Sen, ben yaşayabileyim diye varsın.
Şu pencere,
Seni düşünüp bir sigara daha yakmak için var.
Seni öyle özledim ki,
Bununla yaşamak niye var?
Ne var, sensiz bu kadar yaşayacak?
Bitmesi gerek.
Masallar gibi bunun da bitmesi gerek.
Benim seninle başlayan bu masalım,
Sen yokken ne anlatacak?
Yazanı ben, okuyanı ben...
Masal dediğin, kimseye yük olmayacak.
Şu sokak,
Ellerimiz birbirini tutsun,
Ayaklarımız her adımda birbirine eşlik etsin diye var.
Bu sokağın güzelleşmesi için,
Sana ihtiyacı var.
İstiklal'in...
Bahariye'nin...
Bu şehrin...
Ama yoksun.
Çirkinliklerin hepsi bu yüzden var.
Ağlayan çocuklar,
Kanatları ağırlaşmış kuşlar,
Havadaki şu sıkıntı,
Ozondaki delik...
Hiç Afrika'ya gitmedin değil mi?
Orada bu yüzden açlık var.
Yüzünü avucuma,
Elimi teninin beyazına,
Parmaklarını dudağıma iliştirmeyecek şeyler var bundan sonra.
Başlı başına hüzündür bu.
Ne yapayım bundan sonra bu sensiz geceleri?
Bak karşı kaldırımdaki ağaçları söktüler.
Yerine elektrik direkleri dikildi.
Sen gittin,
Kıyamet başladı bu sokakta.
Çetin abinin evi yıkıldı önce.
Ahmet bakkalın dükkanı...
Ne yapayım ben sensiz bu şehrin sabahlarını?
Üzerine basıyorum diye,
Dimdik ayakta sanıyor beni,
Mahallenin delikanlıları...
Söylesene;
Ne yapayım sana ulaşamayan yollara düşmüş bu adımları?
Bak ben hala,
Beni sabaha uyandıran her sebebi sana işliyorum inatla.
Yalnızlığıma inat,
Bütün kalabalığını bu şehrin, senden biliyorum.
Bir ses, bir nefes duysam,
Geldin sanıyorum.
Ortalığı topluyorum hemen.
Dağılan ne varsa kuytulara iteliyorum.
O an,
Bütün kuşlar gülümsedi sanıyorum.
Ben, seni sevmek için varım.
Sen, ben yaşayabileyim diye...
Sen yoksun.
Bu kadar yaşamaya ne gerek var?
30 Mart 2018 Cuma
24 Mart 2018 Cumartesi
Dertleşme / Gök
Biliyordum. Boka sürükleniyorum. Böyle olmayabilirdi. Elimden bir şey gelmiyor. Gelebilirdi. Olmasaydı olurdu. Vurmayın yüzüme.
Bunu yapmanız için yazmıyorum...
Diyordu ki "Temizliğini yap, yemeğini yap, dikişini dik, ütünü yap, çocuğuna bak. Kadın ol ki kocan gitmesin."
Sonra annem hastaydı. Babamın pijaması yırtılmıştı kolundan. Babam o pijamayı öyle giydi bir süre...
Bir gün annemi hastaneye götürdü babam. Yaşımın yedisi ya da sekiziydi... pijamanın kolunu dikmiştim çocuk ellerimle. Babam gitmesin diye...
Niye gitmişti bilmiyorum. Pijamanın yırtık kolundan olamazdı. Çünkü dikmiştim ben.
"Beni ananız büyüttü." derdi. "Anneniz benim de annem..."
Amcam Almanya'dan geldi babam gittiğinde. Uzunca bir süre geri dönmedi Almanya'ya. Sonra babam da geldi. O da hiç gitmedi. Ağladı bir gece babam. İlk kez gördüm ağladığını. Yaşım yedi bilemedin sekiz... "Kardeşim kanser olacağına ben olaydım." filan dedi...
Bunu yapmanız için yazmıyorum...
Havada oksijen, hidrojen ne varsa nefes almamızı sağlayan, çivi de var. Aldığım nefesin ciğerime batması başka türlü açıklanamaz. Çok hazırlıksız da yakalanmadım üstelik. Korunaksızmışım. İçim dışım ekvator uzunluğunda cam kırıkları.Rahmetli anneannem, teyzeme ayar veriyordu cühela cühela;
Okulda hayat bilgisi dersi ne güzeldi. Hepsi zil çalana kadar... Gerisine bulaşmamak, çok doğru olurmuş aslında.
Diyordu ki "Temizliğini yap, yemeğini yap, dikişini dik, ütünü yap, çocuğuna bak. Kadın ol ki kocan gitmesin."
Sonra annem hastaydı. Babamın pijaması yırtılmıştı kolundan. Babam o pijamayı öyle giydi bir süre...
Bir gün annemi hastaneye götürdü babam. Yaşımın yedisi ya da sekiziydi... pijamanın kolunu dikmiştim çocuk ellerimle. Babam gitmesin diye...
Niye gitmişti bilmiyorum. Pijamanın yırtık kolundan olamazdı. Çünkü dikmiştim ben.
Neden bilmem bi ara bütün şiirleri, bütün sevdiğim kadınları, onların bıraktığı bütün acıları, bütün rakıları, bütün kalemleri bir kenara bıraktım. Sıra bendeydi artık.Yapamadım...Rahmetli amcam Almanya'da çalışır, bize para gönderirdi. Yazları gelir beni ve kardeşimi tatile götürürdü. Bizi çok severdi.
"Beni ananız büyüttü." derdi. "Anneniz benim de annem..."
Amcam Almanya'dan geldi babam gittiğinde. Uzunca bir süre geri dönmedi Almanya'ya. Sonra babam da geldi. O da hiç gitmedi. Ağladı bir gece babam. İlk kez gördüm ağladığını. Yaşım yedi bilemedin sekiz... "Kardeşim kanser olacağına ben olaydım." filan dedi...
İnsan kardeşi kanser olacağına kendisi kanser olmak ister. Ağabeylik bunu gerektirir.
Amcamın yazlığında oturuyorduk. Yanıma geldi. "Ben Almanya'ya döneceğim paşam. Çok uzun süre gelmezsem üzülmek yok tamam mı?" dedi bana sarılıp. Gökyüzüne bakıp "Ama bak, şu bulutlar buradan geçip Almanya'ya evimin üstüne geliyor. Kuşlar, güneş, yıldızlar, ay ve uçaklar. Hepsi buradan geliyor bizim oradaki evimizin üstüne. Beni çok özlersen de üzülme. Bak yukarı, gülümse. Aklım sende kalmasın anlaştık mı?" diye sordu.
Amcamın yazlığında oturuyorduk. Yanıma geldi. "Ben Almanya'ya döneceğim paşam. Çok uzun süre gelmezsem üzülmek yok tamam mı?" dedi bana sarılıp. Gökyüzüne bakıp "Ama bak, şu bulutlar buradan geçip Almanya'ya evimin üstüne geliyor. Kuşlar, güneş, yıldızlar, ay ve uçaklar. Hepsi buradan geliyor bizim oradaki evimizin üstüne. Beni çok özlersen de üzülme. Bak yukarı, gülümse. Aklım sende kalmasın anlaştık mı?" diye sordu.
Yedi, bilemedin sekizinci yaşımın bana verdiği kahramanlığa dayanarak o gece yatağımda ağladım. Amcamın yanında ağlamayarak kahramanlık yaptım. Babam gibi...
Amcamın hastaneye yattığını öğrendiğimde her gece evimizin bahçesine çıktım.
Amcamın hastaneye yattığını öğrendiğimde her gece evimizin bahçesine çıktım.
Onun aldığı ayakkabılar ayağımda... Göğe baktım.
Delirmek nerede başlıyor? Göztepe'de Doğduğum evi yıkmışlar geçen sene.
Oranın karşısında, ilk adımlarımla oyun oynamaya başladığım parka gidip, eski evimizin yerine dikilen yeni binaya baktım uzun uzun. Çocukluğumu yıkanları düşündüm. Çocuk gülümsememi çalanları... Delirsem o binayı yakarak delirmeye başlardım. Ya da o parkı...
Delirmeye başlayan bir şeyleri yaksın. Kendi kendine yanarak delirmekten iyidir bence. Ağaçları yaksın, yağmurları yaksın, evleri, denizleri, gemileri yakmak iyi fikir mesela... Kendini hiçbir yüreğe ait hissetmeyenler şiirleri yaksın ya da... Yandığı kadarı yakması kafi... O evde hatırladığım çok az anı var ama. Balkonun demirlerine tutunup babamın işten geldiği anlara şahit olduğumu hatırlıyorum çok net.
Benim o sokağa bakan gözlerimi çaldılar. Babama duyduğum özlemi...
Buraya kadarmış denilen yerdeyim.
Kalp, sahibine verilen sözler tutulmadığında yıkılabilen bir organ. Bir kalbim olduğu ve herkesin yıkmasına izin verdiğim için deliriyorum yavaş yavaş. Yalnız bir insanın kalbini kırmak için bir ceza var ise bu ceza "ağır" olmalı. Affı güç çünkü yıkılan şeylerin.
Dayanabileceğim son nokta neresi, bunu merak ettiğimi saymazsak henüz delirmedim.
Ama kibritle oynuyorum.
Ogün bugündür yollara gözlerimi dikmiyorum.Çok zamandır gözüm yollarda kalmıyor. Deliriyorum yavaş yavaş. Kaşlarımın altında ela renkli iki boş bakış. Betonları gözlerimle yıkamıyor, ıhlamur ağaçlarının altında hamak kurduğum ev hayalimi yaşatamıyorum... Güzel şiirleri okuduğumla kalmıyor, her mısrasını ciğerime saplıyorum. En sevdiğim şiir Yalnız Bir Opera. Ciğerimin katili Murathan Mungan'dır.
Bilinsin diye yazıyorum.
Yaşım yedi, bunun altısı hasret... Defalarca ama defalarca "Merhaba bulut, amcama selam söyle." dedim. Sonra merhaba kuş... merhaba uçak... Merhaba anasını siktiğimin yıldızı...
Kalp, sahibine verilen sözler tutulmadığında yıkılabilen bir organ. Bir kalbim olduğu ve herkesin yıkmasına izin verdiğim için deliriyorum yavaş yavaş. Yalnız bir insanın kalbini kırmak için bir ceza var ise bu ceza "ağır" olmalı. Affı güç çünkü yıkılan şeylerin.
Dayanabileceğim son nokta neresi, bunu merak ettiğimi saymazsak henüz delirmedim.
Ama kibritle oynuyorum.
Benim için değil, amcam için göğe bakıp gülümser misin bu yazıyı okuyan her kimsen... çok kibar adamdı. Onun adına sana teşekkür ederim.
Okuduğun için de bizzat ben...
Dert Anlatmayan Kelimeler / Belki
Böyle sabahlar var...
Bir önceki günün aynısını yaşamak zorunda olduğun güne uyandığın sabahlar...
Bir önceki günün aynısını yaşamak zorunda olduğun güne uyandığın sabahlar...
Belki herkes aynıdır.
Belki bu yüzden anlamak istemez kimse birbirini.
Bencilliğimizin bizi lavlara kafa tutarcasına tutuşturduğundandır belki.
Böyle bir sürü sabah var ve hepsine tek tek uyanıyoruz işte. Hep bir ihtimaller dahilinde...
Bencilliğimizin bizi lavlara kafa tutarcasına tutuşturduğundandır belki.
Böyle bir sürü sabah var ve hepsine tek tek uyanıyoruz işte. Hep bir ihtimaller dahilinde...
Böyle akşamlar da var! Böyle akşamlarda bazı insanlar, sana sanki hiçbir şeyin yokmuş gibi davranırlar, gülerler, dokunurlar. Hiç ölüm yokmuş gibi... Sanki hiç ölmemişsin gibi.
Tepetakla olmuşluklarına aldırmayıp yolundaymışsın gibi konuşurlar seninle. Susun artık diye gözlerine bakarken karşılarında oturup...
Susmazlar... Belki de Allah belanı böyle vermiştir çünkü...
Tepetakla olmuşluklarına aldırmayıp yolundaymışsın gibi konuşurlar seninle. Susun artık diye gözlerine bakarken karşılarında oturup...
Susmazlar... Belki de Allah belanı böyle vermiştir çünkü...
Bazı yağmurlar böyledir işte. Dışarı çıkalım diyedir. Bir güzel ıslanalım diye...
Ya da biz ölelim diyedir, yıldırımların düşmesi yerlerin yüzüne yüzüne.
Hep biz düşecek değiliz ya... her şey bizim gibi boşu boşuna düşecek değil ya!
Vardır mantıklı bir sebebi.
Boğulalım diyedir belki de seller, ne biliyoruz? Belki şehrin betonlaşması değil de kalplerin betonlaşması yüzündendir havanın bize muhalefeti... Bilmiyorum.
Belki sadece korkutmak için...
Ya da biz ölelim diyedir, yıldırımların düşmesi yerlerin yüzüne yüzüne.
Hep biz düşecek değiliz ya... her şey bizim gibi boşu boşuna düşecek değil ya!
Vardır mantıklı bir sebebi.
Boğulalım diyedir belki de seller, ne biliyoruz? Belki şehrin betonlaşması değil de kalplerin betonlaşması yüzündendir havanın bize muhalefeti... Bilmiyorum.
Belki sadece korkutmak için...
Sen göklerin gürültüsünden korkar mısın? Ben korkmam. Benim şu hayatta korktuğum tek şey, solup gitmendir senin... Gökten korkulmaz. Gök sevilir. Gülümsenir gökte görünen her şeye... Bilirsin sen.
Bazen ben de böyleyim. Böyle adamlar var desinler diye değil... Büyüdüm artık diye...
Ben korktuğum her şeyin üzerine koşarım, çünkü delirmek bunu gerektirir.
Yaşama sebebim de budur. Ölmekten değil, yaşamaktan korktuğum için...
Çünkü yaşamaktan korkup yaşamışlığım, yalnızlıktan korkup kimsesiz kalmışlığım, benden gitmelerinden korktuğum için gitmişliğim çoktur benim.
Ben korktuğum her şeyin üzerine koşarım, çünkü delirmek bunu gerektirir.
Yaşama sebebim de budur. Ölmekten değil, yaşamaktan korktuğum için...
Çünkü yaşamaktan korkup yaşamışlığım, yalnızlıktan korkup kimsesiz kalmışlığım, benden gitmelerinden korktuğum için gitmişliğim çoktur benim.
Çünkü böyle insanlar da olmalı bence. Yaşamanın hakkını veremeden delirenler...
Ve böyle geceler var. Her şeyi bıraktığın gibi bulmak istemediğin için daldığın uykular.
İyi biri değil, mutlu biri gibi uyanmak istediğin sabahlar
İyi biri değil, mutlu biri gibi uyanmak istediğin sabahlar
Ben ne olursam olayım isteyen gelir sarılır diyerek sarılmaya muhtaç olduğun geceler...
Bir de böyle bazı özlemler var şuramda. Gözyaşlarını yüzünde kurutur insanın.
Belki onları hiç unutmayalım diyedir.
Belki onları hiç unutmayalım diyedir.
Belki bizi biz yapan şeyler hep böyledir...
Belki bir kez olsun içinde ufacık bir his, bir an sana seni önemli hissettirsin diye...
Belki bir kez olsun içinde ufacık bir his, bir an sana seni önemli hissettirsin diye...
Belki!
Dertleşme / Orhan
"Bana ne olacak Orhan? Ne olmuş ki?" diye soruyorum.
Diyor ki "Yılgın görünüyorsun."
"Orhan ben taşıdığım hiçbir izin sahibi değilim. Ben artık eski ben değilim Orhan...
Bunca şeyden sonra sen nasıl görmek isterdin beni canım arkadaşım?"
Bunca şeyden sonra sen nasıl görmek isterdin beni canım arkadaşım?"
Ah benim kadim dostum Orhan;
Aynı saatler uyumuyor, aynı saatler uyanmıyorum artık. Düşlemiyorum bile yıllarca ayrılığın acısını yüreğime ilmekleyen kadını. Hiç kimse için fotoğraflar, yazılar, öyküler, çikolatalar, küçük taşlar biriktirmiyorum artık.
Ben yanıldım Orhan. Özlediğim herkes uyurken yatağında, Ben sabahlara kadar rakılar devirdim kadeh kadeh. Ardından sevda türküleri mırıldandığım kadınlar, başka adamlarla sevişirken ölmenin şu hayatta iyi bir seçim olabileceğini düşündüm kendi kendime.
Takvim yapraklarını biriktire biriktire ben kopardım üç gün daha geçsin diye, beş gün daha gitsin diye... Ben!
Aynı saatler uyumuyor, aynı saatler uyanmıyorum artık. Düşlemiyorum bile yıllarca ayrılığın acısını yüreğime ilmekleyen kadını. Hiç kimse için fotoğraflar, yazılar, öyküler, çikolatalar, küçük taşlar biriktirmiyorum artık.
Ben yanıldım Orhan. Özlediğim herkes uyurken yatağında, Ben sabahlara kadar rakılar devirdim kadeh kadeh. Ardından sevda türküleri mırıldandığım kadınlar, başka adamlarla sevişirken ölmenin şu hayatta iyi bir seçim olabileceğini düşündüm kendi kendime.
Takvim yapraklarını biriktire biriktire ben kopardım üç gün daha geçsin diye, beş gün daha gitsin diye... Ben!
Acının izi kolay geçmiyor Orhanım. Zamanın geçmesi gerekiyor insanın üstünden. Bu dünyanın bilmem kaç yüz kere daha hem kendi hem de güneşin etrafında dönmesi gerekiyor. Dünya için ne meşakkatli bir iş bu, biliyor musun?
Bu şehirde kalbime elimi götürmeden, nefesini tutmadan yürüyemeyeceğim sokaklar var Orhan. Ben buradayım ama o yanımda değil diye hüzünlendiğim sokakları var bu şehrin. Ben gitmeyi bilmiyorum. Ben böyle kalıp, kanamayı biliyorum sızlayan yerlerimden.
Yapma çiçekler, ölü kuşlar, uçmayan balonlar...
Yapma çiçekler, ölü kuşlar, uçmayan balonlar...
Ben vazgeçtim Orhan..."
demedim de;
"Yok be olum, havalar çok sıcak, nem çok nem." dedim.
Öylesine / Aşklar ve Köpekler
"Ben onun her şeyi olmak istemiştim. Her şeyi..."
Didem bunu bana söylediğinde, 29 yaşından 33 yaşına kadar kalbinin iki kişilik atmasını sağlayan Metin tarafından terk edilmişti. Metin'in hayatında olmadığı ikinci sabaha uyanmıştı henüz. O'na adamın haklı olduğunu söyleyemedim. Bir gün söyleyecektim ama bu denli ölmek üzereyken değil. Arkadaşlar böyle olmalı. Neyi ne zaman söyleyeceğini bilmeli. Gerine gerine "Ben açık sözlü ve dobra biriyimdir, aklımdan geçenlerle dilimdeki aynıdır. Her şeyi baştan söylerim." diyen ve sanki iyi bir bok yediğini düşünen insanlardan haz etmem. Onlar, yere düşenin kanayan dizine tuz basmaktan çekinmezler. Acıya acı katmak bu dünyada en büyük günah değilse, bizimle ilgili kendisini sorgulaması gereken yegane varlık tanrıdır demektir. Ben de demedim işte "Metin haklı be kızım!" diye...
Çünkü boğazını temizleyerek konuşuyor, yutkunuyor, gözleri dolup dolup, yanaklarından aşağı sadece iki damla süzerek ağlıyordu. Dışarı akmayanlar da içine akıyordu belli ki. İnsan bazen de böyle ölür. Ağlamamaya çalışarak...
İnsan bazen böyle boğulur. İçine attıklarını saklayarak...
İşte depremler, savaşlar, kavgalar tsunamiler, kaoslar ve felaketler de böyle olur;
Birinin her şeyi olmak isteyip, hiç kalarak...
Kumdan kaleleri rüzgar da yıkar, su da... Yere sağlam basmak yetmez mesela bazen. Bunu deprem olduğunda anlarsın. Başına yıkılanlar koca bir binanın katları dahi olsa bazen içinde yıkılanların dünyanı daha çok tahrip etiğini, daha büyük bir enkaz bıraktığını anlarsın. Bir rüzgar, bir dalga... felaket ne olup geldiyse artık...
Erol'un felaketi de Pınar'dı işte. Sanmıştı ki Pınar ona kendi elleriyle bir dünya inşa etmiş. Sonuçta insan sanabilen ve sandıklarıyla da sıkça yanılabilen bir varlık. Kaldı ki; gerçekten bir dünya inşa etmişti Pınar ona... ama kumdan. Erol öyle bir enkazın altında kalmıştı ki, üzerine yıkılan kum taneleri dahi olsa artık kalkamazdı altından. Çünkü oraya aitti. Çünkü kimse kolay kolay yanıldığını kabul etmez. Pınar deprem olup yıktıysa o dünyayı, haklı bir sebebi olmalıydı. Herkes gibi Erol da gerçekleri inkar ettiği yere aitti... Yani enkazına...
Boş bulunup ona "Sen kendini çok kaptırdın bu kıza olum, belliydi böyle olacağı. Toparlarsın, sana Pınar'mı yok amk." demiştim.
İki eliyle tuttuğu kutu biradan gözlerini ayırmayıp "Annesi beni çok seviyordu lan. Kadın çok üzülecek." dedi.
Birinin dünyasındaki her şeyi çok seviyorsanız, ona aşık olmamanız mümkün değildir zaten.
Ben o zamanlar henüz aşık olmamıştım kimseye. Erol'un kafasına sıkmadan önce yazdığı son mektubu okuduğumda anlayacaktım. Pınar da anlayacaktı. Her şeyi acı çekerek öğrenmek zorundaydı insan.
Erol da bize böyle korkunç bir karanlık bırakarak öğretmişti. Yitirdiğin şeylerin, çaresizlikle kafa kafaya tokuştuğu anlar varmış. Aşık olmak, yitirdiğin şeyin özlemiyle baş etmek ve yaşamak, cesaret işiymiş...
Erol cesur bir adam değilmiş...
Didem bunu bana söylediğinde, 29 yaşından 33 yaşına kadar kalbinin iki kişilik atmasını sağlayan Metin tarafından terk edilmişti. Metin'in hayatında olmadığı ikinci sabaha uyanmıştı henüz. O'na adamın haklı olduğunu söyleyemedim. Bir gün söyleyecektim ama bu denli ölmek üzereyken değil. Arkadaşlar böyle olmalı. Neyi ne zaman söyleyeceğini bilmeli. Gerine gerine "Ben açık sözlü ve dobra biriyimdir, aklımdan geçenlerle dilimdeki aynıdır. Her şeyi baştan söylerim." diyen ve sanki iyi bir bok yediğini düşünen insanlardan haz etmem. Onlar, yere düşenin kanayan dizine tuz basmaktan çekinmezler. Acıya acı katmak bu dünyada en büyük günah değilse, bizimle ilgili kendisini sorgulaması gereken yegane varlık tanrıdır demektir. Ben de demedim işte "Metin haklı be kızım!" diye...
Çünkü boğazını temizleyerek konuşuyor, yutkunuyor, gözleri dolup dolup, yanaklarından aşağı sadece iki damla süzerek ağlıyordu. Dışarı akmayanlar da içine akıyordu belli ki. İnsan bazen de böyle ölür. Ağlamamaya çalışarak...
İnsan bazen böyle boğulur. İçine attıklarını saklayarak...
İşte depremler, savaşlar, kavgalar tsunamiler, kaoslar ve felaketler de böyle olur;
Birinin her şeyi olmak isteyip, hiç kalarak...
Kumdan kaleleri rüzgar da yıkar, su da... Yere sağlam basmak yetmez mesela bazen. Bunu deprem olduğunda anlarsın. Başına yıkılanlar koca bir binanın katları dahi olsa bazen içinde yıkılanların dünyanı daha çok tahrip etiğini, daha büyük bir enkaz bıraktığını anlarsın. Bir rüzgar, bir dalga... felaket ne olup geldiyse artık...
Erol'un felaketi de Pınar'dı işte. Sanmıştı ki Pınar ona kendi elleriyle bir dünya inşa etmiş. Sonuçta insan sanabilen ve sandıklarıyla da sıkça yanılabilen bir varlık. Kaldı ki; gerçekten bir dünya inşa etmişti Pınar ona... ama kumdan. Erol öyle bir enkazın altında kalmıştı ki, üzerine yıkılan kum taneleri dahi olsa artık kalkamazdı altından. Çünkü oraya aitti. Çünkü kimse kolay kolay yanıldığını kabul etmez. Pınar deprem olup yıktıysa o dünyayı, haklı bir sebebi olmalıydı. Herkes gibi Erol da gerçekleri inkar ettiği yere aitti... Yani enkazına...
Boş bulunup ona "Sen kendini çok kaptırdın bu kıza olum, belliydi böyle olacağı. Toparlarsın, sana Pınar'mı yok amk." demiştim.
İki eliyle tuttuğu kutu biradan gözlerini ayırmayıp "Annesi beni çok seviyordu lan. Kadın çok üzülecek." dedi.
Birinin dünyasındaki her şeyi çok seviyorsanız, ona aşık olmamanız mümkün değildir zaten.
Ben o zamanlar henüz aşık olmamıştım kimseye. Erol'un kafasına sıkmadan önce yazdığı son mektubu okuduğumda anlayacaktım. Pınar da anlayacaktı. Her şeyi acı çekerek öğrenmek zorundaydı insan.
Erol da bize böyle korkunç bir karanlık bırakarak öğretmişti. Yitirdiğin şeylerin, çaresizlikle kafa kafaya tokuştuğu anlar varmış. Aşık olmak, yitirdiğin şeyin özlemiyle baş etmek ve yaşamak, cesaret işiymiş...
Erol cesur bir adam değilmiş...
"Anlıyorum." demiştim... hem Didem'e hem de Erol'a...
Ben kimdim amına koyayım ki, neyi anlıyordum? Henüz Melike ile tanışmamıştım. Aşkın a'sından haberim yoktu. Neyi anlıyordum acaba? Aklım fikrim Mine'nin götünü, Selda'nın memelerini hayal edip otuzbir çekmekteydi. Hem benim anlamış olmam neye yaradı onlar için? Bazı anlar vardır. O an, birlikte paylaştığın herkes bilir; Anlamak sadece aynı şeyleri yaşayan insanların birbirine sunabilecekleri bir şeydir. Bir gün aşık olup, bir süre o aşkla ömrümün nasıl güzel geçtiğini anlayamayacak ve terk edilecektim. Enkaz olmak neymiş, hiç kalmak neymiş görecektim ebemin bütün çıplaklığıyla...
İnsanın duygusal hafızası var. Keşke olmasaydı.
O zaman ne Pınar, ne Metin, ne de Melike buralara yazılmayacaktı. Bazen çocukluğumuzun geçtiği evi özlüyoruz, bazen arkadaşlarımızla yürüdüğümüz sokakları, teyzemizin bize çikolata alıp, komşumuzun başımızı okşadığı anları... Yarınlardan umudu olmayan insanların işidir geçmişe dair özlemler.
Erol ölür toprak olur, Didem yaşıyor ama kalbin atması ne kadar yaşamak anlamına gelirse, o kadar işte... benim ne yaşamayı ne de ölmeyi hak ediyorum.
Pınar, Metin ve Melike yaşamaya devam ediyorlar.
Ben ne zaman imkansız bir sevdaya bel bağlasam, onları hatırlıyorum.
Yaşayanları değil... ölenleri...

- -
Ben kimdim amına koyayım ki, neyi anlıyordum? Henüz Melike ile tanışmamıştım. Aşkın a'sından haberim yoktu. Neyi anlıyordum acaba? Aklım fikrim Mine'nin götünü, Selda'nın memelerini hayal edip otuzbir çekmekteydi. Hem benim anlamış olmam neye yaradı onlar için? Bazı anlar vardır. O an, birlikte paylaştığın herkes bilir; Anlamak sadece aynı şeyleri yaşayan insanların birbirine sunabilecekleri bir şeydir. Bir gün aşık olup, bir süre o aşkla ömrümün nasıl güzel geçtiğini anlayamayacak ve terk edilecektim. Enkaz olmak neymiş, hiç kalmak neymiş görecektim ebemin bütün çıplaklığıyla...
İnsanın duygusal hafızası var. Keşke olmasaydı.
O zaman ne Pınar, ne Metin, ne de Melike buralara yazılmayacaktı. Bazen çocukluğumuzun geçtiği evi özlüyoruz, bazen arkadaşlarımızla yürüdüğümüz sokakları, teyzemizin bize çikolata alıp, komşumuzun başımızı okşadığı anları... Yarınlardan umudu olmayan insanların işidir geçmişe dair özlemler.
Erol ölür toprak olur, Didem yaşıyor ama kalbin atması ne kadar yaşamak anlamına gelirse, o kadar işte... benim ne yaşamayı ne de ölmeyi hak ediyorum.
Pınar, Metin ve Melike yaşamaya devam ediyorlar.
Ben ne zaman imkansız bir sevdaya bel bağlasam, onları hatırlıyorum.
Yaşayanları değil... ölenleri...

- -
23 Mart 2018 Cuma
Dertleşme / Düş
Yalnız güzel düştüm he...
Dejavu! Daha öncede buradaydım sanırım. Tam olarak buradan, bulunduğum yerden bahsediyorum. Gayet tanıdık.
Doğru veya yanlış, insanın elinden gelen her şeyi yaptığı ve çaresizce sonucunu beklediği yer.
Ayaklarını yere basman, düşmediğin anlamına gelmiyor burada. Evrende kapladığın yeri fark ediyorsun sadece. Bu kadarsın işte. Elinden başka hiçbir şeyin gelmediği yer. Zamanın seni nereye sürükleyeceğini beklemek zorunda olduğun... Ben denize kavuşan akarsulara benzetiyorum zamanın geçip gidişini.
Daha önce başına aynı böyle bir "sendelemekten fazlası" gelmişse, yani hakkını verip düşmüşsen daha önce, yer çekimine selam çakıp olanın bitenin aslında düştüğün yer kadar olduğu gerçeğini fark etmişsen benim gibi; biliyorsun ki zaman geçecek. Zaman hiçbir şeyi düzeltmeyecek. Zamanın hiçbir suçu yok. Akıp giden şeylere kafa tutmak gibi bir saplantı içine girmenin anlamı da yok. Varsa götün, delicesine çağlayan bir nehirde akıntıya karşı kürek çek. Sonuç aynı olacak. Zaman o nehir işte. Eninde sonunda seni denize götürecek.
Elimden bir şey gelmiyor. Ve bu imkansıza aşık olduğum için değil, gerçekleşmeyecek hayaller kurduğum için değil, işlerim kötü gittiği için değil, her şey tepe taklak olduğu için de değil...
Böyle olması gerektiği için...
Emrah'ım Serbes'im bir yazısında şey der "Zamana çakılmak... Orası beni daha iyi bilir." Canım Emrah...
Bilmiyorsun. Ne olacak bilmiyorsun. Eğer bir geri zekâlı değilsen umut ediyorsun. Çünkü aynı yerde dönüp dolaşıp aynı yere düşen insan artık umut edemez. Samuel amcam kusura bakmasın, hatta bokumu yesin ama daha iyi yenilmek için de savaşa girmez. Daha iyi yenil diye kaybetmelere doymadığı savaşları olanlar "Olsun bari daha da iyi yenileyim." deyip bileniyorsa, onların ben amına koyayım. Çünkü hayat adama öğretiyor. Böyle zamanlarda sürüklendiğin nehirde geride kalanları düşünmeden edemiyorsun. Çünkü varacağın deniz dalgalı mı, sakin mi, sığ mı, derin mi bilmiyorsun.
Bildiğin tek şey arkada kalanlar.
Selam olsun, iyi ki geçmiş ömrümden; bir sevgilim vardı. Artık eminim ki hayatımın kalanında kimse beni o kadın gibi güzel sevemeyecek. Bekar evimizin Kanlıca iskelesine metrelerle yakın konumda ama ulaşıma zor olması yüzünden ev arkadaşımla araba almıştık. İlk ortaklı yatırımım 1993 model bir Opel Corsa olmuştu. 11 Yaşındaydı ve tertemizdi araba. Dünya tatlısı bir öğretmenden almıştık. Güzel bir amcamızdı ve çok kolaylık göstermişti bize. Sağ olsun, demişti ki satış işlemi bitince "Beni hiç üzmedi, sizi de üzmesin inşallah." öğretmen amcamızı evine bırakıp kendi evimize gitmiştik. Sevgililerimizi alıp eve gitmiş ve arabamızı kutlamıştık o gece.
Hayatımın hiçbir döneminde beni onun kadar güçlü, güzel ve arzuyla sevmediğini söylediğim kadın arabamızı da çok sevmişti. Bende kaldığı bir pazar sabahı, bir kovaya su ve sabun doldurup "hadi." dedi "Arabayı temizleyelim." Aşağı inmiştik ve saatlerce arabanın içini didik didik silmişti.
Ev arkadaşım trafikte tecrübeli değildi ve işe gidiş geliş saatlerimiz denk geldiği için arabayı sürekli ben kullanıyordum. Ev arkadaşım madden daha fazla hak sahibiydi oysa. Cesaretlenmesi için çok çırpındık ama olmadı. Süremedi herif arabayı. Evden beraber çıkar, onu işe bırakır öyle giderdim kendi işime. Akşamları da öyle... Ev ve yol arkadaşıydık artık onunla. Çok iyi dosttuk. Keşke evlenmeseydi piç. Ama zaman geçerken bir çok şeyi değiştiriyor işte. Arkadaşım evlendi sevgilisiyle, yurt dışı hayalinin peşinden koştuğu ve bu fırsatı bulduğu için (ki yolu açık olsun) ayrıldık biz de sevgilimle. Ben önce evden ayrıldım, sonra da arabayı sattım.
Anahtarı yeni sahibine uzattıktan sonra "çok güzel anıları var bende bu arabanın, dilerim siz de güzel anılar biriktirirsiniz." dedim. Sonra Moda sahile indim. İnerken bira aldım. Bir yandan bira içtim, bir yandan eski sevgilimin sevdiği arabayı sattığım için ağladım. Aklımdan arabayı temizlediğimiz pazar sabahı hiç çıkmayacak...
Zaman geçer ve bir çok şeyi değiştirir. Bir kaç arabam daha oldu sonra... ve motorum...
Sonra sevgilim olduğunu sandığım bir kaç sevme ve sevilme teşebbüsüm...
Zaman geçer ve bir çok şeyi değiştirirken izler de bırakır insanda. Mesela ben şu son paragrafı 2004-2006 yıllarının izleriyle yazdım. Bazı insanlar bazı şeylere bu kadar çok anlam ve değer katarlarsa, zamanın geçmesini beklerken yaptığın tek şey o insanları düşünmek olur işte.
"Ulan oysa ne güzeldi, şimdi neden böyle oldu ki?" demek içindir belki bilmiyorum.
Nehir sularında sürüklenirken diyorum, bunları düşünüyorum işte sevgili Samuel Beckett. Daha iyi yenilmek istemiyorum. Daha iyi bir yenilgi yok.
Bir gün o eski sevgilim, seviştiğimiz bir gece başını göğsüme yaslayıp "Mutlu musun?" diye sormuş ve "Ben o kadar mutluyum ki; bazen senin şu sevgine nasıl karşılık vereceğimi şaşırıyorum." demişti. Ona "Arabayı temizliyorsun ya!" demiştim. Gülmüştük. Ne demek istediğime dair hiçbir fikri yoktu. 15 sene sonra onu, benim için yapmak istediği şeylerle hatırlıyor olacaktım işte...
Ne yaparsam yapayım, sözcükler aynı şeyi anlatmıyor. Aynı sözcükle aynı şeyi söylemediğin olur bazen. Bunun için şarkılar var. Bazı şarkıların (aşağıda) seni aynı yere gömme sebebi bu olabilir.
Bütün iyi ihtimalleri yüreğinde barındıran bir kadına aşık olup, beni kimse onun kadar sevmeyecek cümlesini kurmamaya çok yaklaştığımı sanmıştım.
Zaten araba 140 km hızı geçmiyordu. Terk ettiğim ilk ev de Kanlıca Hacı Muhittin Sokaktaki boğaz manzaralı ev değildi. Sevip sevip beni sevmekten vazgeçen tek kadın da o...
Birinin hayali olacak kadar sevilmemek ne zor değil mi? O sizin bütün hayalinizken...
Düştüğüm yerin de Allah belasını versin işte.
Dejavu! Daha öncede buradaydım sanırım. Tam olarak buradan, bulunduğum yerden bahsediyorum. Gayet tanıdık.
Doğru veya yanlış, insanın elinden gelen her şeyi yaptığı ve çaresizce sonucunu beklediği yer.
Ayaklarını yere basman, düşmediğin anlamına gelmiyor burada. Evrende kapladığın yeri fark ediyorsun sadece. Bu kadarsın işte. Elinden başka hiçbir şeyin gelmediği yer. Zamanın seni nereye sürükleyeceğini beklemek zorunda olduğun... Ben denize kavuşan akarsulara benzetiyorum zamanın geçip gidişini.
Daha önce başına aynı böyle bir "sendelemekten fazlası" gelmişse, yani hakkını verip düşmüşsen daha önce, yer çekimine selam çakıp olanın bitenin aslında düştüğün yer kadar olduğu gerçeğini fark etmişsen benim gibi; biliyorsun ki zaman geçecek. Zaman hiçbir şeyi düzeltmeyecek. Zamanın hiçbir suçu yok. Akıp giden şeylere kafa tutmak gibi bir saplantı içine girmenin anlamı da yok. Varsa götün, delicesine çağlayan bir nehirde akıntıya karşı kürek çek. Sonuç aynı olacak. Zaman o nehir işte. Eninde sonunda seni denize götürecek.
Elimden bir şey gelmiyor. Ve bu imkansıza aşık olduğum için değil, gerçekleşmeyecek hayaller kurduğum için değil, işlerim kötü gittiği için değil, her şey tepe taklak olduğu için de değil...
Böyle olması gerektiği için...
Emrah'ım Serbes'im bir yazısında şey der "Zamana çakılmak... Orası beni daha iyi bilir." Canım Emrah...
Bilmiyorsun. Ne olacak bilmiyorsun. Eğer bir geri zekâlı değilsen umut ediyorsun. Çünkü aynı yerde dönüp dolaşıp aynı yere düşen insan artık umut edemez. Samuel amcam kusura bakmasın, hatta bokumu yesin ama daha iyi yenilmek için de savaşa girmez. Daha iyi yenil diye kaybetmelere doymadığı savaşları olanlar "Olsun bari daha da iyi yenileyim." deyip bileniyorsa, onların ben amına koyayım. Çünkü hayat adama öğretiyor. Böyle zamanlarda sürüklendiğin nehirde geride kalanları düşünmeden edemiyorsun. Çünkü varacağın deniz dalgalı mı, sakin mi, sığ mı, derin mi bilmiyorsun.
Bildiğin tek şey arkada kalanlar.
Selam olsun, iyi ki geçmiş ömrümden; bir sevgilim vardı. Artık eminim ki hayatımın kalanında kimse beni o kadın gibi güzel sevemeyecek. Bekar evimizin Kanlıca iskelesine metrelerle yakın konumda ama ulaşıma zor olması yüzünden ev arkadaşımla araba almıştık. İlk ortaklı yatırımım 1993 model bir Opel Corsa olmuştu. 11 Yaşındaydı ve tertemizdi araba. Dünya tatlısı bir öğretmenden almıştık. Güzel bir amcamızdı ve çok kolaylık göstermişti bize. Sağ olsun, demişti ki satış işlemi bitince "Beni hiç üzmedi, sizi de üzmesin inşallah." öğretmen amcamızı evine bırakıp kendi evimize gitmiştik. Sevgililerimizi alıp eve gitmiş ve arabamızı kutlamıştık o gece.
Hayatımın hiçbir döneminde beni onun kadar güçlü, güzel ve arzuyla sevmediğini söylediğim kadın arabamızı da çok sevmişti. Bende kaldığı bir pazar sabahı, bir kovaya su ve sabun doldurup "hadi." dedi "Arabayı temizleyelim." Aşağı inmiştik ve saatlerce arabanın içini didik didik silmişti.
Ev arkadaşım trafikte tecrübeli değildi ve işe gidiş geliş saatlerimiz denk geldiği için arabayı sürekli ben kullanıyordum. Ev arkadaşım madden daha fazla hak sahibiydi oysa. Cesaretlenmesi için çok çırpındık ama olmadı. Süremedi herif arabayı. Evden beraber çıkar, onu işe bırakır öyle giderdim kendi işime. Akşamları da öyle... Ev ve yol arkadaşıydık artık onunla. Çok iyi dosttuk. Keşke evlenmeseydi piç. Ama zaman geçerken bir çok şeyi değiştiriyor işte. Arkadaşım evlendi sevgilisiyle, yurt dışı hayalinin peşinden koştuğu ve bu fırsatı bulduğu için (ki yolu açık olsun) ayrıldık biz de sevgilimle. Ben önce evden ayrıldım, sonra da arabayı sattım.
Anahtarı yeni sahibine uzattıktan sonra "çok güzel anıları var bende bu arabanın, dilerim siz de güzel anılar biriktirirsiniz." dedim. Sonra Moda sahile indim. İnerken bira aldım. Bir yandan bira içtim, bir yandan eski sevgilimin sevdiği arabayı sattığım için ağladım. Aklımdan arabayı temizlediğimiz pazar sabahı hiç çıkmayacak...
Zaman geçer ve bir çok şeyi değiştirir. Bir kaç arabam daha oldu sonra... ve motorum...
Sonra sevgilim olduğunu sandığım bir kaç sevme ve sevilme teşebbüsüm...
Zaman geçer ve bir çok şeyi değiştirirken izler de bırakır insanda. Mesela ben şu son paragrafı 2004-2006 yıllarının izleriyle yazdım. Bazı insanlar bazı şeylere bu kadar çok anlam ve değer katarlarsa, zamanın geçmesini beklerken yaptığın tek şey o insanları düşünmek olur işte.
"Ulan oysa ne güzeldi, şimdi neden böyle oldu ki?" demek içindir belki bilmiyorum.
Nehir sularında sürüklenirken diyorum, bunları düşünüyorum işte sevgili Samuel Beckett. Daha iyi yenilmek istemiyorum. Daha iyi bir yenilgi yok.
Bir gün o eski sevgilim, seviştiğimiz bir gece başını göğsüme yaslayıp "Mutlu musun?" diye sormuş ve "Ben o kadar mutluyum ki; bazen senin şu sevgine nasıl karşılık vereceğimi şaşırıyorum." demişti. Ona "Arabayı temizliyorsun ya!" demiştim. Gülmüştük. Ne demek istediğime dair hiçbir fikri yoktu. 15 sene sonra onu, benim için yapmak istediği şeylerle hatırlıyor olacaktım işte...
Ne yaparsam yapayım, sözcükler aynı şeyi anlatmıyor. Aynı sözcükle aynı şeyi söylemediğin olur bazen. Bunun için şarkılar var. Bazı şarkıların (aşağıda) seni aynı yere gömme sebebi bu olabilir.
Bütün iyi ihtimalleri yüreğinde barındıran bir kadına aşık olup, beni kimse onun kadar sevmeyecek cümlesini kurmamaya çok yaklaştığımı sanmıştım.
Zaten araba 140 km hızı geçmiyordu. Terk ettiğim ilk ev de Kanlıca Hacı Muhittin Sokaktaki boğaz manzaralı ev değildi. Sevip sevip beni sevmekten vazgeçen tek kadın da o...
Birinin hayali olacak kadar sevilmemek ne zor değil mi? O sizin bütün hayalinizken...
Düştüğüm yerin de Allah belasını versin işte.
21 Mart 2018 Çarşamba
Öylesine
![]() |
| Yepyeni Bir İç Savaşın Özeti... Gidememek ve Gelememek |
Bir de sonraki geceyi beklemek var, baban gelip sen uyumadan önce masal anlatsın diye...
Küçükken biliyordum; bazen babalar gelmez bir daha...
Babam şimdi burada olsaydı derdim ki "Sakın üzülme olur mu? Ben yaşanmamış masalların bile bittiğini öğrendim baba."
Hayat otobüs gibi.
Düşünsene durağa doğru koşuyorsun. Bir bakıyorsun otobüs gelmiş yolcu alıyor. Bu o Allahın belası son otobüs işte. Ayakların götüne vura vura depara kalkıyorsun. Gözünün önünde oluyor her şey. Sen koşarken ve bakarken. Son yolcu biniyor duraktan. Sonra kapılar kapanıyor. Aynaları kontrol ediyor şoför. Göt oğlanı dikkatli baksa, nasıl yardırdığını görecek ama yok. O sadece arka kapıların kapandığından emin olmak istiyor. Senin gözünün önünde olmayan şeyler de oluyor tabii. Mesela şoförün bir ayağı frende, bir ayağı debriyajda. Sen, o sağ ayak frende 10 saniye daha kalırsa yetişeceksin diye umut ediyorsun. Kim siker senin ona yetişmek için çırpınmanı?
Ve vitesi 1'e takıyor kaptan, freni bırakıp. Sonra yavaşça ayağını debriyajdan çekiyor ve hafifçe gaz pedalını ittiriyor sağ ayağıyla. Her çırpınış gibi seninde son bir umudun var elbette. Arka kapıya kadar gelsen, camdan seni görüp bağıracaklar belki..."Ağır ol kaptan gelen var." İşte bu yüzden elini kaldırıyor, sesleniyorsun "Hooopp."
O son anırmanın akabinde otobüse iki-üç adım kalmışken, gürültüyle birlikte egzozdan çıkan kara dumanları izliyorsun. Üç adım mesafe önce beş adıma, sonra on adıma, sonra yirmi beş adıma çıkıyor. Bu arada vitesi 2'ye takıyor bile kaptan. Tükenmişlikle, finiş çizgisini geçmiş atletler gibi koşunu yavaşlatıyor, havada kalan eli indiriyor, mal mal ne bok yiyeceğini düşünüyorsun. Gitti son otobüs.
Hayat bunun neresinde diye soracak olursan, sana "son otobüsün saatini bile bile neden son saniyeye bırakıyorsun ki?" diye soranların, aslında geç kalmana sebep olan şeyi merak dahi etmediğini, seni yermek olduğunu keşfettiğin bir an olacak. İşte o değil mesele. O Başka bir şey. O belki daha da büyük bir ibnelik.
Hayat şu: çaren yok. Koşacaksın.
Gün gelecek, o gün birilerine bir şeyleri söylemek için çok geç olacak.
Hayatının, geç kaldığını bile bile çaresizce koşturduğun kısmına orada da rastlayacaksın.
Her şey için oldukça geç olacak. Umarım seni yerden yere vurmak için aslında geç kalmanı bekleyenlerin "neden geç kaldın?" diye hesap sormasından ziyade, kendine bu soruyu sorduğunda vereceğin cevap vicdanını sustursun.
Şu ağzına sıçtığımın hayatında çok güzel kadınların elini tuttum. Çok güzel kadınları öptüm. Çok güzel kadınlarla seviştim. Hepsini toplasan, hasretini çektiğim kadının yerini tutamazlar. Ve bu onların hiçbirinin suçu değil. Seviştiğiniz insanla el olmak ne garip değil mi? Çünkü başlamadan biten masallar var. Güzel olandan daha güzel şeyler. Çünkü çaresizce ne olacağını bilemediğimiz için beklemek zorunda olduğumuz zamanlar var. Çünkü Beşiktaş Çarşı'yı güzelleştiren şeyleri sevmek benim hakkım. El ele yürüyoruz diye Maltepe sahilindeki kuşları, kedileri, denizi, Prens Adalarını hatta sahilin kendisini daha da güzelleştiren kadını diğer bütün kadınlardan daha çok sevmek...
Ali abi dedi ki votka almaya gittiğimde;
"Nerelerdesin görünmüyorsun, hacca mı gittin naptın, içmiyorsun ne zamandır?"
"Nerelerdesin görünmüyorsun, hacca mı gittin naptın, içmiyorsun ne zamandır?"
Amk komiği...
Diyemiyorsun işte bazen "Ne alaka abi, dertleri kederleri savuşturduk bir süre. Hepsi bu."
Çünkü hepsi bu; Masallar biter. Öyküler, hikayeler, kitaplar... Bitmeyecek bir şey varsa hasrettir, özlemektir ağzın burnun tutuşa tutuşa...Ben mesela hep imkansıza meyletmekle meşhur biriyimdir kendi dünyamda. İmkansıza sevdalanmak adama rakı içirir ama olsun. Param votkaya yettiği için. Öde öde borçlar bitmediği için. Bazı şeyler hayat bitince biteceği için...
Diyemiyorsun işte bazen "Ne alaka abi, dertleri kederleri savuşturduk bir süre. Hepsi bu."
Çünkü hepsi bu; Masallar biter. Öyküler, hikayeler, kitaplar... Bitmeyecek bir şey varsa hasrettir, özlemektir ağzın burnun tutuşa tutuşa...Ben mesela hep imkansıza meyletmekle meşhur biriyimdir kendi dünyamda. İmkansıza sevdalanmak adama rakı içirir ama olsun. Param votkaya yettiği için. Öde öde borçlar bitmediği için. Bazı şeyler hayat bitince biteceği için...
"Dönüp dolaşıp varacağım yer Ali abinin Tekel dükkanı işte abi." diyemediğim için...
Zamana bırakacak vaktim olsa hiç bu kadar teleşlanmazdım.
Daha da bilirdim ne yapacağımı. Daha da başa çıkabilirdim bir sürü şeyle.
İnsanlar bu kadar bokumsu olmasa, karşıma çıkan yegane güzelliğe bu denli kaptırmazdım kendimi.
Ömrümce hayal ettiğim kadına rastlamış gibi... neyse... öyle işte...
Birini kırmamak için kendi kalbinizi büklüm büklüm etmeyi iyilikten sayar mısınız?
İyilik ne? Niye iyilik ki, sadece yapılana yarayan? İçinde kötülük yok mu? Kendine kötülük mesela?
Ben bazen bir sigara daha yakıyorum. Üzülen sevdiklerim için. Gitmen gerek, gidemiyorsun. Kalman hiçbir şeyi değiştirmeyecek. Sevmekten vazgeçmek zaten mümkün değil ama geceleri yatmadan bir fotoğrafa dalıp kurduğun o bir sürü hayalin yaşanması imkansız... İnsan alışıyor kültablasında biriken izmaritlere sığınıp bunların hepsiyle savaşmaya.
Sonra bir sigara daha...
Bak hem vallahi hem billahi, arkada Müslüm baba çalmasa bunları yazmazdım. Bir küçük devirmesem... Kırmızıyla devam etmesem hayatta bu kadar dökmezdim buraya. Ben dökülüyorum idare edin. Toplarım yakında.
Çünkü zaman her şeyin ilacı. Ve benim aşırı dozdan bir beklentim var.
Ne var lan? Sonunu bile bile sevmediniz mi hiçbiriniz? Hem bilemezsiniz zaten sonunu. Bir tek gerçek var, bir tek mutlak var şu hayatta, o da ölüm. Başka ne olur ne biter bilemezsiniz.
Ha benim bildiğim bir şey daha var; beni yatırıp sikseniz, kendimi affetmem.
İrfan burada olsaydı ona anlatırdım her şeyi.
Derdi ki "Yapma be oğlum, sanki ilk kez mi oluyor?"
Öyle ya! Haklı piç. İnsanlar birbirlerini kaybediyorlar. Kaç kuş göçmek için kanat çırpıp varamıyor gideceği yere... Kaç olta atıp da balıksız dönüyor eve balıkçılar... İrfan olsaydı sıralardı böyle.
Bir keresinde bana demişti ki "Sen heveslenecek yaşı geçtin Kayıp. O kadına yazık. Haddini bil birazcık."
Nasıl da haklı... Orospunun çocuğu...
Geç kaldım demek için bile çok geç Ali'm Lidar'ımın dediği gibi.
Bazen bir sigara yetmiyor işte.
Bazen bir kadeh daha deviriyorsun ve yetmiyor. Ayak uyduramıyorsun çünkü olan bitene. Elinde kalanla yaşamak zorunda olmak koyduğundan mı ne, mutsuz cümlelerle rahatlatıyorsun kendini. Bak saat 21:01
Şu anda burada bu yazıyı yazmaktansa sevdiğim kadının boynuna yüzümü gömmeyi tercih ederdim takdir edersiniz ki... Etmezseniz de siz bilirsiniz. Kendinizce bir gerekçeniz vardır ve haklısınızdır eminim...
Bak bak çalan şarkıya bak...
Daha da yazmam. Votka almaya gidiyorum ben. Bu gece Müslüm Baba gecesi demek ki.

Zamana bırakacak vaktim olsa hiç bu kadar teleşlanmazdım.
Daha da bilirdim ne yapacağımı. Daha da başa çıkabilirdim bir sürü şeyle.
İnsanlar bu kadar bokumsu olmasa, karşıma çıkan yegane güzelliğe bu denli kaptırmazdım kendimi.
Ömrümce hayal ettiğim kadına rastlamış gibi... neyse... öyle işte...
Birini kırmamak için kendi kalbinizi büklüm büklüm etmeyi iyilikten sayar mısınız?
İyilik ne? Niye iyilik ki, sadece yapılana yarayan? İçinde kötülük yok mu? Kendine kötülük mesela?
Ben bazen bir sigara daha yakıyorum. Üzülen sevdiklerim için. Gitmen gerek, gidemiyorsun. Kalman hiçbir şeyi değiştirmeyecek. Sevmekten vazgeçmek zaten mümkün değil ama geceleri yatmadan bir fotoğrafa dalıp kurduğun o bir sürü hayalin yaşanması imkansız... İnsan alışıyor kültablasında biriken izmaritlere sığınıp bunların hepsiyle savaşmaya.
Sonra bir sigara daha...
Bak hem vallahi hem billahi, arkada Müslüm baba çalmasa bunları yazmazdım. Bir küçük devirmesem... Kırmızıyla devam etmesem hayatta bu kadar dökmezdim buraya. Ben dökülüyorum idare edin. Toplarım yakında.
Çünkü zaman her şeyin ilacı. Ve benim aşırı dozdan bir beklentim var.
Ne var lan? Sonunu bile bile sevmediniz mi hiçbiriniz? Hem bilemezsiniz zaten sonunu. Bir tek gerçek var, bir tek mutlak var şu hayatta, o da ölüm. Başka ne olur ne biter bilemezsiniz.
Ha benim bildiğim bir şey daha var; beni yatırıp sikseniz, kendimi affetmem.
İrfan burada olsaydı ona anlatırdım her şeyi.
Derdi ki "Yapma be oğlum, sanki ilk kez mi oluyor?"
Öyle ya! Haklı piç. İnsanlar birbirlerini kaybediyorlar. Kaç kuş göçmek için kanat çırpıp varamıyor gideceği yere... Kaç olta atıp da balıksız dönüyor eve balıkçılar... İrfan olsaydı sıralardı böyle.
Bir keresinde bana demişti ki "Sen heveslenecek yaşı geçtin Kayıp. O kadına yazık. Haddini bil birazcık."
Nasıl da haklı... Orospunun çocuğu...
Geç kaldım demek için bile çok geç Ali'm Lidar'ımın dediği gibi.
![]() |
| Ali Lidar |
Bazen bir kadeh daha deviriyorsun ve yetmiyor. Ayak uyduramıyorsun çünkü olan bitene. Elinde kalanla yaşamak zorunda olmak koyduğundan mı ne, mutsuz cümlelerle rahatlatıyorsun kendini. Bak saat 21:01
Şu anda burada bu yazıyı yazmaktansa sevdiğim kadının boynuna yüzümü gömmeyi tercih ederdim takdir edersiniz ki... Etmezseniz de siz bilirsiniz. Kendinizce bir gerekçeniz vardır ve haklısınızdır eminim...
Bak bak çalan şarkıya bak...
Daha da yazmam. Votka almaya gidiyorum ben. Bu gece Müslüm Baba gecesi demek ki.

Kendimle Delirmişlikler / Dünya Dokuzdan Büyük Değil
Sevdiğim kadın iyi ki var doktor. Bazı insanlar iyi ki yok artık.
- Siz hiç çiçek ektiniz mi doktor? Tohumdan, topraktan, sudan daha çok emeği varmış gibi çok daha fazla heyecanlanıyor insan... Birine aşık olmak gibi. Anasından babasından çok sevdiğini falan sanıyorsun. Çok komik.
Peki siz hiç gerçekten aşık oldunuz mu?
İnsanların mutlu gözlerinde, sevdiğinizin masumiyetine rastladığınız oldu mu hiç?
Çok aşığım ama yapacak bir şey yok ki. Kendine iyi bak dese aynada kendime gülümseyerek bakıyordum. Şu dünyada bir şekilde yollarımızı ayırmak zorunda kaldığım herkesin canı sağ olsun. Götürdükleri getirdiklerinden çok değil hiçbirinin. Ama o kadının herkesten çok... çok sağ olsun canı.
- Alışmak istemediğim çok şeye alıştım. Ve evet buna da alışırım. Neden alışmayalım ki? Ev sahibinin oğlu gelecek diye kapı dışarı edilen insanlar var. Başka bir eve alışmıyor mu onlar?
Demek istediğim şu doktor; baştan göze aldıysan, yani ev sahibi oğlum gelene kadar dediyse... Bir gün o evden çıkma ihtimalini asla göz ardı etmeyeceksin.
Ben sadece göz ardı değil, inkâr da etmiştim. Olsun, buna da alışırım.
Hem biz hiç sevişmemiştik ki onunla... Dokuz kere avucunu öpmüştüm sadece.
Asla ve asla aksini düşünmedim; Doğruyu ararken yanlış yapan insanlar suçlanmamalı.
Neden anlamak istemiyorlar ki, doğru yolu arayan insanların bile isteye kimseye kötülük etmeyeceğini? Şimdi onlar mı hasta ben mi doktor?
Neden anlamak istemiyorlar ki, doğru yolu arayan insanların bile isteye kimseye kötülük etmeyeceğini? Şimdi onlar mı hasta ben mi doktor?
Doğruyu ararken, yanlış yapmış bir kadına, benimle kendisini yanlış yolda hissettiği için sırtımı dönecek değilim. Ben yolumu değiştiririm. Çünkü aşkı kutsal kılan şey bu. Benim sevgimi de değerli kılabilecek biri varsa o kadındır. Ben aşık olduğum o kadına böyle değer verebiliyorum.
Herkes seni seviyorum der canım doktor. Çok azı bununla ölebilir... Hasta olan ben miyim? Öyleyse beni buradan asla çıkarmayın.
Herkes seni seviyorum der canım doktor. Çok azı bununla ölebilir... Hasta olan ben miyim? Öyleyse beni buradan asla çıkarmayın.
- Ölümü düşünüyorum tabii ki. Siz düşünmüyor musunuz?
Eğer düşünmüyorsanız tavsiye ederim, düşünün ara sıra. Çünkü bir gün öleceksiniz.
Şu kapıdan çıkıp odama gideceğimin garantisini veremem. Siz verebilir misiniz? Kalbinize mi güveniyorsunuz? Mesela şu andan itibaren dokuz kere daha atıp duracak belki. Ve "Elimizden geleni yaptık, bütün müdahalelere rağmen kurtaramadık." diyecekler sizin kalbinizin tekrar atmasını bekleyen insanlar. Koridorda bekleyenler bunun için ağlayacak biraz. En çok anneniz babanız... Çünkü başka hiç kimse, hiçbir kaybı için annesi babası kadar ağlayamaz doktor. Dünyada bundan büyük bir acı olabileceğini sanmıyorum. Bakmayın şimdi biraz ağladığıma.
Ölümü düşünüyor ve ölmekten korkmuyorum. Çok sevdiğim birinin ölümünden korktuğum kadar, hiçbir şeyden korkmuyorum.
Ah be doktor. Size ait olmayan bir dünyada yaşasanız ne fayda, ölseniz ne...
Hem zaten mutluluktan göz yaşı döktüren insanların, mutsuzluktan da göz yaşı döktürme hakkı var bende. Yaşatanın da öldürme...
Hem zaten mutluluktan göz yaşı döktüren insanların, mutsuzluktan da göz yaşı döktürme hakkı var bende. Yaşatanın da öldürme...
Hepsinin canı sağ olsun.
- İstemek yetmiyor bazı şeyleri. Gittiği için pişman olup dönenleri gördü bu gözlerim ama daha öldüğü için pişman olan kimseyi görmedim. Kızına okul harçlığı veremediği için kendini köprüden atan adama şimdi sorun, "Yaşamak mı istersin kızına harçlık vermek mi?" Cevabı yaşamak olmaz, bundan emin olun.
İstemek yetmiyor. Yaşamak dediğin şey her istediğini koymuyor önüne. Bunun için savaşmak, mücadele etmek falan gerek sanıyorsanız yanılıyorsunuz bence. Savaşıp ölenlerin sayısı, savaşıp sağ kalanlardan daha fazla. Ve her savaşın en az bir tane kaybedeni olmak zorunda.
Buradan çıkmak istemiyorum doktor.
Senden başka kimseyle konuşmak istemiyorum artık. İstemekten yoruldum, savaşıp savaşıp kaybetmelerimden filan bashetmeyeceğim bile. Benim içimde dokuz kişi var. Hepsi de ağır psikopat. Bu yüzden beni buradan çıkarmayın.
Hem dokuzu da sizi çok seviyor. Hiçbirimizin kelimeleri yetmiyor zaten; sevginin, dostluğun, aşkın, sevdanın önemini anlatamıyoruz kimseye. İzin verin burada kalalım. Dışarıda ölürüm ben doktor. Bu en çok annemi, babamı, başka birini değil, sadece sizi üzer. Beni bu yalnızlıkla şu dünyaya bırakmayın ne olur?
Senden başka kimseyle konuşmak istemiyorum artık. İstemekten yoruldum, savaşıp savaşıp kaybetmelerimden filan bashetmeyeceğim bile. Benim içimde dokuz kişi var. Hepsi de ağır psikopat. Bu yüzden beni buradan çıkarmayın.
Hem dokuzu da sizi çok seviyor. Hiçbirimizin kelimeleri yetmiyor zaten; sevginin, dostluğun, aşkın, sevdanın önemini anlatamıyoruz kimseye. İzin verin burada kalalım. Dışarıda ölürüm ben doktor. Bu en çok annemi, babamı, başka birini değil, sadece sizi üzer. Beni bu yalnızlıkla şu dünyaya bırakmayın ne olur?
- Siz hiç çiçek ektiniz mi? Ekmeyin. Solunca insan çok üzülüyor.
![]() |
| Erken düştük be İrfan. Ruhun şad olsun aslanım. |
18 Mart 2018 Pazar
Kayıp Mektuplar / Anlatamıyorum Bul Beni
Canım sevdiğim,
Sana söylemek istediğim ne kadar çok şey var. Evet hâlâ var...
Karşında ne konuşacağımı bilmiyor olmama rağmen, hiç durmadan bir şeyler anlatmama rağmen, sana anlatmak istediğim çok şey var.
Sen öyle bakarken gözlerimin içine, afili cümleler kuramam belki ama sadece gözlerimin içine değil nereye bakarsan bak gözlerini sevebilirim, bakışların kadar.
Bir de bir çok güzel şarkı bilirim. Dinledikçe seni ne kadar özlediğimi yüzüme vuran bir çok şarkı... "Yazsam ben de o sözleri yazardım." dediğim... sanki sana aşık bir adamın yazdığını düşündüğüm bir sürü güzel şarkılar... Sen de o kadar güzelsin ki; parmak uçların parmaklarımın arasında gezinirken ne bok yiyeceğimi filan bilmiyorum ben.
Canım sevdiğim, seni sevmek 17 yaşım gibi...
Sen benim! ben de böylesine senin iken; bu dünyanın ağzına sıçarım.
Ama benim değilsin. Bu ertelediğim bir sorun. Zamanla kendiliğinden ortadan kalkacağına inandığım bir sorun. Yine de bir kuralı, bir şekli, bir gereği olmadan seni sevmeyi öğrenebildiğimi fark etim.
Çünkü sen varsın... daha önce bir gecede içtiğim birer paket sigaram vardı, saatler hep geç kalmışlığa beş vardı, amcamın çok fazla kanser hücresi vardı...
Yüzümdeki şu hevesli gülümsemenin sahibisin sen. Sen varsın. Başka bir şeye gerek yok.
Canım sevdiğim,
Haberin yok ki; ben senden ve sevginden ne çok mutluluk dolduruyorum gönlüme.
Ne kadar uzak coğrafyalara gitmiş olursam olayım, dünya ne kadar büyük bilmiyorum.
Ama seni sevmek bi hayli büyük. Diz kapağına yaslayıp başımı veya boynuna gömüp yüzümü, her yorgunluktan kaçıp huzur bulacak kadar büyükmüş seni sevmek. Azıcık sarılınca bile... Sarılmak demişken zaten boynuna da aşığım.
Gerçi ellerinin üşümesinden şikayetçiyim ama olsun. Bu da ellerini tutmak için bahanem olsun. Ayaklarını da yoruyorum, fazladan bir dakika daha seninle yürümek için...
Ellerin üşümesin diye bir şeyler yapmak istiyorum. Ayakların yorulmasın diye...
Öpsem iyileşirler mi? Mesela ellerin hiç üşümez mi öpsem? Ayakların hiç yorulmaz mı, öpsem bir kere? Gözlerin hiç ağlamaz mı?
Hani ben seni böyle yuvam bilmişken... ben senden bu kadar çok mutluluk doldururken ömrüme... ellerin hiç üşümesin ki senin. Gerekirse ellerimi yakarım. Hem böylece her dokunduğum yere senden bir iz bırakmış olurum.
İyi fikir.
Yani meleğim; Herkesler gitti, ben bir tek sana kaldım. Benim bir tek "sen"im kaldı. Mert vardı, gitti Ankara'ya. Sen gitme sakın hiçbir yere.
Biliyor musun, ben "sen" deyince sanki dünya duruyor... sanki zaman duruyor... bir tek kuşlar uçuyor gökyüzünde neşeyle...
Seni sevmek o kadar büyük ki... zavallı kuşlar. Daha ne çok yorulacaklar...
Benim canım sevdiğim,
Yapmadığımız ne çok şey var. Düşündükçe deliriyorum. Seninle el ele yürümekten daha fazlasını istediğim zamanlar oluyor bazen.
Mesela trenle uzak şehirlere gitmek... Ağva'da oturup bir banka, Göksu deresinin denize doğru akışını izlemek.. Çıplak ayak çimenlere basmak seninle. Ve hazır çimenlik bir alandayken piknik yapmak... Sucuk ekmek mesela! Sofra kurmak... Toplamak... Badana yapmak... Maket yapmak... Dondurma kâsesini birlikte kaşıklamak... Bir ağaç evin balkonunda ya da herhangi bir evin balkonunda kitap okumak... Yağmuru izlemek birlikte aynı pencereden... Aslında bir pencerenin ardında seninle olduktan sonra, herhangi bir doğa olayını izlemek... Bir sabah birlikte uyanmak... Hazır uyanmışken öpüşmek, gece yetmemiş gibi /ki; yetmez zaten. Çünkü dudaklarına da aşığım...
Konumuzla alakası yok ama keşke bir mucize olsa... Sana şu an sarılmayı ne çok çekti canım...
Başlı başına mucize olan sensin aslında.
Yanımda olsan sana sarılırdım ama kulağına da "ışığımsın, huzurumsun, sakın beni bırakma." derdim. Yanımda olsan iyi olurdu ama önemli de değil aslında... Uzak olsak bile seni hep çok seveceğim.
Çünkü geçenlerde Dalaman'da otelden hava limanına gitmek için koştura koştura çıktığımda fark ettim ki; bu şehri sevmemi sağlayan bir takım kimyasal şeyler olmuş bünyemde. Sana aşık olmuşum.
Seninle aynı şehrin havasını solumak için bir an önce dönmek istiyorum. Çünkü haksızlık. Çünkü delirmişim hava durumunu görünce bir gece önce. Olurmu öyle, Bodrum 17 derece, İstanbul 6... Bir an önce gelip benim de üşümem lazım.
Sana bundan sonra tek başına üşümek yok ama o gün benim seni ne kadar çok sevdiğimden haberin yok...
Gel gör ki; otelden çıkarken hızla karşıya geçiyorum. Taksiye el edip diyorum ki "abiciğim hava alanına lütfen." adam eyvallah dercesine başını sallıyor, ben o esnada seni seviyorum. Uçak tehirli... Bunu öğrenirken de seni seviyorum. Akabinde bir ara "Ben sizin yapacağınız işin içine sıçayım, göt kafalılar." diyorum. Gidip bir kahve söylüyorum kendime. Kahvemi içerken seni seviyorum. Gazete alıyor, okuyorum vakit geçsin diye. Okurken seni seviyorum ve vakit geliyor. Vakit gelirken de seviyorum... Anlıyorum ki gidip gelip seni daha da sevmek istiyorum.
Seni çok seviyorum. İçimden şarkılar söyleyerek. Sanki İstanbul'a değil sana gelerek...
Sakın beni bırakma... Uzakta dahi olsam, yanındaymış gibi seviyorum ben seni...
Ah ulan... anlatamıyorum.
Canım sevdiğim,
Sana söylemek istediğim ne kadar çok şey var. Evet hâlâ var...
Ben sevdaya dair ne varsa tedavülünden kalktım sanıyordum.
Sen bana "her şeyim." dedin ya! Herkesin herkesi unutmak istediği şu dünyada ben senin kokunu, tadını, her hücreni ezberime kazımak istiyorum artık. Herkesin herkesten saklandığı şu dünyada beni bir tek sen bul istiyorum. Kimselerin kimselere inanmadığı şu dünyada ben bir tek sana inanıyorum. Seninle mümkünlerin yolunu bulacağımıza, hep güzel olana kavuşacağımıza...
Başlı başına bir mucizeydi zaten bana "seni seviyorum." demen...
Ki ben senin sesine de aşığım.
Ah ulan... Galiba en çok parmak uçlarına...
Yok! Anlatamıyorum.
Sana söylemek istediğim ne kadar çok şey var. Evet hâlâ var...
Karşında ne konuşacağımı bilmiyor olmama rağmen, hiç durmadan bir şeyler anlatmama rağmen, sana anlatmak istediğim çok şey var.
Sen öyle bakarken gözlerimin içine, afili cümleler kuramam belki ama sadece gözlerimin içine değil nereye bakarsan bak gözlerini sevebilirim, bakışların kadar.
Bir de bir çok güzel şarkı bilirim. Dinledikçe seni ne kadar özlediğimi yüzüme vuran bir çok şarkı... "Yazsam ben de o sözleri yazardım." dediğim... sanki sana aşık bir adamın yazdığını düşündüğüm bir sürü güzel şarkılar... Sen de o kadar güzelsin ki; parmak uçların parmaklarımın arasında gezinirken ne bok yiyeceğimi filan bilmiyorum ben.
Canım sevdiğim, seni sevmek 17 yaşım gibi...
Sen benim! ben de böylesine senin iken; bu dünyanın ağzına sıçarım.
Ama benim değilsin. Bu ertelediğim bir sorun. Zamanla kendiliğinden ortadan kalkacağına inandığım bir sorun. Yine de bir kuralı, bir şekli, bir gereği olmadan seni sevmeyi öğrenebildiğimi fark etim.
Çünkü sen varsın... daha önce bir gecede içtiğim birer paket sigaram vardı, saatler hep geç kalmışlığa beş vardı, amcamın çok fazla kanser hücresi vardı...
Yüzümdeki şu hevesli gülümsemenin sahibisin sen. Sen varsın. Başka bir şeye gerek yok.
Canım sevdiğim,
Haberin yok ki; ben senden ve sevginden ne çok mutluluk dolduruyorum gönlüme.
Ne kadar uzak coğrafyalara gitmiş olursam olayım, dünya ne kadar büyük bilmiyorum.
Ama seni sevmek bi hayli büyük. Diz kapağına yaslayıp başımı veya boynuna gömüp yüzümü, her yorgunluktan kaçıp huzur bulacak kadar büyükmüş seni sevmek. Azıcık sarılınca bile... Sarılmak demişken zaten boynuna da aşığım.
Gerçi ellerinin üşümesinden şikayetçiyim ama olsun. Bu da ellerini tutmak için bahanem olsun. Ayaklarını da yoruyorum, fazladan bir dakika daha seninle yürümek için...
Ellerin üşümesin diye bir şeyler yapmak istiyorum. Ayakların yorulmasın diye...
Öpsem iyileşirler mi? Mesela ellerin hiç üşümez mi öpsem? Ayakların hiç yorulmaz mı, öpsem bir kere? Gözlerin hiç ağlamaz mı?
Hani ben seni böyle yuvam bilmişken... ben senden bu kadar çok mutluluk doldururken ömrüme... ellerin hiç üşümesin ki senin. Gerekirse ellerimi yakarım. Hem böylece her dokunduğum yere senden bir iz bırakmış olurum.
İyi fikir.
Yani meleğim; Herkesler gitti, ben bir tek sana kaldım. Benim bir tek "sen"im kaldı. Mert vardı, gitti Ankara'ya. Sen gitme sakın hiçbir yere.
Biliyor musun, ben "sen" deyince sanki dünya duruyor... sanki zaman duruyor... bir tek kuşlar uçuyor gökyüzünde neşeyle...
Seni sevmek o kadar büyük ki... zavallı kuşlar. Daha ne çok yorulacaklar...
Benim canım sevdiğim,
Yapmadığımız ne çok şey var. Düşündükçe deliriyorum. Seninle el ele yürümekten daha fazlasını istediğim zamanlar oluyor bazen.
Mesela trenle uzak şehirlere gitmek... Ağva'da oturup bir banka, Göksu deresinin denize doğru akışını izlemek.. Çıplak ayak çimenlere basmak seninle. Ve hazır çimenlik bir alandayken piknik yapmak... Sucuk ekmek mesela! Sofra kurmak... Toplamak... Badana yapmak... Maket yapmak... Dondurma kâsesini birlikte kaşıklamak... Bir ağaç evin balkonunda ya da herhangi bir evin balkonunda kitap okumak... Yağmuru izlemek birlikte aynı pencereden... Aslında bir pencerenin ardında seninle olduktan sonra, herhangi bir doğa olayını izlemek... Bir sabah birlikte uyanmak... Hazır uyanmışken öpüşmek, gece yetmemiş gibi /ki; yetmez zaten. Çünkü dudaklarına da aşığım...
Konumuzla alakası yok ama keşke bir mucize olsa... Sana şu an sarılmayı ne çok çekti canım...
Başlı başına mucize olan sensin aslında.
Yanımda olsan sana sarılırdım ama kulağına da "ışığımsın, huzurumsun, sakın beni bırakma." derdim. Yanımda olsan iyi olurdu ama önemli de değil aslında... Uzak olsak bile seni hep çok seveceğim.
Çünkü geçenlerde Dalaman'da otelden hava limanına gitmek için koştura koştura çıktığımda fark ettim ki; bu şehri sevmemi sağlayan bir takım kimyasal şeyler olmuş bünyemde. Sana aşık olmuşum.
Seninle aynı şehrin havasını solumak için bir an önce dönmek istiyorum. Çünkü haksızlık. Çünkü delirmişim hava durumunu görünce bir gece önce. Olurmu öyle, Bodrum 17 derece, İstanbul 6... Bir an önce gelip benim de üşümem lazım.
Sana bundan sonra tek başına üşümek yok ama o gün benim seni ne kadar çok sevdiğimden haberin yok...
Gel gör ki; otelden çıkarken hızla karşıya geçiyorum. Taksiye el edip diyorum ki "abiciğim hava alanına lütfen." adam eyvallah dercesine başını sallıyor, ben o esnada seni seviyorum. Uçak tehirli... Bunu öğrenirken de seni seviyorum. Akabinde bir ara "Ben sizin yapacağınız işin içine sıçayım, göt kafalılar." diyorum. Gidip bir kahve söylüyorum kendime. Kahvemi içerken seni seviyorum. Gazete alıyor, okuyorum vakit geçsin diye. Okurken seni seviyorum ve vakit geliyor. Vakit gelirken de seviyorum... Anlıyorum ki gidip gelip seni daha da sevmek istiyorum.
Seni çok seviyorum. İçimden şarkılar söyleyerek. Sanki İstanbul'a değil sana gelerek...
Sakın beni bırakma... Uzakta dahi olsam, yanındaymış gibi seviyorum ben seni...
Ah ulan... anlatamıyorum.
Canım sevdiğim,
Sana söylemek istediğim ne kadar çok şey var. Evet hâlâ var...
Ben sevdaya dair ne varsa tedavülünden kalktım sanıyordum.
Sen bana "her şeyim." dedin ya! Herkesin herkesi unutmak istediği şu dünyada ben senin kokunu, tadını, her hücreni ezberime kazımak istiyorum artık. Herkesin herkesten saklandığı şu dünyada beni bir tek sen bul istiyorum. Kimselerin kimselere inanmadığı şu dünyada ben bir tek sana inanıyorum. Seninle mümkünlerin yolunu bulacağımıza, hep güzel olana kavuşacağımıza...
Başlı başına bir mucizeydi zaten bana "seni seviyorum." demen...
Ki ben senin sesine de aşığım.
Ah ulan... Galiba en çok parmak uçlarına...
Yok! Anlatamıyorum.
16 Mart 2018 Cuma
Kısa Kısa / Işık
Ne güzel şeymiş insanın bir kağıda seni yazması. Aynı toprağa düşecek yağmur taneleri gibi. Billur ve yegane kelimelerle...
Her şeyi bir kenara bırakıp sana aşkı yazmak istiyorum. Sana seni...
Sana, senin pencerenden bakmayı öğrenmek için nasıl yandığımı bilmeni istiyorum.
Seninle nasıl yandığımı... sana nasıl yandığımı görmeni...
-*-
Bu cümle ne kadar ayıp olacak ve nasıl anlaşılacak hiçbir fikrim yok. İçimden geldiği gibi yazıyorum;
Dünyanın bütün sinemaları, televizyon kanalları, dünyanın bütün ressamlarının tabloları, dünyanın en muhteşem manzaraları, herkesin güzel bildiği şeyler bir kenarda dursun. Ben senin seyircin olmak istiyorum.
Oysa sen belkide farkında bile değilsin bana ne kadar iyi geldiğinin.
Kalın kalın izlerin, kocaman boşlukların, yüksek olup öldüremeyen uçurumların, derin olup boğmayan suların, dimdik aşağı olup bir yere varamayan yolların acılarını örttün bir gülücüğünle.
Başka bir şeye ihtiyacım yok. Olanlar sadece öldürmeyip süründürmeye yetiyor.
İşte bunu bilerek sığınıyorum gülen gözlerinin ışığına, gülen dudaklarının kıyılarına...
Ben senin seyircin olmak istiyorum sevdiğim.
-*-
"Bozuk bir saat bile günde iki defa doğruyu gösterir."
Sevdiğim çok saçma değil mi?
Birincisi cümle içinde geçen "bile" kelimesi bozuk saati incitebilir.
Ben seni konu alan bir kelimeyi üç kere daha okuyorum yazmadan.
Bozuk saat ile ilgili ikinci mevzu ise; hayır sevdiğim, göstermez. Ancak ve ancak denk gelir. Rast gelmektir o. İnsan gibi. Ne zordur değil mi doğruya denk gelmek şu amk dünyasında?
Bozuk saat nasıl göstersin ki? Tekerlekli sandalyede yaşamak zorunda kalan birine koştura koştura git demek gibi değil mi?
Benim yüreğim engelliydi mesela. O avucunu ilk öptüğüm an... Çocukluğumda yaşadığım bayram sevinci gibi sokaklarda koşturduğumu hissettim yeniden.
Engelli de olsa yüreği, ne güzel bir şeymiş bir adamın sana rastlaması...
Kırık saksılarda çiçek yetiştirmek senin yeteneğin, bundan sonra da çiçek olmak benim.
-*-
Ben senden önce senden sonra diye bir defter tutmalıyım.
Senden önce görünmez adamdım ben. Ve kahraman da değildim üstelik.
Sen beni seviyorsun ya, kendimin en büyük kahramanıyım mesela...
Bağırsam, sesimin yankılanacağı dağ senin yüreğin. Anlatabiliyor muyum?
Seni çok seviyorum.
-*-
"İnsan yalnızken bir tane daha kendinden doğururmuş içinde; 'korkma' desin diye..." demiş
Ece Temelkuran, Muz Sesleri kitabında...
Ben de geçen gün senden ayrıldıktan sonra, yalnız uyuyacağını düşündüm o gece.
Defterimi çıkarıp şunu yazdım;
"Her yalnız kaldığında beni yeniden doğur sevdiğim..."
Her şeyi bir kenara bırakıp sana aşkı yazmak istiyorum. Sana seni...
Sana, senin pencerenden bakmayı öğrenmek için nasıl yandığımı bilmeni istiyorum.
Seninle nasıl yandığımı... sana nasıl yandığımı görmeni...
-*-
Bu cümle ne kadar ayıp olacak ve nasıl anlaşılacak hiçbir fikrim yok. İçimden geldiği gibi yazıyorum;
Dünyanın bütün sinemaları, televizyon kanalları, dünyanın bütün ressamlarının tabloları, dünyanın en muhteşem manzaraları, herkesin güzel bildiği şeyler bir kenarda dursun. Ben senin seyircin olmak istiyorum.
Oysa sen belkide farkında bile değilsin bana ne kadar iyi geldiğinin.
Kalın kalın izlerin, kocaman boşlukların, yüksek olup öldüremeyen uçurumların, derin olup boğmayan suların, dimdik aşağı olup bir yere varamayan yolların acılarını örttün bir gülücüğünle.
Başka bir şeye ihtiyacım yok. Olanlar sadece öldürmeyip süründürmeye yetiyor.
İşte bunu bilerek sığınıyorum gülen gözlerinin ışığına, gülen dudaklarının kıyılarına...
Ben senin seyircin olmak istiyorum sevdiğim.
-*-
"Bozuk bir saat bile günde iki defa doğruyu gösterir."
Sevdiğim çok saçma değil mi?
Birincisi cümle içinde geçen "bile" kelimesi bozuk saati incitebilir.
Ben seni konu alan bir kelimeyi üç kere daha okuyorum yazmadan.
Bozuk saat ile ilgili ikinci mevzu ise; hayır sevdiğim, göstermez. Ancak ve ancak denk gelir. Rast gelmektir o. İnsan gibi. Ne zordur değil mi doğruya denk gelmek şu amk dünyasında?
Bozuk saat nasıl göstersin ki? Tekerlekli sandalyede yaşamak zorunda kalan birine koştura koştura git demek gibi değil mi?
Benim yüreğim engelliydi mesela. O avucunu ilk öptüğüm an... Çocukluğumda yaşadığım bayram sevinci gibi sokaklarda koşturduğumu hissettim yeniden.
Engelli de olsa yüreği, ne güzel bir şeymiş bir adamın sana rastlaması...
Kırık saksılarda çiçek yetiştirmek senin yeteneğin, bundan sonra da çiçek olmak benim.
-*-
Ben senden önce senden sonra diye bir defter tutmalıyım.
Senden önce görünmez adamdım ben. Ve kahraman da değildim üstelik.
Sen beni seviyorsun ya, kendimin en büyük kahramanıyım mesela...
Bağırsam, sesimin yankılanacağı dağ senin yüreğin. Anlatabiliyor muyum?
Seni çok seviyorum.
-*-
"İnsan yalnızken bir tane daha kendinden doğururmuş içinde; 'korkma' desin diye..." demiş
Ece Temelkuran, Muz Sesleri kitabında...
Ben de geçen gün senden ayrıldıktan sonra, yalnız uyuyacağını düşündüm o gece.
Defterimi çıkarıp şunu yazdım;
"Her yalnız kaldığında beni yeniden doğur sevdiğim..."
![]() |
| "Küçük bir oyuncak bebek olsaydın seni cebime koyabilirdim. Harika olmaz mıydı bu?" Tepedeki Ev- Goro Miyazaki Alparslan Aydoğan bey abinin tweetinden olduğu gibi çalıntı. |
13 Mart 2018 Salı
DökümAn / Kardan Öncesi ve Kardan Sonrası
Eskici
Ben senden önce, herkesin haklılığından çok emin olduğu şu dünyada yanılmaktan yapayalnız kalmış bir insandım. Artık sen varsın. Yalnız değilim ve bütün dünyaya kafa tutabilirim.
Dünya
Hep merak ederdim, kaç mezar sığacak diye şu dünyaya.
Sen beni sevdiğin günden beridir bir saniye daha seninle olabilmek için evrene ne yapmam gerektiğini sorup duruyorum.
İstiklal
Elimi tuttuğun vakit ne kadar kalabalıktı İstiklal.
Uzunca konuşmuştuk. Senin canını sıkan bir şeyler vardı. Beni yazmaya mecbur bırakan şeyler gibi.
Ben senin canını sıkan her yerden ellerimle çekip almak istiyorum seni. Kendimce ve kendime... Benim çok konuşup hiçbir şey anlatamadığım zamanlarım vardı.
Sana da anlatıp anlatıp "gel beraber yürüyelim bu yolu" diyemediğim, buralara yazdığım zamanlara evrildim şimdi.
Ben senden önce, herkesin haklılığından çok emin olduğu şu dünyada yanılmaktan yapayalnız kalmış bir insandım. Artık sen varsın. Yalnız değilim ve bütün dünyaya kafa tutabilirim.
Dünya
Hep merak ederdim, kaç mezar sığacak diye şu dünyaya.
Sen beni sevdiğin günden beridir bir saniye daha seninle olabilmek için evrene ne yapmam gerektiğini sorup duruyorum.
İstiklal
Elimi tuttuğun vakit ne kadar kalabalıktı İstiklal.
Uzunca konuşmuştuk. Senin canını sıkan bir şeyler vardı. Beni yazmaya mecbur bırakan şeyler gibi.
Ben senin canını sıkan her yerden ellerimle çekip almak istiyorum seni. Kendimce ve kendime... Benim çok konuşup hiçbir şey anlatamadığım zamanlarım vardı.
Sana da anlatıp anlatıp "gel beraber yürüyelim bu yolu" diyemediğim, buralara yazdığım zamanlara evrildim şimdi.
Ben senden önce seni arıyordum zaten. Gerçek dünyayı. Kıymetle var olan bir şeyi. Olduğu yeri kıymetlendiren... Yüreğini arıyordum yani... Seni...
Uzun uzun göstereyim de sen ona bak, ben sana bakayım. İçim rahatlasın biraz. Eskiden hiç rahatlamazdı içim. Sen varsın. Biraz rahatlayabilir bu yüzden.
Ben çok konuşuyorum. Şundan bundan oradan buradan. Dinliyorsun. Usanmadan...
Oysa sana desem ki "Bak Işığım, bak sihirim, bak mucizem, bak bulutlara giden yolum, aramızda yaşamaya dair bir şeyler var." anlarsın beni biliyorum.
İstiklaldeydik, elin elimde. Bir ara gözlerine bakarak ömrümün sonuna kadar mutlu olabileceğimi fark ettim. Ömrümün geri kalanında avucunu öperek aşka doyabileceğimi. Üstelik daha önce çamura bulanmış, iğdiş edilmiş, harcanmış biri olarak...
Bir sana, bir kalabalık insanlara bakıyordum. Nasıl güzelsin...
Nefessiz kaldığın denizin dalgaları arasında kafanı sudan çıkarıp, ilk derin nefesi almak gibi; bir an gözlerine bakıyorum...
Bir sana, bir kalabalık insanlara bakıyordum. Nasıl güzelsin...
Nefessiz kaldığın denizin dalgaları arasında kafanı sudan çıkarıp, ilk derin nefesi almak gibi; bir an gözlerine bakıyorum...
Nasıl da arıyormuşum, seni de bulmuşum. Nasıl titriyorum heyecandan, telaştan ve korkudan şimdi... Deniz, dalgalar ve nefes almak ne güzel.
İstiklal eskiden de çok güzeldi. Artık daha güzel.
Gösteri
Güzel bir şeyler göstermek istiyorum sana. Elin elimde yürüdüğümüz neresi varsa bu dünyada, bütün sokaklarında... İncelikli şeyler, naif ve zarif güzellikler... Sana layık bir şeyler... Hepsini ben göstermek istiyorum sana.
İstiklal eskiden de çok güzeldi. Artık daha güzel.
Gösteri
Güzel bir şeyler göstermek istiyorum sana. Elin elimde yürüdüğümüz neresi varsa bu dünyada, bütün sokaklarında... İncelikli şeyler, naif ve zarif güzellikler... Sana layık bir şeyler... Hepsini ben göstermek istiyorum sana.
Uzun uzun göstereyim de sen ona bak, ben sana bakayım. İçim rahatlasın biraz. Eskiden hiç rahatlamazdı içim. Sen varsın. Biraz rahatlayabilir bu yüzden.
Ben çok konuşuyorum. Şundan bundan oradan buradan. Dinliyorsun. Usanmadan...
Oysa sana desem ki "Bak Işığım, bak sihirim, bak mucizem, bak bulutlara giden yolum, aramızda yaşamaya dair bir şeyler var." anlarsın beni biliyorum.
Seni böyle gösterişsiz yaşıyorum. Çünkü eskiden yaşamıyordum. Eskiden burada olmak istemiyordum. Şimdi olduğun her yerde olmak istiyorum.
Gerçek
Benim seni bu denli seviyor olmam kendimi sevmekten mi geçiyordu bilmiyorum.
Sen yokken ben kendimi sevmiyordum çünkü. Şimdi öyle değil... Kalbim varmış.
Senden önce solumdaki kaburgalarımın altında sızım sızım sızlayan bir harabe vardı.
Matematik
Üç kelimeyle şu hayatta yaşadığın bir mucizeyi anlat deseler "O da beni seviyor" derim.
Bir de şey var "ölmeden önce son iki isteğini yerine getireceğiz." deseler ve ne istediğimi sorsalar; İkisinde de sana sarılmayı seçerdim.
Eğer sen bu hayata o sevgi dolu ışığı yakmazdan önce soralardı bunu derdim ki "birincisi susun, ikincisi elinizi çabuk tutun."
Sual
Beni benden kurtarmak nasıl bir duygu canım sevdiğim?
Avucunun kokusunu unutmamak için ne yapmam lazım?
Ben
İçimde kendimden büyük bir yalnızlıkla yaşıyordum herkes gibi. Çünkü insanız. Çünkü çok az insan dermandır, başka bir insanın derdine. Doktor değilse...
Ben, sen beni sevmeden önce ne çok dağıldım yanlış yerlerde bir bilsen... Ne saçma yerlerde birikmek istedim. Ne anlamsız zamanlarda beni bulmak istedim başka bir yerlerde, anlatamam ki...
Keşke ben de sana iyi gelebilsem. Keşke ben de hiç olmazsa; kısa dahi olsa, yanıp küle dönecek ama bir anlığına karanlığına ışık saçabilecek bir kibrit çöpü olsam.
Kimse kimsenin yoluna ışık tutamaz öyle kolay kolay senin gibi.
Beni benden nasıl kurtardın bilmiyorum. Bunca karanlıktan...
Ben de sana çay demlerim, kahve yaparım, kahvaltı hazırlarım, üstünü örterim...
Bu mutluluğu tanımıyorum. Sanki gece herkes uyurken kar yağmış, sabah sokağa ilk ben çıkmışım da, ilk ben iz bırakacakmışım sanki kaldırımlara ayak izimi gibi bir heyecan hissediyorum.
Erime ne olur. Söz veriyorum sokağa çıkmam. Pencereden izlerim dünyayı nasıl güzelleştirdiğini. Erime yalvarırım. Seni çok seviyorum.
Gerçek
Benim seni bu denli seviyor olmam kendimi sevmekten mi geçiyordu bilmiyorum.
Sen yokken ben kendimi sevmiyordum çünkü. Şimdi öyle değil... Kalbim varmış.
Senden önce solumdaki kaburgalarımın altında sızım sızım sızlayan bir harabe vardı.
Matematik
Üç kelimeyle şu hayatta yaşadığın bir mucizeyi anlat deseler "O da beni seviyor" derim.
Bir de şey var "ölmeden önce son iki isteğini yerine getireceğiz." deseler ve ne istediğimi sorsalar; İkisinde de sana sarılmayı seçerdim.
Eğer sen bu hayata o sevgi dolu ışığı yakmazdan önce soralardı bunu derdim ki "birincisi susun, ikincisi elinizi çabuk tutun."
Sual
Beni benden kurtarmak nasıl bir duygu canım sevdiğim?
Avucunun kokusunu unutmamak için ne yapmam lazım?
Ben
İçimde kendimden büyük bir yalnızlıkla yaşıyordum herkes gibi. Çünkü insanız. Çünkü çok az insan dermandır, başka bir insanın derdine. Doktor değilse...
Ben, sen beni sevmeden önce ne çok dağıldım yanlış yerlerde bir bilsen... Ne saçma yerlerde birikmek istedim. Ne anlamsız zamanlarda beni bulmak istedim başka bir yerlerde, anlatamam ki...
Keşke ben de sana iyi gelebilsem. Keşke ben de hiç olmazsa; kısa dahi olsa, yanıp küle dönecek ama bir anlığına karanlığına ışık saçabilecek bir kibrit çöpü olsam.
Kimse kimsenin yoluna ışık tutamaz öyle kolay kolay senin gibi.
Beni benden nasıl kurtardın bilmiyorum. Bunca karanlıktan...
Ben de sana çay demlerim, kahve yaparım, kahvaltı hazırlarım, üstünü örterim...
Susmakla konuşmak arası bir yerde sana nasıl bir tutkuyla sevdalar beslediğimi anlatamayacağımı biliyorum. Bin kere sarılsam belki...Anlık
Bu mutluluğu tanımıyorum. Sanki gece herkes uyurken kar yağmış, sabah sokağa ilk ben çıkmışım da, ilk ben iz bırakacakmışım sanki kaldırımlara ayak izimi gibi bir heyecan hissediyorum.
Erime ne olur. Söz veriyorum sokağa çıkmam. Pencereden izlerim dünyayı nasıl güzelleştirdiğini. Erime yalvarırım. Seni çok seviyorum.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)










