28 Mart 2017 Salı

Döküm / 1-2-3 ve 4

Saat gece 01:30
Berhan diyor ki "Göle götüreceğim sizi."

Arabadayız. Ben arkada oturuyorum. Sevgilisi Özlem ise yanında. Göle gitmek fikrine seviniyor Özlem. Nazan'ın doğum gününe, Göksel'in düğününe gelmişim Edirne'ye.
Uzun zaman sonra dostlarla kalabalık bir ortamda mutlu olmayı başarmışım. Yine de içim buruk. Sebebini arıyorum.
Canım göle gitmek istemiyor. Arkamızdaki arabayı Hakan kullanıyor, yanında Mehmet var, Serpil var...
Kavşağın girişindeki ışıklar yeşilden sarıya dönerken geçiyor Berhan.
Hakan ise kırmızı ışığa takılıyor...
Ben o esnada kalabalık şehirden öyle tiksinmişim ki, gözüm Keşan yolu üzerinde uzaklarda tek tük yanan ışıklara takılıyor ve bunun için huzurlu hissediyorum.
Burcu'ya söz vermişim sensiz içmeyeceğim diye... içmişim...
Arabayı kullanmama sebebim de bu. Elimde viski şişesi... içmeye devam ediyorum. Çok zaman sonra ilk kez... Burcu duyarsa üzülür mü üzülmez mi bilmiyorum. Eve gidip ona mesaj atmayı düşünüyorum. Viski şişesini fotoğraflayıp "içtim ben, haberin olsun." diye...

"Beni eve atsana Berhan, hiç yalnız kalmadınız olum siz. Özlem'le gidin göle." diyorum.
Evden kastım, Berhanın evi. Göle beş dakika mesafede. Kafam güzel. Efkarlıyım.
Telefonda kendisine de söylemiştim, Burcu'yu özlemişim. Sanki koca Edirne de tek eksiğim O.
Oysa Namık abi var, Çelebi var, Nazanım var, Ece var, Göksel var, Selim var, Berhan var, Özlem var, Feyza'yı tanımışım can bilmişim, kocası Yunus'u da öyle... Serpil, Mehmet, Ebru, Selma... hepsi beni sıcacık, dostane ve sevgiyle kucaklamış... Sonra Alev... canım kardeşim Alev. Kendisi meğersem büyük bir hayranlıkla takip ettiğim twitter hesabının sahibiymiş.
Diyorum ya... Tek eksik sanki Burcu işte... Yoksa hissettiğim mutluluk tastamam olacak. Çok güzel insanlarla bir arada olduğun zaman paylaştığın anın güzel olmama ihtimali hiç yok. Ecenin dediği gibi...







Düğünden sonra kalabalık bir halde Berhan'ın koskocaman evinin bahçesinde toplandık. Ateş yaktık. Kocaman evin kocaman bahçesinde koskocaman bir ateş. Hakan ve Çelebi ile uzun uzun muhabbet ettik.
İnsanlardan, sevgisizlikten konuştuk. Hikayemin bütün detaylarını öğrendiklerinde bana kadeh kaldırdı 10-15 kişi. Hepimizin gözünde hüzün...
Böyle anlarda kalabalıktan çekinirim. Herkesin hüzünle yüzüme baktığı an...
Özlem yanıma gelip viski şişesini uzattı.
Sonradan defterime yazacağım cümleler dizdi kulağıma...

Dedi ki;
Ben nasıl dayanırdım bilmiyorum.


Ona bir gün alıştığımı anlattım. İnsanın her şeye alışacağını...
Bunun kabullenmek olmadığını, sadece hayatın içinde çaresizce yaşanabilecek şeylerden biri olduğunu anlattım.


Hakan ve Çelebiyle konuşurken de aynı şeyleri söyledim.
Bir gün bir baktım canım acımadan yemek yiyorum, bir baktım bir yerlere gidiyorum, bir baktım bunların hepsini canım çok acırken de yapmışım...
Hâlâ acıyor ama bakın, sizinle rakı içiyorum. Siz de içerdiniz. Herkes alışıyor yaşamaya. Bütün eksikleriyle, bütün kavuşamadıklarıyla, bütün hevesleriyle, bütün yarım kalmışlıklarıyla... Alışıyoruz be abi...







Güzel insanlar...








"Sen ne içersin abi?"
Fakültenin girişinde yer alan büfenin önündeydik.

Sigara, alkol, yemiş almak için durmuştu Berhan. Bana bakıyordu. Özlem'in bahçede bana verdiği Viski şişesini gösterdim.
"Bunu gömücem ben bu gece. Sigara alsana bana, Kemıl griin." dedim ve gülümsedim. O da bana gülümsedi. Kapıyı kapatıp gitti Berhan.

Özlem ön koltuktan bana doğru döndü.
"Senin modun neden düştü." diye sordu.
"İyiyim ya. Yoruldum sadece. Sabah erkenden kalk, düğüne, doğum gününe, oraya koş buraya koş, bahçede de ayaktaydım hep. Acayip üşüdüm. Yaşlanıyorum kızım ben. Harika bir gün geçiriyorum. Müthiş insanlar ama çok yoruldum."
Gülümsedi ve elimdeki viski şişesine uzandı. Şişeyi kafaya dikip iki yudum alıp yüzünü ekşitti. Kafası güzelken çok komik bir kız oluyor bu Özlem :)
"Göle gelsene ya, sensiz tadı çıkmaz ki. Hakan'lar da geliyor. Zaten Berhan'la yalnız kalamayacağız." dedi.
Başımı iki yana salladım.
"Canım viskimi içip bir şeyler karalayıp sızmak istiyor. Bir iki mesaj atacağım arkadaşlara." dedim.
Şişemi geri uzattı. Koca bir yudum aldım. Canım yalnız kalmak istedi o koskocaman evde. Ateş sönmemiş ise son zamanlarda en güzel yazımı yazmam için ortam hazırdı. Ve ben son zamanlarda en çok özlediğim kişiye yazacaktım.
Burcu'ma...




Defterimi çantadan çıkardım.
Başka bir evde uyumayalı çok zaman olmuş. En son uyuduğum başka bir ev senin evindi Burcu. Bu gece sana yazmak istedim. Her şeyi bir kenara bırakıp sana... Beni tutan, beni iten, bana nefes aldıran ve aldırmayan her şeyi bir kenara bırakıp sana bir şeyler anlatmak istedim. Bir sürü güzel insanın yanındayken bile yanında olmayı istediğim için sanırım... Bilmiyorum.
Bir gün buraya birlikte gelelim. Birlikte... "Birlikte" kelimesine anlam kattığın için çok teşekkür ederim.
Hakan'a da söyledim aynısını "Gülüşünü görmemiş olsam o gün Moda'da... nasıl devam edebilirdim bilmiyor gibiyim. O kadının yanı, benim sırtımdan bütün yükleri atıp dinlenebildiğim tek yer." dedim senin için...




Özlem'in çığlığını duydum. Araba hızla şerit değiştirdi. Direksiyon Berhanın elinin altından kontrolsüzce ve bir anda sola döndü. "Berhan dikkat." diye bağırdım.
O an yolun solundaki bariyerlere vurduk. Sonra tutunacak bir yer aradım kendime. Çok hızlıydık. Sağa doğru kaydığını hissettim arabanın. 
Özlem geldi aklıma. Anneydi o. Oğlu küçüktü daha. Ön koltuğa uzanıp Özlemi omuzlarından çekerek koltuğa yapıştırmak istedim. Araba sağa doğru spin attı... Berhan direksiyonu tutamıyordu. Hızla kavşağın içinden dışına doğru savruluyorduk. Lastiklerin sesi sağdaki bariyerlere vurduktan sonra kesildi. Tekerlekler yolda değildi çünkü...

1
İlk takla ile sırtımda korkunç bir ağrı hissettim. Gözlerimi kapattım.
2
Ne zaman biteceğini kestiremediğim bir döngü. Kapı açılırsa uçardım ama kapının kolunu tutmaktan başka çarem yoktu. Cam kırıkları doldu arabanın içi.
3
4

"Abi iyi misin abi?" Berhanın çığlığı ile uyandığımda, beni kucaklayarak çimlerin içinden sedyeye aldılar. Ne olduğunu anlamlandıramadım ilk an.
Özlem'e "Geçti aşkım, elin kanıyor sadece" diyordu Berhan.
Umarım doğru söylüyordu.






Her şeyin anlamsız geldiği anı yaşadım. Tomografiye giderken sedyemin başında Nazan vardı. Doğum gününü rezil etmiştik Nazanımın. "Göğe bak." dedim.
Çünkü bir keresinde ona "ne zaman göğe baksam gülümserim." demiştim.
Kolum, bacaklarım ve boynum kıpırdamıyordu. Sadece gözlerim... Nazan'ın doğum günüydü. Gülümsesin istemiştim.
Ve burcu'yu çok özlemiştim.




15 Mart 2017 Çarşamba

Duvara Karşı

Saat 03:00 olmadan daha, duvara dikerim gözlerimi. Bildiğim cennetleri, cehennemleri anlatırım tek tek. Ki soğuktur, çünkü Marttır. Ve yağmurludur İstanbul. İnsan cenneti ve cehennemi yaşadı mı bir kez yer yüzünde... anlatmalıdır çünkü herkese.
Benim duvarım var. Herkesim yok.
Boşverin herkesi. Öyle yada böyle herkes görecek.
Duvarlarım var benim. Ben onlara kuşları da anlatırım. İçimize çırpınışlar bırakan, o çırpınışları yer ile bir eden dünya denen cehennemi anlatırım. 
Demre’de bir limon ağacının çürüdüğünü, yaşlandıkça insanın da ağaçlara benzediğini, herkesin ağaçlara sırtını yaslayıp artık insana yaslayamadığını anlatırım. Sırtı güzel kadınları...
Bir zaman yaslanıp, bir zaman sonra ardından bakakaldığım sırtları... 
Her şeyi anlatırım. 
Yalanlar üzerinde tepinmeyi sevmiyorum ama şu fahişe çağı bu duvarlara nasıl anlatacağım onu da bilmiyorum. Hangi kırığımdan hangisinin daha çok acıdığını...
Saatin 04:01′inde kimi düşündüğümü anlatırım. 
Ama susmalıyım bir kuşun intiharını. Utanırım, diyemem “sesi yok kuşların.” 
Diyemem “sesi yok kimsenin.”
“Vazgeçtim” yalanlarına kaçıp, en çok kendimi kandırdığımı, en çok kendimi kaybettiğimi... utanırım, söyleyemem.
Bir kadının gülüşüne, o dudağın mahzun kıvrımına beslediğim sevdayı, o sevdaya uzun süre nasıl tutunacağımı bilmediğimi, tutundukça sevdanın uzayacağını... bilir zaten bu odanın duvarları.
Saat 04:06... “kalbimde.”
Duvarlarım bilir. Sen de öğren. 
Usulca yakardığımı biliyorum bir kulağa... “Kal! Sadece kalbimde değil, yanımda kal...” 
Şuramda kramp gibi sanki... Jilet kesiği... şiirle anlatılmaz. 
Sessizlikle söylenir bazı şeyler. Soğuk olan her şeye...
Israrla geçmeyen ne varsa, susulur bazen. Bak işte “kalbimde”
Kalbimde kuş intiharı,
Demre’de çürümüş ağaç,
Sesi yok bazı çırpınışların.
Şuramda boş bir kafes...
Bu jilet kesiği,
Her acıyı y
azdım ama Şiirle de anlatılmıyor bazen.


9 Mart 2017 Perşembe

壮大な / Sodaina ya Mektup

Başımı cama yaslamış yolu seyrederken, yağmuru ne kadar sevdiğimi hatırladım. İstanbul'dan 24 saat ayrı kalmak yetmemişti bana. İçimde isteksiz geri dönmenin verdiği sıkıntı...
Nasıl bir yol bulup bu şehre bir daha geri dönmemeyi başaracaktım ben?
Ben şu hayatta, çok arzuladığım şeylerin hangisine, ne zaman ulaşmayı başaracaktım?


Telefonuma bakıp bir kaç kelime karalamak istedim bloguma.
Ana sayfada bir fotoğrafa takıldı gözüm. O fotoğrafta bir gülümsemeye...
kaç saniye ya da kaç dakika baktım bilmiyorum.
Kendi kendime o gülümseyen kadına "senin yüzünden bu gülüşü alanları hiç affetme." dedim.
"Yüzünden o gülüşü mahrum bırakanları da..."
Sana dedim.


Ne kadar zamanımı alırsa alsın o gülüşüne bir isim bulmam gerektiğini hissettim.
Olur olmaz zamanlarda aklıma gelmeliydi çünkü. O kıvrılan dudağın kıyılarında kalan eskimiş mağrurluk. Unutmamalıyım onu. İsim verirsem unutmam. Çünkü her şeyi unutmak isteyen ben, zaman zaman adımı duymayı bile unutan ben, bir ismi asla unutmam. Ve güzel gülen kadınları... Gülüşünü unutmak sana kötülük olurdu. Ve belki bütün insanlığa...
Böyle olsun istemediğim için adını *Sodaina koydum.


Her şeyden sakınırım ama ben artık sakınmam kendimi senden Sodaina.
Her şeyi unuturum da seni...


Saçlarının çevrelediği yüzüne şiirler yazarım artık. Koskoca güneşin bile battığı bu dünyada Sodaina'nın güneşler doğurduğunu anlatırım. Herkes bilsin, herkes görsün, herkes anlasın diye. En az senin kadar ah ederim "nasıl o yüzüne tebessüm kondurmaz kimseler" diye. Gerekirse yalvarırım da; ömrüne ilmeklediğin herkese ama herkese... "ne olur güldürün onu." diye.

Dünyaya alışamıyorum ben Sodaina.
O gülüşü her yerden tanırım bu yüzden. Mağrur, kırık, eksik. Belki o yüzden çok güzel. Belki o yüzden bu otobüsün içine, dışına kattığı anlam...
Karanlıkta kalmış kadının kalbini son bir umut aydınlatmak istercesine ışık yakması gözlerinin... Bir şeyler anlattığı için belki de... Belki çiçekler bu gülüşlerden yaratılmıştır bile...
Bir gülüş insana hiçbir şey anlatmaz mı sanırsın sevgili Sodaina...


Gözlerinin küçüldüğü o ince çizgi bağıra çağıra anlattı bana.
"Başka bir şeyimiz yok." dedi. "Geri dönmekten, kalmaktan başka." Bunu bana dedi. 
"Arada kalmışlıktan başka neyimiz var?" diye sordu bana.
Elimde kalanı yaşamak isterdim ama elimde hiçbir şey kalmadı demek istedim gözlerinin gülüşüne.
Ben demeden anladı zaten beni. 
"Sabır" dedi "kalbin kadardır. Çatlamayı öğren." dedi. 
"Her şeyden" dedi "sana ve bana bu boşluk kaldı. O yüzden bir manzara gibi bakıyorsun sen bana." dedi
Ve ekledi Sodaina
“Sonsuz bir fırtınadır Kayıp” dedi. “yaralı gülen kadınların duyguları.”

Biliyor musun Sodaina; Doğru söyledi.
O ruhun kopardığı fırtınayı dindirmek varlığına son vermektir bir kadının. Dünyanın her yerinde o gülüşün içimde bıraktığı cennet köşesi gibi manzarayı tanırım çünkü ben. Ben hep güzel gülen kadınlara inandım. Odalarda, sokaklarda, otobüslerde, vapurlarda, rayların üstünde... her yerde inandım o gülüşlere. O yüzden bilirim Sodaina. Ve hiçbirinin gülüşünü unutmak istemem.

Dünyaya ve dahi insana alışamıyorum ben Sodaina.
Kendimi her şeyden sakınırım. Ve güzel gülen kadınlara inanırım. Dudaklarının kıyılarına... Ve bir tek gözlerinin anlattıklarını dinlerim Sodaina...
Sen bu dünyada dinlediğim nadir güzelliklerdensin.

Oralarda bir yerlerde olduğunu bilmek güzel.
Varlığına teşekkür ederim.

* Sodaina ( 壮大な) Olağanüstü Güzel anlamında bir sözcük.



4 Mart 2017 Cumartesi

Dertleşme / 4


Ben Haydarpaşa Garını çok severim. Uzun tren yolculuklarım olurdu. Oradan başlardı uzaklara gitmek. Oradan vapura binmişliğim de çoktu.

Bazı otobüs durakları, bazı istasyonlar, bazı iskeleler, sonra bazı şarkılar ve bir takım sesler açıkça insana diyor ki;
“Her şey bundan daha güzel olmayacak” ya da “Rüya bitti. Hadi uyan”
Buna rağmen biz ne yapıyoruz?
Bekliyor ya da gidiyor ya da inanmaya devam ediyoruz.
Seni hep aynı yerden vuran şarkıyı bir daha dinle, seni aynı yere gömen o otobüs durağına yine git. İsmail abinin gemilere el salladığı Leyla ile Mecnun dizisinden bir sahneyi aç, izle yine...
Beni anlayacaksın.
Ben kendimi anlamak için Haydarpaşa Garına giderim. Uğurladıklarım, karşıladıklarım. Çok anı biriktirdim ben o binanın içinde, dışında, çevresinde...
Özür dilerim. Oradaki anılarıma sahip çıkamadığım için.
Orada uğurladığım, karşıladığım, beni bekleyen bir sürü güzel insanın hatırasına sahip çıkamadığım için... Yıkmasınlar orayı.

İnsan, kırıldıkça heveslerinden vazgeçiyor işte. Ben ki küçükken taş attığım bir kedinin arkasından yüzyıllardır yas tutuyorum. Ben o tren garı yıkılırsa bunca anıyla nasıl başa çıkarım? İnsan başa çıkamadığı anılarla nereye, neye, kime ait olabilir ki?

Ben ki ardımda çok anı bıraktım. Bir bilsen kaç zamandır yazıyorum. Bir bilsen ben bu sanal dünyaya kaç kırık cümle bıraktım... Kaçını imla hatasıyla, kaçını binbir pişmanlıkla kaç hatamı yazdım? Bana bu dünyanın en uzak yeri bir mezarlık. Bunun gibi kaç ton yük yazdım...

Yazdım çünkü varlığımı anlatmaya çalışıyorum bu dünyaya. Duyulmak, anlaşılmak istiyorum. Kimsenin rüyasında değilim. Kimsenin hayatında... Kimsenin gerçeğinde..
Yine de yarım bıraktığım şeyler var ama bir tren garında sevdiğim bir kadının bana sarılarak ağladığı bir anım var... O an’ı unutmak istemiyorum.

O garı yıkmasınlar.
Çünkü o gar ve orada yaşanan o an (sevdiğim kadının yaşlı gözlerle bana sarılıp gittiği o an) bana demişti ki “Her şey bundan daha güzel olmayacak. Rüya bitti. Hadi uyan.”