Üç saatlik uyku arasında gördüğüm yıkıcı rüyanın etkisi, bu sabah da diğer sabahların tıpkısı gibi bir böceğe, bir meftaya, herhangi bir başka boka dönüşememiş olma sancısını doğurdu. Aynaya bakar bakmaz anladım ki aynı yüz, aynı ben, aynı her şey...
“Demek ki” dedim “hayat yine güzel değil.”
Yanımda uyanmasını arzuladığım ama yataklarımızda yapayalnız uyumamıza sebep olan kadına öyle sağlam bir küfür çıkardım ki, küfrü gerçek hayata dökerek uygulasam şaşkın bir orgazmın ortasında buluverirdi garibim kendisini. Bundan eminim.
Gecenin üçüne kadar ortağım olacak deyyusla projemiz üzerine çalışmışız. “Bi yarım saat kestirelim kanka, sabaha göt olacaksın. Toplantıda ağzından salya akmasın sonra.” demişim kendisine. Uyandığımızda hiç şüphe yoktu ki geç kalmıştık. Hayat mizahi bir yaşam sürmeye engel olmak için elinden geleni ardına koymuyordu çünkü. 10 dakika sonra Sabiha Gökçen’de olmalıydık. Yarım saatlik yolumuz vardı. 15 dakikalık ayılma süremiz, hazırlanıp çıkmamız filan. Ne kadar da bastıra bastıra üç s’li hasssiktirlik bir sabah değil mi?
Ortağım olacak denyo tontiş götü ve göbeğine rağmen kendisini arabadan uçarak fırlatıyor. İçeri giriyor ve iki dakika sonra arıyor. “Uçak henüz kalkmamış.” diyor. Seviniyoruz. Arabayı eve dönüp duş almak hevesiyle terminal çıkışına doğru sürüyorum. TEM bağlantı yolunu hızlıca geçiyor, Pendik sapağından E-5 otoyoluna bağlanıyorum. Cart telefon çalıyor. Ortak arıyor. “Lan amk şu maili bir daha gönder aynı numarada başka yolcu var.” Kan beynime sıçramıyor çünkü öyle bir şey olsa, en hafif ihtimalle komaya girerim. Demek ki beynime yakın bir yerlere sıçrıyor. Bir yutkunma, saç diplerime doğru, omuzlarımdan başlayan ve boğazımdan yukarı hücum eden ateş...
10 dakikada geldiğim noktadan terminale geri dönüşüm sanki 7 yıl sürüyor. Bir şeyler yolunda gitmediğinde zaman geçmek bilmez. Yollar gitmek bilmez. Hep bir çaresiz kalmışlık hissi...
Alana girdiğimde son anons. Ortağım olacak hödük gişenin önünde. Kalabalık bir sıra var.
Amına koduğumun yerinde bugün herkes Ankara’ya gidiyor. Bir numaralı bilet satışı yapan görevli kadın, iki numara kadın, üç numara, dört numara kadın...
İşte altı numaralı kabul gişesi... Ana avrat girizgah yapmakta hiçbir sakınca görmeyeceğim erkek görevli. Şimdi siktim belanızı...
Sırayı belirleyen kırmızı şeritli zırvayı devirip kalabalığı yarıyorum, sırada bekleyenleri arkama alıp “birader bu ne rezilliktir ya!” diye yüksek volümden mevzuya giriyorum.
Ve böylece, kolaylıkla kanal değiştirmeye müsait bir pozisyon alıyorum kendime. Çirkinleşeceğim.
Görevlinin gözlerine bakıyorum, karşı banko dahil olmak üzere herkesin bana baktığını ve bütün terminali sessizliğin kapladığını fark ediyorum. Bakışım “Şu amına kodumun biletinde bir kez olsun da sorun çıkmasın lan. Bir kez olsun şuradan sorunsuz geçelim, bir kez olsun iflahımızı sikmeden uçurun ya bizi!” diye bağırıyor. Ortağım olacak kuşbeyinli pısırık beni izliyor. Ne olduğunu anlatmıyor. Önünde durduğu banko bile başka bir hava yollarına ait. Elimi ona uzatıyorum. Bileti bana versin diye... Gözüm tüm öfkeli bakışı ile gişedeki görevli adamda...
Sorun kesinlikle bizde değildi. Nasıl olsundu? Çünkü Türküm ben. Hizmet almışım ve bu hizmet aksamış. Eminim, kesin haklıyım. Bu bana cümleye “Birader” diyerek girme hakkını veriyor. Akabinde görevli kişileri aşağılama hakkı...
Tüm gözler bende, kimsede çıt yok. Herkes bir kavga çıkmasını bekliyor. Çünkü herkesin hayatı tek düze. Herkes gergin. Bir şey olsun da ne olursa olsun istiyor herkes.
Şu sıradanlığa bir değişiklik gelsin. Kavga etsinler, birbirini yesin insanlar. Biz de izleyelim. Olaya yüksek ses tonuyla “Birader”le de girmişim. İstedikleri olağandışılık hazır...
Oysa tanımadığım insanlarla iletişim kurmayı sevmiyorum artık. Birader nedir amk? Kendime şaşırmama fırsat vermeden arkamdan biri sesleniyor.
“Sorun nedir beyefendi?” Tok ve kendinden emin bir ses bu. Soluma yanaşıyor o kişi.
Dönüp bakıyorum. Dört tane polis.
Nasıl bağırmışım ki? Bunların hepsi dört saniye içinde nasıl gerçekleşir. Buraya geri dönmek, beş saat geçmiş gibiyken.
“Ankara uçuşumuz var da, trafik filan çok zor yetiştik, acil toplantıya da yetişmemiz lazım memur bey, ortağım da üzerinize afiyet biraz hasta. Ehehe biletimizde bir sorun varmış sanırım, çözelim diye ehehe hehe.”
Konuştuğum memur 180cm. Omuzlar en az 150 santim. Bana bir koysa, koyduğu yerde kalıcı bir hasar bırakmaması mümkün değil. İşin en boktan yanı bu polis arkadaşın arkasında ki cevval meslektaşları ondan daha iri... Ve ben de herkes gibi şehir korkağıyım. Zayıf gördüğüme çullanır, güçlü gördüğümden götüm götüm kaçarım. Karşımda zayıf gördüğünü devletin verdiği yetkiyi kullanarak sikertebilecek kolluk kuvvetleri var. Ne yapayım? Faşizm ile mücadele tek başına nereye kadar amk? Ortağım olacak sünepeye bak sen. Mal mal bize bakıyor. Güvensiz ve çaresizim... Benim böyle hissettiğim zamanlar yanımda olacak birine ihtiyacım var. Ömrümün sonuna kadar yanımda olacağını bileceğim birine... Ve bu biri, kesinlikle ortağım olacak şu dallama değil.
Bankodaki görevli ayağa kalkıyor. Ortağım olacak bok adamdan aldığım bilete uzanıp
“Bir bakayım efendim, sorunu çözelim hemen.” diyor. Polisler kuşkulu gözlerle beni süzmeye devam ederken, saniyeler önce beni kahraman ilan etmeye hazır olan ve arkamda sırada bekleyen kalabalığın bakışlarının üzerimde olduğunu biliyorum.
Görevli bilgisayardan başını kaldırıp “beyefendi uçağınız kalkmak üzere, hangi kapıdan geçiş yaptınız siz?” diye soruyor. “Ben değil kardeşim, şu geri zekalı.” diyor ve sol elimin işaret parmağı ile ortağım olacak şebeği gösteriyorum.
Öküzün sıçtığı ortağım “Üç nolu kapı diyor.”
Görevli bilgisayara bakıyor. “Adana uçağı o beyefendi.” Siz altı numaradan çıkacaktınız. Üzgünüm uçağınız da kalkışa hazır ama kapılar kapandı.” diyor. Polis memurunun sesini duyuyorum. “Başka bir sorun var mı beyefendi?”
Kalabalık bana ve ortağıma “mal bunlar amk.” diye bakıyor. “Hayvanat bahçesine maymun olmaz bunlar, olsalar bile kafesten içeri bakmaya değmez.” diye bakıyor.
Ortağımın kafasını bankoya vurmak, beynini akıtmak istiyorum. Sikik herif suratıma suratıma sırıtıyor. Akabinde sırada bekleyen kadın “Boşu boşuna bizi bekletiyorsunuz beyefendi, müsaade eder misiniz?” diyor.
"Uykum var hanımefendi, çok yorgunum, bu işi almamız lazımdı. İt gibi bir kadını seviyorum, kadının sikinde değilim. Organlarla alakalı değil bu mesele, hani bazen umurunuzda olanların umurunda olmazsınız ya, öyle bir şey bu. Ben bir tek onunla kafa tutarım bu dünyaya ama bütün dünya üzerime gelirken ben baş edemiyorum anlıyor musunuz?” demek istiyorum. Diyemiyorum...
“Çok özür dilerim.” diyerek kenara çekiliyorum.
Ortağımla arabaya dönüyoruz. Temiz kalpli, iyi niyetli, rakı sofrasında muhabbeti çekilir bir adam. Ne yalan söyleyeyim seviyorum piçi. Eğleniyoruz çalışırken.
Atsan, satsan, siksen kıyılmaz... “Can sağlığı.” diyorum kapıyı açarken. Olsun...
Gülümsüyor.
Yorgunum, uykusuzum, yalnızım, umutsuzum, elimde olmayan şeyler var. Bunlar yüzünden fırsatlar tepiyorum. Çok üzülüyorum. Her şey daha iyi olsun derken daha da boka batıyor ve ben bunlara daha ne kadar dayanmak zorunda kalacağım, bilmiyorum. O kadın beni bir sevse, küllerimden doğacağım ama o da beni sevmiyor.
Olsun. Herkesin canı sağ olsun.
