Kayıp Bir Kıta

27 Aralık 2017 Çarşamba

Kendimle Delirmişlikler / Sevmek Zamanı


Özlemek bizim ortak kederimizdir. Ve sadece dilimizde değil…
Özlemek bizim acı birimimiz...
Bir insanın bir başka insana verebileceği en güzel şeydi sevgi dolu gönlü. Haftanın yedi günden, günün yirmi dört saatten daha uzun sürdüğü bir cennet masalıydı... Bir öpse, bir kerecik, biliyorum; hiçbir kış üşütmezdi artık beni. O kadın bu dünyanın bilinen tüm masallarını yaşatırdı bana. Bir insanın diğerine göstereceği en hoş güzellikti gülüşü... Ah! Birazcık sevseydi...
  • Bütün ayrılık şarkıları gibi, bu da acımasız bir hikaye işte doktor.
    Nasıl anlatayım bilmiyorum ki. Saatler onsuzken gereğinden çok geçiyor. Hayatı yaşamak için güzel bir yer yok sanki bu dünyada. Ortak hikayelerin yazıldığı bir defter varsa, onunla benim hikayem bir türlü kavuşamıyor olmayı anlatır. Bir insanın bir başka insana yapabileceği en büyük kötülük, onun yokluğu işte...
Uzun bir uyku çektim geçen yaz başında. Uyandığımda solumda oturuyor gibi hissettim. O kadar emindim ki yanımda olduğundan. Başımı soluma çevirdim. Baş ucumdaki sandalyede yoktu. Olsaydı su isteyecektim. Ona o kadar susamıştım... Bunu kimseye anlatamam ki...
  • Ölümü düşünmek çaresizlik bence doktor. Ama buna yeltenmek için cesur olmalı insan. Ben hep şaşırırım buna. Ölmeyi deneyecek kadar cesur olan insanlar bu cesareti yaşamak için neden göstermezler? Hastanedeydik; Halam ölmeden önce eniştem yanı başında çok mu cesurdu? Bilemedim... Doktor biliyor musun; bilmek mutlu etmiyor beni çok zamandır...
Uyurken nasıl kokusunu alırız ki bir insanın? Büyü gibi bir şey. Üstünden onca insan, onca yaşamak, onca ölüm geçmişken... İntiharı falan siktiret doktor. Çoktan geçtim o yolları. Bilmek beni mutlu etmiyor ama biliyorum, kimse kimseyi boşu boşuna sevmemeli.

Yine de; inanması ne kadar güç olursa olsun şimdiye kadar yaşadığım en gerçek masaldı.
Okuduğunu biliyorum doktor. Yazacağımı bildiği gibi... Aşk, bu işte. Benim bir tek onda duyduğum...
Bir sikim değiştirmeyecek elbette, bilsin diye yazıyorum.
Onu çok sevdim ben, neden bilmem de, çok sevmişim işte.
  • Devamını okumayalım...
    Dedim ya! Kimse kimse için boşuna ölmemeli.







Yazan Kayıp Bir Kıta Gönderi Saati 14:29
Bunu E-postayla GönderBlogThis!X'te paylaşFacebook'ta PaylaşPinterest'te Paylaş

13 Aralık 2017 Çarşamba

Kendimle Delirmişlikler / Anksiyete Nöbetleri


Farkındayım,
Bazı hayal kırıklıklarının ihtişamına hiçbir sevinç denk gelmiyor.



Aşk için kuracak büyülü cümlelerim yok artık. Yorgunluktan olsa gerek...
Çocuklara 'Büyüyünce de giyersin' diye bir numara büyük alınmış ayakkabılar gibi artık aşk.
Sevindirir ama erkendir aslında. Büyüdüğünde de eski... Geç kalınmış gibi...
Sikeyim aşkın ızdırabını be doktor.

Çocuk demişken; Yazlıktan komşumuz Çetin abimizin bir oğlu vardı. Adı Eren, 7 yaşında. Bir diğer komşumuz Latif amcanın torunu Melisa'ya aşıktı. Bir sabah bizim bahçenin önünde gördüm bunları. Eren iki erik almış gelmiş, birini verdi Melisa'ya. Dedim işte aşk...
Bigün de deniz kenarındayız, dedesi sözünü dinlemeyince ceza verdi Melisa'ya denize girmeyeceksin diye. Boncuk dudaklarını büzüp sarındığı havlusuyla küstü oturdu kumsala. Hop Eren'de çıkıp denizden, gitti küskün Melisa'nın yanına.
Birbirlerine bakıp güldüler. Aşk orada öyle gülmekti. Hiçbir şeysiz...

Canım doktor! Ayağına bir numara büyük gelen aykakkabıları giymiş çocuklarız. Aşklar insanlara bu yüzden mi küçük geliyor artık, bilmiyorum ki...

-

Hiç kimse bir diğerine benzemez ve bence bu dünya güzelse bu yüzden güzel.
Her şarkıya aynı duyguyla eşlik edebilirsin. Şarkılar da o yüzden güzel. Yaşamayı mucize kılan şeylerin listemin başında aşık olduğum kadın var, bu dünyayı onunla çok sevdiğim için.
Keşke elleri, ayakları, dudakları falan yanımda kalsa... Saçma bir istek olabilir ama mantıklı olunca da mutlu olunmuyor be doktor... Ağlasam birazcık olur mu?

-

Hayır doktor, insanların içinde ağlamaktan çekinmiyorum ben.
Aylardan yine Aralık. Bir pazar sabahı evden çıkıp Beyoğlu'na gittim. Oturdum merdiven sokakta bir mekana, çay ve tost söyledim kendime. 25 km yolu bunun için geldim. Tostum ve çayım gelmeden o masayı tek başıma işgal ettiğim için üzüldüm. Garson kıza dedim ki "Lütfen bir çay alıp benimle oturur musun? Yalvarırım sana..." Aylardan Aralık ama hava yaz mevsimlerine kafa tutuyor.
Sıcak mı sıcak. Otursun istedim çünkü evde duramadım. İstedim çünkü fena halde sorasım var birine "Üç mevsim geçti özleyerek. Bu arada ne oldu? Hayat güzel mi gerçekten?"  
Kız oturdu sağ olsun. Bir şey soramadım. Ağladım biraz. Elimi tuttu. Gülümsedim, teşekkür ettim ve çıktım oradan. Çok içtim o gece.
Aklıma gelince aşık olduğum kadın, gülümsemem lazım benim. "Özledim." diyebilmek için birilerine beni dinlemesi için yalvarmam değil... Benim bütün kadınlarım güzel. Benim bütün hikayelerim güzel. Bir bilsen doktor... bir bilsen! Gülümsemem lazımdı ama ben ağladım. 

Aklına geldiğinde gülümseyen insanları tuttuğu takımı tutar gibi pazarlık etmeden sevecek insan.
Bazı maçlar istediğimiz gibi bitmiyor ama ben oynanan oyuna bakarım. Taktik mi tutmadı, takım mı isteksiz, uyum sorunu mu var, rakip mi gününde, hakem mi kötü?
Ben oyuna bakarım doktor.

Sikerim böyle aşkın ızdırabını.
Yazan Kayıp Bir Kıta Gönderi Saati 02:55
Bunu E-postayla GönderBlogThis!X'te paylaşFacebook'ta PaylaşPinterest'te Paylaş

10 Aralık 2017 Pazar

Dertleşme / Mahalle-Çocuk-Hayat

Hediye ablamız vardı bizim. Namusuna laf ettiler diye canına kıymıştı.
Çocuktum daha... Sokağa girdimiydi, koşar sarılırdık ona. Deli gibi severdi bizi. Ne oynuyorsak o an bırakıp "Hediye abla geldi" diye çığırarak onun kollarına koşardık. 
Bazen sıraya girer sarılırdık. Tepemizden sarar bizi, kendine bastırıp başımızı öperdi. Bir keresinde param yok diye bana çikolata almıştı bakkal Ahmet amcadan.

Mahalle yok şimdi. Hediye abla da yok. İyi ki yok. Bilseydi çok üzülürdü bu mahalleye.

Hediye ablanın arkadaşları vardı bizim semtten. Hep kendi yaşıtları...
Yasemin abla ve Nermin abla. Biz onlarla büyüdük. Onlar bizimle yaşlandı.
Önce Nermin ablanın babası öldü. Gördüğüm ilk cenaze arabası. Apartmanda Birol abimiz vardı, çok istedi Nermin ablanın bir akrabasını evlenmek için.
İpsiz sapsız diye vermediler galiba, konuşulanlardan hatırlıyorum.
Evinde yüksek sesle dinlerdi Ferdi Tayfur'u.
Nermin ablanın babası öldükten sonra uzun süre dinlemedi şarkı. Ya da sesi kısıktı bilmiyorum. 

İnsan bir mahalleyle birlikte yaşlanınca, çok çok büyük bir ailesi oluyormuş. Önce Çetin abilerin evlerini yıktılar. Sonra Ziya amcaların. Önce Palmiye Sitesini diktiler bomboş arsaya, top oynadığımız sahaya da Metem sitesini... hem de kocaman, yüksek katlı bloklar.
Yenilendi caddeler, sokaklar, evler.
Yeni binalar yaptılar yıkılanların yerine ama nedense bu mahallede yıkılan insanlara kimse bir şey yapmadı.

Dedem dedi ki bi bayram sabahı "Zaman ne çabuk geçti."
Kuzenimle bahçede "Yeşim'in bacağını gördüm lan." diye henüz yeni yeni keşfetmeye başladığım erkekliğimce maceralar uydururken, komşumuz Zeliha teyzenin çığlığı ile sıçradık yerimizden.
Dedem fırladı önce masadan. Hediye abla asmıştı işte kendini. Bizi kuzenimle eve sokmadılar. Önemi yoktu da; bir daha da sarılmadı kimse bana öyle içli.
O güne kadar çok ölüme içim yanmıştı aslında. İnsan anasının babasının ölümüne alışıyor da, evladının ölümüyle bir daha yaşayamıyor galiba.
Kimseler de yaşamasın. Gitmiyor Zeliha teyzenin sesi kulaklarımdan. Bir sonraki bayram sıra babaanneme gelecekti.
Dedem o sabah zamanın Hediye abla için, bir sonraki bayram da babaannem için duracağını bilmiyordu. Bir Cuma günü, dedem çok ağlamıştı. Kartal SSK'da...

Ben de o esnada dedem ve eniştemle sahildeydim Kartal'da... Denizin karşısında. Deniz de acının tam karşısında.
Acılar insanın içinde nereye karışır bilmiyorum. Dedemin yüzü beş dakikada, Zeliha teyzeninki beş saatte yaşlanmıştı sanki.
Bayramlarda kimseler ölmemeli...

Nermin ablanın kızı Emine, Hediye ablanın öldüğü yaşta şu an.
Üniversitede ikinci senesi bu sene. Annesi gibi güzel yüzü. Yasemin abla ise felç geçirdi bir kaç sene önce. Yürüyemiyor artık. Evi tam karşımda. Camdan bakınca, kirli balkonunu görüyorum şu anda... Çocukları hiç yalnız bırakmıyor Yasemin ablayı. Balkon leş gibi, şu balkona iki su vursalar keşke.
Birol abi gelin getirdi Sibel ablayı. Sultan geldi önce dünyaya. Babasının yemyeşil gözleri annesinin bembeyaz tenini aldı. Hatırladığım kadarıyla babaannesine benziyor Sultan.
Emine ile çok iyi arkadaşlar. Emine ve Sultan'ın arkadaşlığı, Hediye abla ve arkadaşlarını getiriyor hatırıma... Emine'ye de üzülüyorum. Çok güzel yüzü. Babası bırakıp gitti 10 yaşında. Balkonlar, camlar pek mühim değil de işte çatı olmayınca... Babası yanında olmayan bir çocuk nasıl gülsün ki?

Çocukluğum bölük pörçüktür benim. O yüzden çocuk tavırlar sergileyen insanları yadırgayanlara kızarım ben. Herkesin yetişkin olmasına kızarım. Büyüyünce herkes yalnız değil mi zaten. Neden içindeki çocuğu öldürmek isterler insanların?
Bu mahallede çok insan birlikte büyüdü, birlikte yaşlandı, birlikte ölen bile oldu.
Zaman bu şehirden geçtiği gibi mahallemizden de çok hızlı geçti.
Mahallemiz, tıpkı insanları gibi zamana karşı kaybetti bütün güzellikleri...

Büyüdüğüm şu mahalle için 2015 başında şu cümleyi yazmışım defterime
"Bu mahallede herkes karlar altında yuvasını arayan tavşan kadar yalnız.
Üstelik mevsim kış değil..."
Yıl 2017 dostlar... Bu mahalle artık daha da yalnız.

Hayat böyle mi hep?
Bu mahalleye geri dönüşümün üçüncü yılı. Hiç okul sırasında kafama vurmamış kadar mutsuz çocukluk arkadaşım Halil. Caddeyi köşeden bu evin önüne kadar gören odamın penceresinden gördüklerimi neden hiç unutmuyorum? İçine ilk aşk acılarımın sığdığı bu bahçeyi çocuk adımlarla koştuğumu?
Yaşamamış gibi unutmak mümkün değil ki... Birol abinin Sultan doğduğunda ektiği fidan değil başımızda gölgemiz. O ağacı kaldırım payı diyerek söktüler yerinden.

Bu mahalle gibi hayat.
Kaç yaşımıza gelirsek gelelim, hep buruk hikayeler taşıyor sırtında.
Yazan Kayıp Bir Kıta Gönderi Saati 04:16
Bunu E-postayla GönderBlogThis!X'te paylaşFacebook'ta PaylaşPinterest'te Paylaş

7 Aralık 2017 Perşembe

Dertleşme / Cadde-Aşk ve Yalnızlık

Cadde Bağdat

İstanbul'dan ne zaman uzaklaşsam, eve döndüğümde evimin bulunduğu caddenin üzerinde ki her değişikliği anında fark edebiliyorum. Çünkü 33 yıldır bu caddeyi yaşıyorum.

Son dönüşümde de böyle oldu. Caddemizin bağlı olduğu belediyenin yetkilileri, ışıkların değil, çiçeklerin aydınlattığını öğrenmişler nihayet caddeleri, sokakları. Kaldırım üzerindeki her sokak lambasına birer sepet geçirip içlerine çiçekler koymuşlar. Bindiğim otobüs caddeye girer girmez, çiçekler dikkatimi çekiyor ve ben içimden mutlu şarkılar söylüyorum.

33 yılda neler gördüm bu caddede... Trafikte ilk araba kullandığım cadde burası. Duran bir kalbi çalıştırdığım cadde. Bayram amca ve kızı Elif her bayram ararlar beni bu yüzden. Ben olmasam Bayram amca ölmesin diye başkaları da çırpınırdı oysa... Çünkü bu cadde öyle bir cadde. Bir dram daha yaşanmasın diye...

Sevinçlerimi, hüzünlerimi, heyecanlarımı katık edip ayaklarıma, adım adım kaldırımlarına işlediğim cadde burası. Bisikletle 2000 kışında tepe takla olduğum cadde. İki erkek, iki de genç kadın yürüyorlardı o esnada yuvarlandığım kaldırımda. Görünce yardımıma koştular hepsi birden.
Ben düşünce utananlardanım. Hatırlıyorum, nasıl teşekkür edeceğimi bilememiştim onlara. O yüzden sadece "Nasıl teşekkür edeceğimi bilemiyorum." demiştim. Açık sözlü olmanın insanın başına iş açmadığı nadir anlar vardır. Birini çok sevmek gibi...
Çünkü çok sevmek, çok kesmek gibi tırnağı. Tırnak uzayınca kesilmeli ya hani!
Çok kesince acıyor işte insanın parmak uçları...

Tırnağı çok derinden keser gibi, derinden gelerek çok sevdiğini söylediğinde; kışın ortasında yağmurda tir tir titreyebiliyor insan. Ya da bir köprünün üzerinden geçerken ölümü düşünebiliyor. Ölümü istemekle ölmek arasında bir fark göremiyorum ben. Bazı insanları çok sevmek ölmeye benziyor, yaşatması gerekirken. Mezarı olmayan yerlerde ölmek gibi... Nereye gömecek o sevgiyi, acısının üzerini örtecek bir toprak nerede bulacak, bilemiyor insan...

İşte bu caddede çok acı gömülü diye, 
 özellikle geceleri, şehrin milyonlarca kalabalığına inat çok sessiz oluyor bizim mahalle.
O yüzden bazen gitmek gelir benim içimden... Sessizlik acıları hatırlatıyor diye.
Bunu en iyi bu cadde bilir... İnanmazsın ama caddeler, bütün gidenlerin hikayesini bilir.



Aşk

Bu sabah hiç gereği yokken eski dostlarla bağımızın kopmasına dertlendim. Oysaki sabahlar yeni bir güne başlamak için vardır. Kahvaltı etmek için... Bunu herkes bilir. Dertlenmek tek başına rakı içenlerin işidir. İçli bir şiirde, ya da dertli bir şarkıda kendinden bir şeyler bulanların işi...
Fırından sıcak ekmek alıp apartmandan içeri girerken bir anda geçmişi hatırlamak, merdiven başında yüreğimi sıkması için geçerli bir sebep miydi bilmiyorum. Bu sabahın hakkı mıydı bu...?
Ölümün olduğu yerde her şey ne basittir değil mi aslında?

Ama işte bir anda durduk yere aklıma eski dostlarım geldi. Tolga, Tayfun, Serkan ve Fuat. Başka derdim kalmamıştı çünkü. Çayı demlemiş, sıkı bir kahvaltı yapmak istemiştim. Bakın siz yapmayın. Siz sabah kahvaltı edin. Dertlenmek en iyi akşamdan sonraya denk gelmeli. Çünkü ömürden bir gün daha gidiyordur. Bir şeyler bitiyordur. Hiçbir şey bitmiyorsa gün bitiyordur. Çünkü hayat aslında olduğumuz yerdir. Biz olduğumuz insanız. Bu yazıyı yazarken motorla ilk uzun yol heyecanımı düşünüp mutlu bir anıyı kaleme almak isterdim. Keşke motor koksa bu yazım. Çiçeklerden bahsettim, çiçek koktu mu bilmiyorum burnunuza. Koksaydı ne güzel olurdu, düşünsenize. O zaman hiç hüzünlü şiirler yazmazdı şairler. Durduk yere aklıma Tolga, Tayfun, Serkan ve Fuat'lı üniversite yıllarım gelince ben de ne yapayım? Bu yazıyı yazıyorum işte...

Çünkü hayatta her şey, zamanla değişiyor bilirsiniz; kelimeler, yazıların anlamları da buna dahil. İçinde duygular varsa bütün kelimeler canlı. O yüzden ben merdivenleri çıkana kadar bazı cümlelerin çürüdüğünü hissettim. Olabilir. Bazı kelimeler TDK'nın denetiminde. Silinebilirdi de sözlüklerden. Ya da ne bileyim, merdivenlerden düşüp ölebilirdim.

On dört sene evvel bir Mayıstı. Bir Mayıs değil, Mayısın herhangi bir günüydü. Günler ılıktı henüz. Dört genç sahilde oturmuş Manchester United-Chelsea maçı için iddialaşıyoruz. Puan farkı üçtü yok efendim dörttü, Chelsea koyarsa şampiyonlar ligini garantiler filan diye...
İnternete mi uzaktık yoksa aramızdan birinin hayatını kökten değiştirecek o gazete alınmalı mıydı sebep neydi hatırlamıyorum. Dördümüzden ayrı ses çıkınca çareyi gidip, gazete alıp, bakmakta bulduk. Fark dört puanmış, Chelsea koyarsa şampiyonlar ligini garantilermiş, uzatmadık. Fuat Yıldız Teknik öğrencisiydi ve tatilde memleketine gitmek istemiyordu. Hazır gazete eldeyken ilanlara bakmaya karar verdi. Tolga da "Part-Time bi şeyler bulursan söyle lan, para lazım tatil için." dedi. Aynı gazeteyi aldık ortaya. başka gazete almaya mı üşendik, paramız mı yoktu, yoksa aramızdan birinin hayatını kökten değiştirecek o ilanı..

Yedi sene evvel Fuat, İngiltere liginde iki takımdan hangisi Şampiyonlar liginde ön elemesiz oynar diye iddiaya girip aldığımız gazeteden bulduğu iş yerinde çalışan Semra ile evlendi. Zaman içinde iki tane de kızı oldu. En büyüğümüz yirmi üçtü ve tüm bunlar hayatin henüz, Kaş'a inerken insanı karşılayan limon ağaçlarının kokusu diye düşündüğümüzden olsa gerek, ne güzel bir tesadüftü. Ve biliyorduk ki hayat devam edecek, hayatımızın aşkıyla karşılaşacak, küçücük elleri sarıp sarmalarken Süreyyapaşa sahili talan edilirken ortada kalan İncir ağacı gibi mecbur ama anlamsız, yeryüzünde milyonlarca yıldır yağmur damlası dahi düşmeyen Antartika gibi soğuk ama kurak kalmayacaktık. Bilemezdik ki! Henüz kötü insanlar duygularımızı çarçur etmemişti. O zaman her şey birine denizi gösterip "Bak hayat ne güzel." demek gibiydi.

İşte bugün aradan onca zaman geçmiş, Semra'nın kapısında yatıp kalkan Fuat iş kurmuş, sonra bir çalışanının yatağına girip çıkmaya başlamış. Gelmemiş evine günlerce. Yazık Semra'ya. Uzun zamandır da iki çocuk verdiği kocasından seni seviyorum kelmesini duymamıştır ne zamandır kim bilir... Fuat iki kızını bile görmemiş uzun zaman.
Ben aşk olsam, çok kızardım Fuat'a...

Yedi sene sonra, dökülmüş yaldızları hikayenin.
Serkan Funda ile evlenmeye karar vermişti... Kadının sessiz sedasız başkasıyla evlenmesi şok etmişti bizi duyduğumuzda. Birdenbire evlenmiş inanır mısınız Funda? Ayrılıklar sevdaya dahildi zaten. Çok kimsesizdi Serkan. Şimdi, Ankara'da. Sıcacıkmış içi. Kalabalıkmış. Aşk Serkan'ın bütün yaralarına rağmen çiçek açmış ona...

Tayfun ise en eski dostum. Yedi yaşımın çocukluk arkadaşı. Babası sırayla ikimizi alıp kucağına havaya atar tutardı. Zamanı tutamadı Faruk amca. Tayfun'un saçları erken beyazladı bu yüzden. Büyüdük Tayfun'la... Tarihimize şahidiz. Birlikte içlendik bazı şarkılarda hem de ne biçim. Çocukluğum, hala Göztepe'de Tayfun'la top oynadığımız bahçede. Oktay söyledi geçen gün, Tayfun evlenmemiş daha... Tuğba'dan ayrıldıktan sonra...
Bence Tayfun'da hala yedisindedir yaşının. O bahçededir...

Eski dostlar gelince aklıma bir anda, aşk dediğin; üç ayrı hikayede, üç zıt yerde duran eski dostların hikayesine dertlenmekmiş bu sabah. Aldatan, aldanan her kimse...
Biliyor musunuz, ben şaşırmaya alışamıyorum bunca zaman sonra bile. Her şey herkese kadarmış. Kimse kimsenin yerine ölmez ki, Tolga neden öldü acaba?
O öldükten sonra ben en az elli kilo erik yemişimdir. Üzerinden 11 yaz geçti. Oysa aramızda en çok erik seven Tolgamız idi...
Tolga çok aşıktı Sevcan'a... Üzerinden 11 kış geçti...

Yalnızlık


Birgün, sevdiğim kadın tarafından sevilmediğimi hissettiğim an kaldırımın kenarına çöküp sigara yakmıştım. Sağlığıma faydalı şeyler yapamıyorum terk edildiğimde. Üst üste üç sigara yaktım hatırlıyorum. Sağlık adına kötü gelişmeler.
O gün üzerimde olan kazağın kollarından iplikler çıktı. Attım ben de... Halam öldü. Sırası gelmemiş bir kaç kişi daha Emrah, Dehen, Emre...
O kadın hep çoğaldı içimde... Demografi adına saçma gelişmeler...

Ben onca zaman sonra kafamı kaç kez vurdum ranzaya, kaç pedal çevirdim, kaç kez ibreyi 300'e dayadım Ayhan'ın motoruyla bilmiyorum. Polisi aradım bir kere... Araya karışıp dayak yemeden önce, Ali abiyi dövüyorlardı diye. Kedileri sevdim, iki üç bebek aldım kucağıma. Hep onlara anlattım yalnızlığı. Öyle ya, hayat tabağına ne koyarsa...
Ben biraz yaşlandım o kadından uzakken mesela. Belki ölmüşümdür bile bir ara. Dünya adına iyi gelişmeler olurdu aslında öyle olsaydı. Yükü azalırdı hiç olmazsa.

Saçımı sakalımı sayısız kere kestirdim. Yeni pantolonlar aldım. Hiçbirini görmedi o kadın. Ve kocaman bir ayna aldım salonun ortasına. Boş duvara konuşmaktan sıkılınca... Hasret duymak adına iyi gelişmeler bunlar çünkü hiç gitmedi o ayna.
Ayakları olmamak ne iyi biri... Ayak demişken, çok güzeldi o kadının ayakları...

Edirne'ye, Kaş'a, Kalkan'a Safranbolu'ya gittim defalarca. Bir sürü insanla bir sürü güzel fotoğraf çektirdim. Konsere gitmedim hiç. En son Kardeş Türküler konserinden sonra... Bağırdım bir adama Kadıköy'de. Çok adımladım Bahariye'yi o kadından uzak karanlıklarda. Bilirsiniz birileri vardır şu hayatta, bazı adamlar ve bazı kadınlar... Onların yanında asla karanlık hissetmezsiniz.
Aşk adına aydınlık gelişmelerdir bunlar. Bazı sabahlar onlardan birinin yanında uyanınca ekmek alıp gelirsiniz. Buğday piyasası adına değil de yalnız uyanmadığınız bir sabahın mutluluğuyla... Merdiven boşluğunda eski dostlarınız gelse bile aklınıza, bu kadar üzülmezsiniz.
O kadın yokken unutmuyorum hiçbir şeyi. Hatırlıyorum yerli yersiz her şeyi. Kendi adıma kötü gelişmeler.

Yalnızlık, bazen bir kişinin olmamasıdır bütün kalabalıklarda...
Unutmak için tek başına çabalamaktır bazı kimsesizlikleri.
Kimsesizken ve bunu hissederken en çokta...


Yazan Kayıp Bir Kıta Gönderi Saati 04:52
Bunu E-postayla GönderBlogThis!X'te paylaşFacebook'ta PaylaşPinterest'te Paylaş

2 Aralık 2017 Cumartesi

Dertleşme / Karşının Taksisi

Alelacele yetişmek zorundasın hayata. Bazı şehirlerde yaşamak böyledir. Hep bir geç kalmışlık telaşıyla, hızla hareket etmek gerekir. Bazı şehirlerin rutinidir bu.
Yine kendimi kargaşanın içine soktuğum bir sabah, aceleyle çıktım evden.
Metro uzak, arabam yok, motorum yok, minibüsler dolu, otobüs sabah trafiğinde yayalardan daha yavaş... Cebimdeki paranın yeteceğini hesaplayınca el ettim bir taksiye. Dedim kendi kendime "Ne olacaksa olsun."
Bazı şehirlerde yaşamak böyledir, sabah evden çıkarken cebinde duran paranın her kuruşu, başkasına aittir.
Önümde duran taksinin şoförü 50'li yaşlarında bir ağabey idi.
“Ben karşının taksisiyim, yolu tarif edersen götüreyim kardeşim.” dedi.
İçimden "Ne güzel." dedim. "Nereye ait olduğunu bilen bir taksi. Hem hiçbir yere ait olmayan bir taksi insanı nereye götürür ki?"
"Günaydın." dedim kendisine. "Tarif ederim ağabeyciğim, biraz acelem var. Trafiğe sokmadan kaça kaça gidelim de görüşmeye yetiştir beni." Adı Güray'mış. Sonradan öğrenecektim.
Bazı şehirler tam olarak böyledir. Sen günaydın dediğinde birine, yüzüne bakar sadece...
Büyümek ne saçma. Büyüyüp büyümediğimi, kendi kazandığım parayla evimin kirasını, faturalarımı ödemeye başladığımda anladım. Kendisine sormalı insan. Hiç kimseniz yokken yaşamayı becerebiliyor musunuz? Cevabı evet olanlar büyümüş sayılmalı. 
Benim cevabım da evet.
Büyümek mi? Bütün yollarını geçmişim. Binmişim taksiye. Jantiyim. En az kelimenin kendisi kadar jantiyim. Aynı yolda kendi arabalarımla, kendi motorlarımla da geçmişim. Düşmüşüm kalkmışım. Arabamı satmışım, motorumu satmışım. Bazı şehirlerde böyledir. Senin sandığın şey aslında başkasınındır. Mesela son paramı taksiye vermek zorunda kalmışım.

Taksici ağabey uyanmış olacak, günaydınıma cevap vermese de sonradan sohbet ede ede, trafikten kaça kaça geldik Göztepe'ye. Baktım taksimetreye, tahmin ettiğim kadar tutmamış. Dönüşte param kalacak cebimde... Küçük mutlu anları bilirsiniz. Büyük mutlu anlar gibidir onlar. Çok kısa sürer.
Çünkü elimi cebime attım. O da ne? Ceketin diğer cebine, sonra pantolonun ceplerine en az üçer tur... Eyvah.
Arabanın sağına soluna... Belki düşmüştür amına kodumun cüzdanı.
Yok...
Suç işlemişim gibi, beyinsiz bir aptal gibi...
Rezil olmak bir şehirse, uzun yolculuklar yapıyor olsan dahi yolun o şehirden hiç geçmemesi gerek. O bir dakika öyle yıprandım ki; Kalan ömrümde bu hayat en çok bana borçlanmış demektir...
Bir ağaç ne kadar güzel olabilirse, Taş Mektep sokağın girişindeki koca ağaç, işte o kadar güzeldi. Ben sararmış yaprakları, yeşil yapraklardan daha çok severim. Bütün dünya duymuştur bunu. Anlattım tek tek. Bilen bilir; benim dünyam küçücük.
Ağaçlar sadece son baharda, insanlar en çok kendi dünyalarında eşit.
Ve bindiğim taksi karşının taksisi... Ben de ona göre karşının yolcusu. Hangimiz biraz karşının değiliz ki? Üstelik bu hikayede kısa yolu bilen ve geç kalmadan adresine varan kahraman benim. Çünkü en kısa yolu bilse de bazen çok vakit kaybediyor insan. Büyük şehirlerde aşk böyledir. Bir taksi bir insanı en fazla nereye götürebilirse, bir insan bir insanı kalbinde o kadar bile taşımayabilir.
Telefonumda kimliğimin fotoğrafı var.
Güray abiye bir milyon kere özür diledim. Telefonumu bırakayım dedim. Yani telefonumun kendisini... Saatimi vereyim dedim. Kabul ettiremedim. O kadar çok utanıyorum ki Güray ağabeyin bana kuşkulu bakışından, aslında onun bana para üstü vermesi lazım. Numarasını verdi, kimliğimin telefonda kayıtlı görselini gönderdim. Şöyle bir baktı resme, sonra yüzüme...
Resim çektirmeyi hiç sevmem. Gülümse diyor vesikalık fotoğrafını çekerken fotoğrafçı ve sen gülümsüyorsun. İnsansın ya, bir gün küt diye ölüyorsun. Sanki ölüm iyi bir şeymiş gibi tabutunun başına koyuyorlar o vesikalık fotoğrafı.
Gülmüşsün o fotoğrafta ama ölüsün. Bu neyi değiştirir? Seni mutlu hatırlasınlar. Kim hatırlasın? Kalanlar...
İnsanoğlu böyle orospu işte. Sen öldüğünde bile kendilerini düşünüyorlar. Ölüp gittiğinde fotoğrafını en fazla kim ne kadar saklar ki, bunu hiç düşündün mü? Bir taksi en fazla nereye götürür ki bir insanı? Bunu söylemiştim değil mi?
Adını bilmediğim, heybetli ve bir o kadar güzel ağacın altında indim ben.
Güray ağabey yoluna devam etti. Her şey aslında devam ediyor biliyor musun? Bazen sen sadece indiğinle kalıyorsun. Keşke hep sevdiğimizle kalsak. Bazı şehirlerde böyledir, her şey yoluna devam ederken, sen bazen kısa bir anlığına devam edemeyeceğini düşünürsün. Zaman geçer, her şeyin ne kadar hızla değiştiğini fotoğraflara bakınca anlarsın mesela... Bazı şehirlerde daha az şaşırıp, daha çabuk alışan insanları sevmiyor olmam da bundan galiba. 
Bir kahraman olsanız dahi kötü şeyler gelebiliyor başınıza. Başınıza kötü şeyler geldiğinde üzülmek ve öfkelenmek gibi iki duygudan birini taşırsınız yüreğinizde.
Başıma kötü şeyler geldi son bir kaç yılda. Bu onlardan en ufak olanlarından biriydi.
Eve yürümek zorunda olduğum 12 kilometre yol boyunca buna üzülüp üzülmediğimi düşündüm. Yağmur yağıyordu.
Eğer bir şeye üzülüp üzülmediğinizi kestiremiyorsanız, ağladığınızda utanıp utanmayacağınız bir ortamda olup olmadığınızı anlamaya çalışın. Anlayıp anlamadan ağlamaya başladıysanız, çok üzülmüşsünüzdür.
Bazı üzüntüler, yağmurda hiç çekilmiyor. Sırılsıklam üzülüyorsunuz.

Yazan Kayıp Bir Kıta Gönderi Saati 21:20
Bunu E-postayla GönderBlogThis!X'te paylaşFacebook'ta PaylaşPinterest'te Paylaş
Daha Yeni Kayıtlar Önceki Kayıtlar Ana Sayfa
Kaydol: Kayıtlar (Atom)

Blogda Ara

Maskem

Maskem

Kategorizasyonumsu

  • 21. Yazı (1)
  • Aşık Olduğum Kadınlar (5)
  • Aşk (2)
  • Burcuma Mektuplar (4)
  • Deniz Kızına (3)
  • Dertleşme (23)
  • DökümAn (16)
  • hikayem (22)
  • Izdırap (2)
  • Kayıp Mektuplar (8)
  • Kayıp Şiirler (1)
  • Kendimle Delirmişlikler (12)
  • Kısa Kısa (2)
  • Maltepe Sahilin Delisi (9)
  • Öylesine (3)

Blog Arşivi

  • ►  2026 (1)
    • ►  Nisan (1)
  • ►  2023 (1)
    • ►  Mart (1)
  • ►  2022 (2)
    • ►  Kasım (1)
    • ►  Ocak (1)
  • ►  2019 (3)
    • ►  Nisan (2)
    • ►  Ocak (1)
  • ►  2018 (37)
    • ►  Aralık (1)
    • ►  Kasım (1)
    • ►  Eylül (1)
    • ►  Ağustos (1)
    • ►  Temmuz (1)
    • ►  Haziran (2)
    • ►  Mayıs (11)
    • ►  Nisan (5)
    • ►  Mart (11)
    • ►  Şubat (3)
  • ▼  2017 (50)
    • ▼  Aralık (5)
      • Kendimle Delirmişlikler / Sevmek Zamanı
      • Kendimle Delirmişlikler / Anksiyete Nöbetleri
      • Dertleşme / Mahalle-Çocuk-Hayat
      • Dertleşme / Cadde-Aşk ve Yalnızlık
      • Dertleşme / Karşının Taksisi
    • ►  Kasım (3)
    • ►  Ekim (3)
    • ►  Eylül (1)
    • ►  Ağustos (7)
    • ►  Temmuz (5)
    • ►  Nisan (1)
    • ►  Mart (4)
    • ►  Şubat (2)
    • ►  Ocak (19)

Kayıp Arayanlar

Blogger tarafından desteklenmektedir.