23 Ağustos 2017 Çarşamba

Dertleşme / Bir Çuval Milyon Cenaze


Zulme susmak,
Ve haksızlığa
Cehennemden yer ayırmaktır.

Bir baba,
Kara kışın ortasında
Ne taşır sırtında?
Düşün;
Bir cansız beden,
Üç yaşında bir evlat,

Soğuğun esir aldığı doğudan,
Vicdanı kül eden o fotoğrafta?

Kürtçe bir ağıt,
Türkçe bir çığlık,
Hangisi yakarsa canını,
Acı oradan...
Çünkü o coğrafyanın yaşadığı kader değil,
Düpedüz kahpelik...

-*-


O kahpeleri hiç affetme Muharrem. Baban da affetmeyecek...

22 Ağustos 2017 Salı

DökümAn / İsyancıl


Oysa sen istedin karanlık gecelerin tek başına yıldızı olmayı...
Sen öğrettin büyüme telaşında yürekli çocuklara güzel masalları... 
Sen gösterdin bütün kıyılarıma dalgaları...

Sen istedin sen! 
Ulan oysa sen becerdin siki tutmuş umutlarımı masmavi göğe boyamayı.
Öyle ki; hayat sevincini yeniden hatırlayıp kendimi en yüksek buluttan atmayı...
Yaşamayı bana sen doldurdun oysa yeniden. Ben o yüzden adımlar attım kaldırımlarda ikimizin yerine... sen daha fazla yorulma diye... 
Sen istedin kadın sen! Uçurumların yamacında büyüyen yalnız çiçeklerden olmayı...

Ki siktiret dilini dudağını, başını gel diye iki milimlik sallasan ben hazırdım her hücremle sana ölmeye...

Ama gel gör ki sen istedin işte! Sen istedin hasret şiirleri yazayım diye.
Bilmedin mi hiç be Allahsız, tutuşmasından daha çok vakit alır ateşlerin sönmesi?
Söndürecek sandığın şiirler tutuşturmadı mı Ahmed Arif'leri Ümit Yaşar'Ları...?


Bana vakit dar kadın, sanki hiç anlamamışsın gibi... Sorarım; kime ne faydası var bozulmuş saatlerin üçü-beşi göstermesinin şimdi? Zaman durdu benim için, çünkü sen yoksun.
Kime ne faydası var kaçta durmuş saat, hangi günde kalmış o takvimin yaprağı...

Acıtmaz mı insanın içini? 

Her şeyi sen istedin... avuçlarıma konmuş bir kelebek olmak hariç, her şeyi...

14 Ağustos 2017 Pazartesi

Yaşama Sevinci

12 Ağu

Otogarda İntihar

13.08.2017 / 23:35

Otobüs hareket etti. Otogardan ayrılıyoruz yavaş yavaş.
Geride bıraktıklarım ve şu camdan bana el sallayan insanlar yüzünden, bu şehrin adını yaşamak koydum.
Otogardan çıkıyor otobüs... Bu ayrılığın adı, basbayağı "intihar".



Keşke bütün güzel insanları o karaye sığdırabilseydim...
Yine de anne baba ve oğulun mutluluğu ile idare edelim.

11 Ağustos 2017 Cuma

Tıpkı Dün Gibi... Aynısı

Öyle haklısınız ki? Ben olsaydım, ben de duymazdım.
Bugün de “iyiyim” dedim hepinize… Görmediniz gözlerimin içindeki yalvaran bakışları. Görmediniz “kötüyüm lan anla işte.” çığlıklarımı. Çığlık görecek göz yok belki sizde, yemin ederim haklısınız. Ama ben de ne yapayım, geçtim işte…
Ben her şeyi bir kenara bırakıp, her şeyi bir kenara bırakmak için çırpınan bir adam olarak geçtim aranızdan. Benim “geçmek” gibi hiç geçmeyen gizli güçlerim var. Buna rağmen yine hiç geçmeyen şeylerle nasıl ölünür bilmeden, geçmeyen şeylerle yaşayamadan... ve tam da aranızdan…
Annemin diktiği pelerin sırtımda… Annemi özlemekle sarındığım…
Fark etmediniz.
Evlerinizin arasından geçtim. Sokaklarınızdan adım adım... Bir adım yol alamadan hem de...
Ömrümden geçen her saniyenin tanığı olarak -ki zaten şahit olmanızı istemezdim.
Titrek bir mum ışığı gibi ama cehennem olmak hevesiyle... ve bir üflemelik canımla geçtim.
Yemyeşil bir orman olmak arzusuyla dolu bir ağacın kuru yaprağı gibi... ama iyiyim dedim hepinize rüzgar esip beni dalımdan kopartırken.
Biraz hep, biraz hiç geçtim... Hiçken size hak verdim geçerken aranızdan. Hep iken biraz sitemle...Bilmediniz...
Siz de haklısınız.

7 Ağustos 2017 Pazartesi

Bâb-ilû

Ben şu hayatta, geçmişte kalsa dahi adını aşkla andığım hiçbir kadınıma iz bırakamadım.
Senin sağ bileğinde yaşıyorum ben deniz kızı.
Sana bu mucizeyi nasıl anlatayım?


Ama oluyor işte. Böyle mucizeler olur bazen.
Benim gibi adamlar, seninle aynı sokaktan geçer. Bu en çok, benim gibi adamlar sarhoşken hayal kurduklarında mümkündür. Bazı şeyler ancak hayallerde mümkündür ama benim kanım sanki Ocak 27 iken, senin sağ bileğinde akmaya başladı... Bunu nasıl anlatayım şimdi?
Benim gibi adamlar, senin saçlarından geçen rüzgarın semtimizi bulmasıyla birlikte aynı anda severler yaşamayı. İşte bu; doğada nadir görülen bir mucizedir. Doğa bu kadar düşmanken insana... Ege denizinden esen kuvvetli rüzgarların gelip balkonuma seni getirmesi, bir gece vakti...
İşte böyle gecelerde; Benim gibi adamlar, sana dünyanın en güzel seven şairlerinin şiirlerinden okumak isterler.
Gülümseme ihtimalin varsa, yani o güzel, o kocaman gözlerin parlayıp küçücük olacaksa güldüğünde, sırf bu sebeple, hani biraz da "her şey daha farklı olabilirdi." diyebilmek için o güzel sevmiş şairlerin şiirlerine sığınırlar. Kendileri sana layık olan kelimeleri asla bir araya getiremeyecekleri için...

İçilen tüm rakılar aşkına kadın! kıymet bilen bütün yaralı yürekler aşkına! sevdiğin bütün şairlerin şiirleri aşkına söyle;
ben senin sağ bileğinde yaşıyor olduğumu hangi şiirle anlatabilirim?
Milyonlarcasının içinde hangi mısralar anlatır bu mucizeyi?


Sen hangi kıyıya yüzecek olsan şarkılar söylemek için, bil ki o kıyılar hep bizim.
Çok güzeliz biz seninle.
Bu yüzden bütün güzel şeyler bizim. Şu balkonlar, arka masamızda oturan çiftin ayaklarına dolanan küçük beyaz kedi, bu barın içinde süs olsun diye duran ahşap plakçalar, hatta arkada çalan, melodisine kendimi kaptırdığım ve şu yazıma eşlik eden Fransızca şarkı... hepsi bizim.

Her şeyi bir kenara bırakıp, yaşadığımızı hissettiğimiz zamanlar... daha ziyade senin gözlerinin gülüşüne şahit olduğum fotoğraflara bakındığım zamanlar... Zaman bizim.
Bu mucize nasıl anlatılır?

Başka yolu yok be kadın; sen bambaşka bir alfabeyle anlatılmalısın. Yeniden yazılmalı belki masallar. Hangimizin masalı enkaz değil ki?
Bana kalsa; ben senin için bu dünyanın kaderini yazarım yeninden ama bazı şeyler elimde değil. Bir mucize daha olmalı benim seni anlatabilmem için.
Yeni bir dil bulmalı belki.
Yeni bir dünya şart; senin yüreğinde kendimi bulduğum vakitler nasıl şenlik ateşleri yakıyorum, görsünler diye... 
Beni kimse görmese de olur ama bana kalsa, dünyayı yeniden yaratır, kendi defolarını sev diye bütün güzel adamları sana aşık eder, bütün güzel kuşları senin göğüne iliştirirdim...

Sen ki; cennetin nerede olduğunu öğrettin bana. Bu yüzden son vapur kaçta kalkar biliyorum. Son vapurları kaçıranların hikayesini biliyorum. Bu dünyanın hangi sokağında, ellerim cebimdeyken hangi şarkıyı mırıldanmam gerek biliyorum. Senin sokağında belki sesini duymak mümkün olur diye susmak gerektiğini... biliyorum. 
Çünkü ben "Belki"lerin ardından "iyi ki"lerin gelebileceğini senden öğrendim bu gece.
Bu geceler hep bizim.
Bu sigaralar... bu rakı kadehleri... Hep...

Yolunu şaşırmış iki yıldız çarpışsa uzayda ne olur? Mucize desen değil, sihir desen eksik.
Ama senin sağ bileğinde atıyor işte benim nabzım. Bak bütün kapılar karşımda. Hem de hepsi açık. 
Şurada duruyor bütün yenilgilerim. Ama bak! ben daha ölmemişim. Ölmemişsen henüz, ihtimal vardır... biliyorsun. 
O yüzden, son kadehi kaldırıyorum huzurunda. Sana.
Sen "iyi ki" dedin diye bana; güzelim ellerine bırakıyorum bütün kırlangıçları. 

Çünkü "kaybedecek neyim var lan benim"ler eriyor dilimde. Belki bir kaç kırlangıç işte... 
Seninle ben çok güzeliz deniz kızı. Her şeye rağmen; az sevinip, çok kaybettiğimiz hikayelerimize, yangınla sevişip kabusla uyandığımız yataklara, gelenlerimizin yüzüne, gidenlerimizin sırtına, hiç gelmeyeceklerin hiçine rağmen çok güzeliz.

Belki bir bileği öpünce daha güzeldir her şey... O güzel ayaklarınla sahile yürürken çektiğin bir fotoğrafta... Şu son kadehi kaldırırken senin bütün güzelliğinle varlığında... Ulan hiç bitmesin, ulan hiç geçmesin dediğim ne varsa ya da öznesi sen olan herhangi bir cümle kurduğumda...

Bunların hepsi kendi ayarında birer mucizeyken, ben sana seni nasıl anlatayım be deniz kızı?
Çok eskiden dinlediğin, eskiden çok sevdiğin ama sözlerini unuttuğun bir şarkıya rastlamak gibi hiç ummadığın anda...
Bazı şeylerin kaderi kelebek ömrü kadar olsa da benim gibi adamlar unutmaz senin gibi kadınların ellerini... 
"Henüz ölmemişsen bir ihtimal vardır"ın güzelliği...

Hepsi sana ait ve her biri birer "iyi ki"...




Cennetin nerede olduğunu biliyorum.

4 Ağustos 2017 Cuma

Dertleşme / Sarnıç ve Yaşlı Amca

Dün akşam Mert'le hasret gidermek için buluşup, Kadıköy'e gittik. Akşam nerede ne içelim derken kendimizi Sarnıç'ın sokağında bulduk. Rotamız kendiliğinden oraya çevriliydi sanırım; ayaklarımız ağır adımlarla oraya götürmüştü bizi...

Dertleşe dertleşe dördüncü kadehleri yuvarlıyorduk. O esnada yaşlı bir amca yanımıza gelip kibarca ve kısık ses tonuyla “Gençler kusura bakmayın rahatsız ettim, izin verirseniz, bir şey sorabilir miyim? Yanıtlamak istemezseniz size hak veririm.” dedi. 
Mert hemen yanındaki boş sandalyeye davranıp “Buyur amca otursana.” dedi.
“Yok” dedi amca gülümseyerek ve kırılgan sesiyle
“Sadece bir soru soracağım. Şimdiye kadar bu meyhanede yeni gördüğüm insanlara hep sordum. Aldığım cevaplarda da hiç yanılmadım.” dedi ve daha sevimli bir gülümseme astı yüzüne.
O meyhanede yeni değildik ama olsundu...
Amcayı hep görürüm oralarda ama tanımam. 80 yaşlarına yakın. Hoş sohbet, hatırı sayılır, oranın bilindik yüzü olmalı ki; o sokağın meyhanelerinde her kimin masasına gitse, herkes kendisiyle muhabbet eder, nezaketine karşılık verirdi. Ben de kendisini, oraların sakini haline gelmiş sevimli bir amca olarak hatırlarım. Bu kez bizim masamızın başındaydı işte.
Merakla “Buyurun amcacım, sorun lütfen.” dedim.
“Köşedeki masadan gözledim sizi iki dakika. Bir beklediğiniz var değil mi? Bu masaya, bu geceye ait değil bu sorum, genel hayatınıza istinaden...?” diye sordu. Bu kez meraklı bakışlar onun çilli yanaklarının üstüne ilişmiş yorgun gözlerindeydi.
Mert ile birbirimize baktık.
“Olmaz mı amcacığım... Herkesin bir beklediği yok mu?” dedi
Amcamız Mert’e göz kırptı ve bana döndü...
“Benim biraz farklı amcacığım. Her şeyi güzelleştireceğine inandığım insanlar yüzünden hiçbir şeyi akışına bırakamıyorum. Beklediğim biri yok ama telaşla beklediğim çok şey var.” dedim.
Bir şey söyler diye bekledim ama söylemedi. Gülümsemesi hiç değişmedi. "Aslanlarım benim. Hadi afiyet olsun." dedi. Usulca arkasını döndü ve masasına gitti. Kadehini bize kaldırıp, masasında arkadaşlarıyla tokuşturdu. Biz de kendisine karşılık verdik...
Aradan 1-2 saat geçti. Hesabımızı ödeyip kalktık mekandan. Amcamla göz göze geldik. Gülümsedim ve saygımı göstermek, vedalaşmak için başımı eğdim. Elini göğsüne götürüp, sevimli gülümsemesiyle selamımı kabul etti.
Mert'le dönüş yolunda amcayı konuştuk. Bir kez daha kendisine rastlarsak oralarda "Peki amcacığım, senin beklediğin biri var mı?" diye biz ona sormaya karar verdik. Bizden aldığı cevabı ya doğru tahmin etmişti ya da beğenmedi yanıtımızı. Bunun bilinmezliği ile oradan ayrılıp evimize doğru yola çıkmıştık.
Beklemek vefadır. Birini beklemek, beklediğin insana beslediğin hislere karşı gösterdiğin vefadır.
Bir şeyin olmasını beklemek, insanın kendi umutlarına gösterdiği...
Sorsaydı böyle söylerdim. Sormadı...
"Amcacığım, elbette siz çok daha iyi bilirsiniz ama..." der,
"Beklemek yorar insanı. Beklemekten çok yorulan insan, kimseleri bekleyemez ki artık.
Yüreğimde, içinde oldukları ve dokundukları her şeyi güzelleştireceğine inandığım insanlar var.
Onların bana dokunmasını, böylece ömrümün güzelleşmesini bekliyorum.
Tek dileğim inanmaktan yorulmamış olmak.
Çünkü insan bazen çok yorulan bir şeydir. Beklemekten, inanmaktan, ummaktan ve sanmaktan..."
Diye eklerdim...

"Haksız mıyım?" diye sorar, yanıtını beklerdim. Beklemekten ne kadar yorulmuş olursam olayım...