse de bazen çok vakit kaybediyor insan. Büyük şehirlerde aşk böyledir. Bir taksi bir insanı en fazla nereye götürebilirse, bir insan bir insanı kalbinde o kadar bile taşımayabilir.
Telefonumda kimliğimin fotoğrafı var.
Güray abiye bir milyon kere özür diledim. Telefonumu bırakayım dedim. Yani telefonumun kendisini... Saatimi vereyim dedim. Kabul ettiremedim. O kadar çok utanıyorum ki Güray ağabeyin bana kuşkulu bakışından, aslında onun bana para üstü vermesi lazım. Numarasını verdi, kimliğimin telefonda kayıtlı görselini gönderdim. Şöyle bir baktı resme, sonra yüzüme...
Resim çektirmeyi hiç sevmem. Gülümse diyor vesikalık fotoğrafını çekerken fotoğrafçı ve sen gülümsüyorsun. İnsansın ya, bir gün küt diye ölüyorsun. Sanki ölüm iyi bir şeymiş gibi tabutunun başına koyuyorlar o vesikalık fotoğrafı.
Gülmüşsün o fotoğrafta ama ölüsün. Bu neyi değiştirir? Seni mutlu hatırlasınlar. Kim hatırlasın? Kalanlar...
İnsanoğlu böyle orospu işte. Sen öldüğünde bile kendilerini düşünüyorlar. Ölüp gittiğinde fotoğrafını en fazla kim ne kadar saklar ki, bunu hiç düşündün mü? Bir taksi en fazla nereye götürür ki bir insanı? Bunu söylemiştim değil mi?
Adını bilmediğim, heybetli ve bir o kadar güzel ağacın altında indim ben.
Güray ağabey yoluna devam etti. Her şey aslında devam ediyor biliyor musun? Bazen sen sadece indiğinle kalıyorsun. Keşke hep sevdiğimizle kalsak. Bazı şehirlerde böyledir, her şey yoluna devam ederken, sen bazen kısa bir anlığına devam edemeyeceğini düşünürsün. Zaman geçer, her şeyin ne kadar hızla değiştiğini fotoğraflara bakınca anlarsın mesela... Bazı şehirlerde daha az şaşırıp, daha çabuk alışan insanları sevmiyor olmam da bundan galiba.
Bir kahraman olsanız dahi kötü şeyler gelebiliyor başınıza. Başınıza kötü şeyler geldiğinde üzülmek ve öfkelenmek gibi iki duygudan birini taşırsınız yüreğinizde.
Başıma kötü şeyler geldi son bir kaç yılda. Bu onlardan en ufak olanlarından biriydi.
Eve yürümek zorunda olduğum 12 kilometre yol boyunca buna üzülüp üzülmediğimi düşündüm. Yağmur yağıyordu.
Eğer bir şeye üzülüp üzülmediğinizi kestiremiyorsanız, ağladığınızda utanıp utanmayacağınız bir ortamda olup olmadığınızı anlamaya çalışın. Anlayıp anlamadan ağlamaya başladıysanız, çok üzülmüşsünüzdür.
Bazı üzüntüler, yağmurda hiç çekilmiyor. Sırılsıklam üzülüyorsunuz.