25 Mayıs 2018 Cuma

Kendimle Delirmişlikler /

Yüzümün düştüğünü gördüğünde yanıma gelip hiç sesini çıkarmadan oturan bir amcam vardı. Benimle sus pus oturduktan bir süre sonra “Hadi gofret almaya gidelim.” derdi gülümseyerek. Küçükken çok severdim gofretleri. Amcam bunu bilirdi. Artık sevmiyorum. Amcam bunu bilmiyor. Çünkü bir gün amcamın ölüm haberini aldık. Gofretlere küsecek kadar küçüktüm. Elime kürek verdiler. Üstüne toprak attım.

Evet doktor. Bir daha hiç gofret yemedim.
Yağmurda zatürre olan Ömer'in ölüm haberini aldıktan sonra da yağmurlara küstüm.
Ta ki sevdiğim kadınla el ele yağmurda yürüyene kadar. 

Değiştim mi? Bilmem... belki...
Ben bunu nasıl analiz edebilirim ki doktor? Bunu siz daha iyi bilirsiniz. Bilimsel bir şey bu. Sizin mesleğiniz. 

Bunun üzerine düşündüğüm zaman bazı sonuçlara vardığım oluyor tabii. Bence insanları değiştiren insanlar veya hayat değil. Bence terazi. Bence insanların içinde bir terazi var. İsmini şu anda "Zaman Terazisi" olarak belirtmeyi uygun görüyorum. Ama manav tezgahlarındaki gibi bir terazi. İnsanların bütün duygular aynı ve yerli yerinde kalıyor bence. Zamanla bazı duygular ağırlaşıyor, bazıları hafifliyor. Böyle olunca insan bazen yağmuru çok seviyor. Bazen sevmiyor işte. 

Keşke ben de Psikiyatrist olsaydım. Bu yanıtımdan sonra hemen taburcu ederdim beni bu hastaneden. Ne güzel olurdu. Pılımı pırtımı toplamadan Maltepe Limanında alırdım soluğu. Sevdiğim kadını beklerdim.

Çünkü benim adım Kayıp doktor. Deli değilim ben. Ben Maltepe Sahilinin bekleyeniyim.
O gün Yaşar komiser beni kaza yerinde zavallı adama çarpan arabaya işerken görmeseydi bugün burada olmayacaktım. Ben deli değilim. Ben aşığım doktor. 

Ben bir kadını; bir insan bir insanı ne kadar çok sevebilirse o kadar çok sevdim. Böyle sizin karşınızda oturduğum gibi oturmuş, kahvelerimizi içerken söylemiştim ona sevdiğimi. Haddim olmadığını bildiğim için buna engel olmaya çalıştığımı söylemiştim. Yıllar sonra ilk defa bir kadınla göz göze konuşurken kalbim yerinden çıkacak gibiydi. Ben onu kendimden çok sevdim. Bunu bir kere söyledim ona. O da uyuyordu o esnada.

Sonra şey? Gitti.
Bir kadının arkasından; bir insan sevdiği bir insan gittiğinde ne kadar üzülebilirse o kadar üzüldüm. Delirmedim, üzüldüm ben. Sanki en güzel dutların olduğu o ağacın dalından uzanıp en güzelini elime almak üzereyken düştüm yere. Bu hayatta en mutlu olduğum sevdayı yaşarken işte...

Na yapayım? Ben de bekledim.
Bir insan bir insanı ne kadar bekleyebilirse o kadar bekledim.
Düştüğüm yerden kalkıp her defasında nasıl ölmediğime şaşırarak bekledim.
Onsuz kendimi nasıl seveceğimi bilmeyerek bekledim o siktiğimin limanında.
Gelseydi, böyle sizin karşınızda oturduğum gibi oturup "Ya ben kalbimi senin avuçlarına bıraktım. Sen niye beni bıraktın? O kadar mı yaşayamadın avucunda kalbimle?" diye sormak için bekledim.


Ne olacak doktor? Gelmedi.
Kendi kendime dedim ki "Olur bazen öyle."

Çünkü olur böyle şeyler doktor. Bazen insanlar arkalarında ne kaldığını bilmezler.
Bazı camlar kırılır. Bazı camlar kırıldığında pencereler de kırılır. Bazı camlar kırıldığında bazı pencereler öyle bir kırılır ki duvarlar da yıkılır. Ben evsiz odasız yaşamayı öğrenmek istemedim. Ben o limanda öylece evimi bekledim doktor. İnsan en derin yarasını ne kadar kaşırsa o kadar unutamaz. O kadar unutamadım ben de yuvarmı...


Buradan çıkarsam Limana gideceğim doktor.
Yutkunmayı öğrenmiş bir adamım ben. Hem ben çok sevince, kendimi avutmayı çok yakıştırıyorum üstüme. Her zaman kazanacağım diye bir şey yok nasılsa. Deli değilim ben doktor. İnkardan, yalandan, kazandım sanıp kaybetmekten, dut yerken düşmekten yorgunum. Bir insan bir insanın sevgisiyle ne kadar güzelse, o kadar güzeldim. Yani deli değilim doktor. Biraz daha çirkinim.

Eskiden güzeldim, eskiden severdim gofretleri, yağmurları, dutları ve kendimi...
Deli değilim ben doktor. Eski Kayıp değilim... 

22 Mayıs 2018 Salı

Maltepe Sahilin Delisi / Abi Bi Sigara Versene Be! (6)

Saat 23:10'u gösterirken eski gazinoların sokağından Drama köprüsüne doğru hızlı adımlarla yürüyen kadın, arkasından kendisini takip eden adamdan kurtulmak için Beşçeşmeler kalabalığına doğru ilerliyordu. Adamın ayak sesleri yaklaşmış olsa da meydanın kalabalık sesi de kulaklarına vurmaya başlamıştı genç kadının. Bir yandan çantasını askısıyla birlikte tutuyor, bir yandan da adamın fiziksel olarak taciz etmesinden çekiniyordu.

Meydana giden sokakta kalabalığa doğru son 30 adım. Ayak sesleri yaklaşıyor. 25 Adım. Adamın hızlı soluk alış verişleri duyuluyor. Son 20 adım... Çığlık "Ya bıraksana peşimi be. İmdat!" diyerek kendisini takip eden adama dönüyor kadın öfkeyle. Dişlerini sıkıyor. Korkudan gözleri dönmüş ve korkunç öfkeli görünüyor genç kadın.

Kayıp neye uğradığını şaşırdı o anda.
"Ablacım bir sigara versene be!"

Kadın ne olduğunu anlamasa da çığlığından ve çaresizce sergilediği öfkesinden adamın korktuğu belli oluyordu. "Defol git lan, sabahtan beri peşimdesin, sapık mısın, manyak mısın?

Kayıp utanarak ve ürkek bir yüz ifadesiyle "Hayır ablacım hiçbiri değilim, bakın izah edeyim." diye gevelerken kadın Kayıp'ın sözünü bağırarak kesti. "Neyi izah edeceksin be geri zekalı?"

Kayıp yere bakarak yanıtlamaya çalıştı. Kadının gözlerinden öfke fışkırıyordu.
"Geri zekalı da değilim. Aşığım ben."

Kadın ne kadar bağırıyorsa Kayıp o kadar naif bir ses tonuyla yanıt vermeye çalışıyordu.
Derken sokağın içindeki bakkalın sahibi Ahmet çıktı. Kayıp'ı kolundan çekti.
"Geç bakayım sen şöyle, kapa çeneni daha fazla saçmalamadan."

Kaşları çatıktı adamın Kayıp'ın gözlerine bakarken. Genç kadına döndü bakkal Ahmet.
"Kızım sende sakinleş, bu bizim mahallenin delisidir. Zararı olmaz kimseye."

Genç kadın bakkal Ahmet'in varlığıyla biraz olsun rahatlamıştı. "Ama beyefendi Migros'un önünde takıldı, buraya kadar bırakmadı peşimi."

Bakkal Ahmet kadını onaylarcasına başını sallayıp "Haklısın kızım, korkmuşsundur elbette ama yıllardır buralarda bu deli. Kimseye bir zararı dokunmaz. En fazla sigara ister, bir lira ister. Sana bir şey dedi mi?"

Kadın yanıtlamak üzereydi ki sokağa hızla dalan iki motosiklet üstünde dört polis bitiverdi yanlarında. Hızla motordan inip kadının başına dikildiler. Bir tane ekip arabası da sokağı dönmüş aşağıdan yukarıya doğru geliyor, tepe lambalarıyla sokağı adeta pavyona çevirerek yokuşu tırmanıyordu.

Motosikletten inen polislerden biri, kadına yaklaşıp yetkili bir ses tonuyla
"Ne oldu burada, ihbar aldık. Size mi saldırdılar hanımefendi?" dedi.

Kadın tereddütle yanıtladı. "Yok memur bey saldırı değil, bu adam peşime takıldı." diyerek eliyle Kayıp'ı işaret etmişti ki henüz sözünün bitimiyle polislerden ikisi Kayıp'ın kollarından tutmuş, duvara yüzünü dönderip üstünü aramaya başlamıştı bile. Kadın bu sahneyi görünce pişman oldu
"Hayır lütfen sakin olun, bir şey yapmadı." Polislerden birinin sesi duyuldu.

 "Kimsin sen, adın ne?" Kayıp korkuyla bir şeyler mırıldandı. Söze Bakkal Ahmet girdi.

 "Memur bey bir yanlış anlama var. Buranın delisi bu garip, hanım kızımız yabancısı mahallemizin. Bizim deli istemeden de olsa kızımızı korkutmuş."

Kadının başındaki memur Kayıp'a doğru iki adım attı, deli adamın üstünü arayan polislere
"Bu bizim sahilin delisi değil mi? Tamam arkadaşlar sakin. Hırpalamayın." dedi.

Kayıp'ı bir kolundan tuttu. Ekip arabası da yanlarındaydı artık. Kayıp'ı ekip arabasının kapısına doğru çekti memur. İki polis memuru da arabadan indi. Kayıp'ı kolundan tutan yetkili görünümlü polis memuru arabadan inenlere göz kırparak. "Saldırı gibi bir durum yok sanırım, ihbar asılsız." dedi.
Kayıp bunu duyunca "İnsan dediğin asılsız artık be abiciğim." dedi.

Polislerden birisi "Kes lan sesini." diye bağırınca Kayıp iki elini önünde birleştirip başını önüne eğdi.
Yetkili görünen memur genç kadına döndü "Hanımefendi şikayetçi olacağınız bir durum var mı? Sözlü veya fiziksel taciz?"

Kadın pişman bir vaziyette başını iki yana sallayarak "Hayır memur bey, taciz falan yok. Ben korkup bağırdım. Bilmiyorum bu kişinin deli olduğunu." dedi. Utanarak devam etti sözlerine "Pardon deli değil, akıl sağlığı olmayan demek istedim."

 Ukala bir tavırla polis memurlarından birisi "Aynı şey hanımefendi." dedi.
Yetkili ses tonuna sahip memur ekip arabasından inen polislere dönüp "Bunu nezarete götürün. Bu gece kendisine kimseyi takip etmemesi gerektiğini öğretin." dedi.

Genç kadına "Hanımefendi, eğer sizde şikayetçi değilseniz işlem yapmamızı gerektiren bir durum yok ortada."

Kadın hızla yanıtladı "Hayır şikayet filan yok. Şikayetçi değilim. Bana zarar vermedi." dedi.

Bakkal Ahmet kadınla konuşan polise yaklaşıp "Komiserim götürecek misiniz bu deliyi? Hırpalamayın fazla. Garibandır. Yazık, kimsesi de yok. Aşkından divane olmuş sürünüyor işte buralarda. Kimseciklere zarar vermişliği yoktur."

Memur bakkal Ahmet'e dönüp "Biliyoruz beyefendi. Hırpalama falan olmaz, merak etmeyin. Sabaha bırakırız. İhbar aldık, anons geçildi, bütün anonslar kayıt altına alınır. Baksanıza millet telefonla çekime de başladı. Herkes yönetmen, herkes kameraman oldu geldiğimizden beri. Boş zabıt tutmayalım. Yalandan ifade mifade işte... Bizim başımız ağrımasın, anlatabildim mi?" dedi

 "Eyvallah." diyerek geri adım attı bakkal Ahmet.

Memur tekrar kadına dönüp "Hanımefendi siz de gidebilirsiniz o zaman. Sabaha kadar fikrinizi değiştirirseniz karakolda olacak bu gariban. Bilginiz olsun."
"Teşekkür ederim. Zahmet oldu size." dedi kadın.

-*-

Kayıp devriye arabasına bindi. İki polis önde, Kayıp arkada, karakola doğru döndü araba. Sokağın köşesinden ana caddeye çıkan yola girdiklerinde direksiyondaki Polis
"Naptın la kıza? Gördün tabii taş gibi hatunu, takıldın peşine değil mi çapkın?" diyerek yanında oturan memura göz kırptı gülerek. Aynadan Kayıp'a baktı. Kayıp ellerini önünde birleştirmişti ve ellerine bakıyordu.

"Yok." dedi sakince. "Sigara istedim." diyerek devam etti.

Direksiyondaki genç memur yine kendinden yaşlı olan memura gülümseyerek "Bak bak çakala bak. Sigarayı beleşe getireceğim diye takılmış kızın peşine." dedi.

Yaşlı olan memur koltuktan arkaya Kayıp'a döndü.
"Koca Maltepe'de sigara isteyecek başka kimseyi bulamadın mı oğlum? Takip etti diyor kadın. Takip mi ettin, bir şey yapmadın değil mi?" diye sordu.

Kayıp kendisine dönen memurun gözlerine bakarak başını iki yana salladı.
"Bi şey yapmadım abi." dedi. Genç memur atladı söze, aynadan Kayıp'ı keserek emir veren bir ses tonuyla "Abi değil, amirim diyecen lan."

"Tamam abi." dedi Kayıp Tekrar ellerine bakıyordu.

"Amirim ben takip ettiğimi anlamadım. Gördüm, sigara aldı aşağıda tekelden. Çıkınca arkasından sigara istemek için yaklaştım. Kokusu sevdiğim kadının kokusuna benziyordu. O kadar özlemişim ki, anlamadım nerede olduğumuzu. İçime çektim durdum, içime çekebildiğim kadar çekeyim istedim. Nefes almayı özlemişim amirim." dedi. 

Gözleri dolmuştu Kayıp'ın.
"Benim sevgilim çok güzel kokardı. O deodorantı da güzeldi ama kendi bir başka kokardı amirim." dedi
Önüne dönüp derin bir nefes çekti yaşlı olan memur.

"Senin sevgilin nerede?" diye sordu.

"Ukrayna'ya gitti amirim. Mesleği için. Gelecek." diyerek yanıtladı Kayıp. Bir eliyle gözünden akan yaşı sildi.

Genç memur aynadan bakıp seslendi Kayıp'a "Niye ağlıyon lan? Çok mu özledin sevgilini? Erkek adam ağlar mı hiç?"

Kayıp camdan dışarı çevirdi yüzünü.
"Ağlamanın kadını erkeği olmaz ki. Ağlamanın insanı hayvanı da olmaz. Hem biliyor musunuz; her gözyaşının sahibi kendi değildir insanın. Bazı gözyaşlarının,  başka sahipleri vardır. Mesela 'ben seni çok özledim.' diyemeyen birinin döktüğü gözyaşının sahibi aslında özlediği kişidir… Özlenenin haberi yoktur sadece. Bu da nereden baksan üzer insanı. Üzülen insan ne yapar, sen söyle? Ben deli değilim, dilenci değilim. Üzügünüm amirim. Bırakın, şuralarda kafama göre üzüleyim."

Yaşlı olan memur direksiyondaki memura "Sağa çek, dur şurada Gökhan." dedi.
Arkaya doğru Kayıp'a döndü. "Olum geçen sene sahilde kalabalığı rahatsız etme şuralarda takıl dedik. Delileri toplayın dediler, hastanelere götürün dediler de seni görmezden gelmedik mi? Sana anlayış göstermedik mi? Niye insanlara musallat oluyorsun ikide bir."

Kayıp yaşlı memurun gözlerine kısa süre bakıp yine ellerine çevirdi gözlerini.
"Siz anlayış gösterdiniz de amirim, ben görmemiş olabilirim. Yanlış görmüş olabilirim. Dilenci değilim Aşığım ben. İmkansıza meyletmek nedir bilir misin sen? Hiç mucize yaşadın mı hayatın boyunca? Ben yaşadım. Hem de kaç kere yaşadım. O kadın bana seni seviyorum dedi amirim. Anlıyor musun? Gelmeyecek olanı bekleyip biçare… anlatamıyorum ki amirim. Çaresizim ben."

Araba caddenin camiye bakan tarafında, kaldırımın kenarında durmuştu. Sakinleşmişti Maltepe.
Kaldırımlar boştu.

Memur derin bir nefes çekip "Geçen gün Veteriner Ayşe hanımın camına tükürüp kaçmışsın."

Kayıp hemen yanıtladı. "Koca veteriner olmuş, insan olamamış o kadın amirim. Birinden sigara istedim, sağ olsun iki dal uzattı. Delikanlı adammış. Ayşe abla da dışarıda görmüş bizi. Diyor ki "bi taşla iki kuş vurdun..." 

Kaşlarını çattı Kayıp.
"Ayıp amirim ayıp. Ben kuş vurur muyum hiç? Benim göğüs kafesimin içinde hala kuşlar uçuyor. Bazen yüreğimin orta yerine sıçıyorlar ama hiç sorun değil. Benim göğümü aydınlatan kadının hatırına uçuyorlar oradan oraya. Kuşlara taş atılmaz. Bir taşla iki kuş vurulmaz. İkisinden birinin kalbi kırılır sonra. Kalbi kırılan kuşlar ölür. Gerçi kalbi kırılan insan da yaşıyor sayılmaz ya amirim. Ben deli değilim. Ben dilenci değilim. Benim biraz kalbim kırık sadece."

Memur gülümsedi Kayıp'a. "Ne zamandır bekliyorsun sen o kadını?"
Başını cama doğru döndü. "Bilmem ki. 5-6 sene olmuştur."
Amir önüne döndü. "Oğlum hiç o kadar beklenir mi, uzun değil mi birini beklemek için o süre?"

İç çekti Kayıp.
"Bekleyene 10 dakika da çok uzun ki amirim. Yarın nedir, ne olur bilmem. Gün dediğin aslında bugünmüş. Az sonra ne olur bilmem. Zaman dediğin de şimdiymiş amirim. Bekleyen insana bir saniye bir asır gibi geliyor bazen. Hele beklediğin gelmeyecek olursa…"

Sessizlik oldu arabada. Kayı devam etti sözlerine.

"Neden gelmezler amirim? Sen devletsin sen söyle. İki kadeh rakıyla, azıcık peynirle mutlu olan insanlardık biz. Benim kayalıkların oraya gel bir akşam, muhabbeti gör. Şarapçıların yüreği incedir amirim. Şarabı içerken sırayla döneriz. Birine efkar kondu mu, efkarı dile geldi mi, hemen sıramızı ona veririz. Bizi niye üzdüler? Ben deli değilim, dilenci değilim. Ben zamanın gelmesini ve sıramı bekliyorum. Ben kadınımı bekliyorum amirim. Yaşamayı…"

Genç memur da direksiyondan geriye döndü.
"Evin, yerin, yatağın falan nerede senin koçum?"

Kayıp genç memurun yüzüne bakmadı hiç.
"Benim evim hep buralar amirim. Yaz kış sahilde limanın oradayım geceleri.

"Yok mu evin barkın, kalacak akraban, ailen, arkadaşın?" diye sordu genç memur.

"Evim, yuvam, ailem buralar. Onunla el ele en uzun aşağıda, sahilde yürüdük. Böyle avuç içi terlemeli yürüdük uzun uzun. Defalarca yürüdük. Güldük filan yürürken milyon kere. Çok konuştum ben, O dinledi. O denize baktı, ben O’na… Hep gidecek gibi dururdu yanımda. En uzun onun evde oturduk. Bir baktım ki benim evim onun olduğu her yer oluvermiş. Ayağının değdiği, güldüğü, ağladığı her yer. Anladın mı abim? Dilenci filan değilim ben. Evsiz, yersiz, yurtsuz, yuvasızım ben."

Genç memur yanındaki meslektaşına yine alaycı bir ses tonuyla "Ne diyo ya bu?" diyerek güldü.
Yaşlı memur genç memura dönüp "Ne diyecek aslanım, aşığım diyor işte."

 Kayıp arkadan atladı söze.
"Evet memur bey, ne diyeceğim başka? Aşığım diyorum. Özel bir durum bu. Özel hayata saygı lütfen. Allah Türk Polisini korusun. Diğer ülke polislerini sikeyim, onlardan bana ne? Boşa mesai harcadınız hakkınızı helal edin ama buradan ilçe emniyet amirine de seslenmek istiyorum izin verirseniz. Bekleyen insanın halinden anlayın biraz. Hepi topu içlendik… abartmayın bu kadar. Hörmetler abim."

Yaşlı memur arabadan inip, arkada oturan Kayıp'ın kapısını açtı. Başıyla arabadan çıkmasını işaret etti. Kayıp tereddütle de olsa inmek için kıçını kaydırıp çıktı arabadan. Memur bir sigara çıkardı paketinden Kayıp'a uzattı.
"Kışları ne yapıyorsun oğlum sen aşağılarda. Götün donmuyor mu? Zor olmuyor mu? Hasta olmuyor musun?"

Kayıp gülümsedi memura sigarayı alıp, çakmağıyla önce memurun sigarasını sonra kendi sigarasını yaktı.

"Zor geçiyor. Yağmur kar yağınca kış ayları tabii zor oluyor. Ama hasta olmaya değer O kadın, içtiğim her sigaraya değer, içtiğim tüm şaraplara değer. Hayatınız boyunca kaç kişi geçer ki ömrünüzden böyle, her şeye değecek? Yanılırsınız belki ama sevdaya değmeli. Belki ciğeriniz kuruyacak sonrasında ama sevdiğinde aldığınız nefese sevinmeli. Ben deli değilim amirim ama deliririm. O kadın her şeye değer çünkü. Delirmeye, ölmeye, yaşamaya… Ben, kalbim attığı sürece o sevginin, o kadının bana seni seviyorum dediği her saniyenin hakkını vermek için yaşamak istiyorum." dedi Kayıp.

Memur tebessümle "Daha ne kadar bekleyeceksin aslanım? Anan baban yok mu senin? Seni bekleyen birileri yok mu?" diye sordu.

"Anam, babam, kardeşim, o kadın amirim. O benim her şeyim değil ki sadece. O aynı zamanda benim herkesim. Bekleyeceğim. Gelmeyecek olması beklememe engel değil ki zaten. O kadının benden vazgeçmesi benim onu sevmekten vazgeçmemi gerektirmez. Bekleyeceğim limanda. Buna da değer. Ölene kadar beklemek gerekirse eğer beklerim amirim." Sözlerini bitirince sigarasından derin bir nefes çekti Kayıp.

Memur yukarıdan aşağı süzdü Kayıp'ı. Her gördüğünde acıyordu bu adama.
"Hadi git bakalım. Kimseye bulaşma. Bir daha oralara geldiğimde ufacık bir olayın ortasında seni görürsem, doğru hastaneye kapatırım seni. 6 ay bağlarlar elini kolunu, görürsün ebenin amını. Anladın mı beni?" dedi.

Kayıp başıyla onaylarken, Memur arabaya binip kapısını kaptmıştı. Camdan başını çıkarıp kendisine sırıtarak bakan Kayıp'a
"Anladın mı diyorum lan?" diye seslendi sert bir ses tonuyla.

Sırıtan Kayıp ciddileşti hemen "Anladım amirim. 6 ay süreyle ebemin amını görürmüşüm hastanede." dedi.

Kahkaha atan polis "Aferin. Hadi git şimdi." dedi Kayıp'a tekrar.

Kayıp Caminin yanındaki yaya yolundan Drama köprüsüne doğru yürümeye başlarken Gökhan memur ve baba lakaplı Yaşar komiser deli adamın arkasından baktı bir süre. Yaşar komiser eliyle sür işareti yaptı genç memura. Araba hareket etmeye başlarken;
"Aşk adamı böyle delirten bir şey işte Gökhan kardeş. Ölü müsün, diri misin belli değil." dedi genç memura. Gözünü önündeki yoldan ayırmıyordu Yaşar baba. 

Çocukluk aşkı geldi aklına. İlk ve son aşkıydı. Köyde büyümüşlerdi birlikte. Ailesi okuldan alıp evlendirmişti kızlarını. Yaşar baba aşkın en masum halini, en acı hallerinden biliyordu. Kayıp'tan farkı yoktu aslında. 40 senedir o da yaşıyor sayılmazdı.
"Aşkının ızdırabını sikeyim Kayıp." dedi...

Araba emniyetin olduğu Feyzullah caddesine dönerken anons duyuldu telsizden.
"Merkezden devriye birimlere, merkezden devriye birimlere. Drama köprüsünde trafik kazası. Tekrar ediyorum. Drama köprüsünde trafik kazası. Araç ve yayanın karıştığı kaza. Yayanın olay yerinde hayatını kaybettiği bilgisi var. En yakın devriyenin olay yerine intikali. Tekrar ediyorum en yakın devriyenin olay yerine..."

-Son-

18 Mayıs 2018 Cuma

Hikayem / Ducati Monster 1100 S



2014 Haziranında önce Korhan, sonra Ayhan aşık etti beni buna. İki tekerlekli ve ortasında motoru olan türevlerinin en can alıcısı oydu benim için. Rakiplerinin dört silindirle ulaştığı gücü, iki silindir ve V tipi motorla sağlıyordu. Markasının sıklıkla yaptığı gibi, devrimdi bu motorun motor dünyasına kattıkları...

İlk kez 10 yaşımda Dursun ağabeyin motoruna bindim Çatalca'da.
Dursun ağabey bizim eniştemiz ama uzaktan. Bütün kuzenlerle ona ağabey diyoruz. O zamanlar Çatalca gayet küçük bir yer. Bakkalı, çakkalı, nalburu, kasabı, lokantasıyla herkesin herkesi tanıdığı bir yer.


Dursun ağabeyler toprak sahibi oralarda. O zamanlar ilçede, tanınmış ve varlıklı bir ailenin büyük oğlu. Bu gün, zamanında tarlalarına giren inşaatlarla çok daha zenginleşti ailesi. Bir tanesi Maltepe'de olmak üzere İstanbul'da 15'e yakın benzin istasyonları, iki büyük otelleri var.
 
Ben çocuğum henüz. Okul tatil olur olmaz soluğu Dursun ağabeylerin bahçesinde almak için günleri sayıyorum. "Yatçaz kalkçaz yatçaz kalkçaz halamdayım." Dursun ağabey de halamın eşi olan eniştemin yeğeni, Kadriye ablamızla evli.

Aynı zamanda komşular halamlara. Parmak hesabı ile sayı saymayı yaşımın beşinde Dursun ağabeyden öğrenmişim.

Okul tatil olmuş. Matematiğim iyi değil. Yaşım 10. Dursun ağabeylere gideceğim. Bana matematik öğretecekler. İncir ağaçlarına çıkacağım. Bahçelerde koşturacağım. Pikniklere gideceğiz. Ama hayat çocukken bile önüne engeller koyabiliyor. O yaz girer girmez gidemiyorum Çatalca'ya. Babam evi terk ediyor. Benim ocağım anneminki kadar sönük.

Babam dönmüyor. Yaz geçiyor. Evimize akrabalar gidip geliyor. Bir gün kapı çalıyor, koşup açıyorum, Dursun ağabey. Biraz oturuyorlar bizde. O dönem teyzem ve halam bizde kalıyor. Gariptir; anne ve baba tarafımın bireyleri birbiriyle barışık kalabiliyor bu krizde. Halam bir gün arıyor Dursun ağabeyi, diyor ki; "Gel şu çocuğu Çatalca'ya götür paşam. Koca yaz seni sayıkladı durdu."

Sağ olsun gelmiş o da. Bana dedi ki "Hazırlan Kayıp bey. Çatalca'ya gidiyoruz. Okul açılmadan döneriz." Hayat işte. En çok çocukken güzel sürprizler yapıyor.

Annem izin vermiş. Sarılıp koklaşıp ayrılıyoruz. Dursun ağabey aşağıdaki arabalardan birine değil, kocaman bir motora biniyor. Bana nasıl durmam gerektiğini anlatıyor arkasına oturduğumda. Yola çıkıyoruz. İki saat sonunda 10 bin nüfuslu Çatalca'ya bir motorun arkasında, matematiği unutarak, babamın hasretini unutarak, annemin ağlayışlarını unutarak muhtemelen 50 km hızla girerken ama 350 km hızla giriyormuşçasına bir heyecanla giriyorum. Yaşımın 10'u... özgürlükten çıldırmak üzereyim.

Ertesi gün yine biniyoruz, sonraki gün yine. Eve dönmeye bir gün kala piknikte eniştem alıyor motoru, beni önüne oturtup tur atıyor toprak yolda. Boş arazide. Ellerim gidonda (direksiyon) Sanki ben sürüyorum. Dursun ağabeye bağırıyorum yaklaşınca
"Dursun ağabeeeeyyyy, bana baaak, ben sürüyoruuummm."


Gülüyor güzel gülen adam. Büyüyünce ona benzemek istiyorum.

Sikmişim babamın bizi terk etmesini. Hayat diye bir şey var. Okulların açılmasına 20 gün var ama yaşamak diye bir şey de var. İliklerime kadar hissettiğim bir yaşamak...

20 sene sonra hayat "Sikmişim dıdısının dıdısını." minvalinde o kadar cümle kurdurmuş ki bana. Orta yaş bunalımını da buna ekleyip kendimi depresyonun kucağına bırakmışım. 

Kendi kendimle dertlenmeler, uykusuzluklar, alkol alarak geçen sürenin giderek artması, tahammül seviyemin aynı oranda azalması. İlaç arıyorum. Bana beni iyi hissettirecek bir ilaç. Çünkü bana bunu hissettirecek insan sayısı hem rakamla hem de yazıyla sıfır.

Acilen çocukluğumu eşelemeli, bir hayalimin peşinden koşmalıyım. Aylardan Mayıs. Kendimi atmışım İstanbul'dan uzağa. Dikili'de kumsalda uzanmışım bir şezlonga. Sabahın 10'unda üçüncü biramı içiyorum. Bir anda Dursun ağabeyin motoru fırlayıp geliyor anıların arasından. Mayısın 10'unda, 10 yaşında bir çocuk sesleniyor yüksek sesle motorun arkasından bana

"Batsın bu dünya, çokta sikimde. Ben sürüyorum ben."

Aynı gece İstanbul'a dönüyor, ertesi sabah ehliyet için kursa yazılıyorum.

Bir motor kulübüne yazılmışım. O kulüpte tam 10 senem geçecek ama haberim yok. Bana diyorlar ki "Trafikten kurtulmak için başlarsın buna ama bunun sonu yok. Bu bir yaşam tarzı olur." İlkin kask alıyorum. Sonra eldivenler. Ben ne bileyim hemen sonra "Motor gücü bir tık daha fazla olsun, olmuşken iyisi olsun, rüzgarda savrulmasın, ayaklıkları marka olsun, sesi duyulsun, şuraya telefonluk alayım, buraya Racer tipi disk attırayım." diyeceğimi... 

Kulüpte bir sürü gönüllü arkadaş sayesinde vites, gaz, debriyaj, fren nerede nasıl filan derken bildiğin bu işin en kral motorcularından öğreniyorum motor sürmeyi. Buradan Ayhan'ıma da kucak dolusu sevgiler gönderiyorum. Korhan'ımın tonton yanaklarından öpüyor, Erhan'ıma da rahmetler, nurlar ve huzurlar içinde uyumak diliyorum. Çünkü çok kısa sürede bir bakıyorum, motor sürmek dediğin iki el, iki ayak ve bir adet beyin koordinasyonu gerektiren birisiymiş. 

"Vay amına koyim diyorum." Bu adamlar beni öyle güzel yetiştirmiş ki?

Kulüp dışında kimsenin benim motor ve ehliyet girişimimden haberi yok. Çünkü ben kime hevesle bir şey anlatsam yaralı anılarla baş başa kalıyorum. Bisiket yaralarımın izi de durur hala vücudumda. Tecrübe etmişim. Çok başarısız biriyim. "Ne yaptın o işi?" diye soracak herhangi birine;
başarısızlığımı anlatmayı kaldıramayabilirdim.


Ben şimdi size motorla ilk trafiğe çıktığım günü nasıl anlatayım ki?
Kalbim yerinden çıkacak. Arkadaşlarım arkamdan, yanımdan her hareketimi izliyor. Ufacık bir hata yaparsam beni uyarın demişim, çıtları çıkmıyor. Biri diyor ki "Benden iyi sürüyorsun." öteki diyor ki "Doğru. Vallahi billahi ondan iyi sürüyorsun."

Hayatta bir şeyler başarmanın hazzını yaşamayı öyle çok unutmuşum ki... Nasıl anlatayım? Yaşadığım şu hayatta kendi ayaklarımın üzerinden bin kere düşmüşken yıllardır bir kez olsun düşmeden yüzbinlerce kilometre yapmayı...

İlk zamanlar ev, bakkal, yakın mesafe sürüşleri yapıyorum. Sahil evimize yakın. Üç beş dakikalık sürüşlerle sorun yaşamadan gidip geliyorum. "Madem öyle sahilden Kadıköy'e gidip geleyim bakayım. 

Çünkü artık alışmam lazım." diyerek minik motoruma atlıyor pır pır Kadıköy'e gidiyorum. Ertesi gün çocuklarla 300 km sürüş yapıp geri dönüyorum. Sonra her gün işe gidip gelmek için Honda 125'imi hayatımın en önemli parçası ilan ediyorum. Devrim yapmışım gibi sevinç duyuyorum her sabah...

Sonra 250 lik vitesli Hondam, 650'lik Suzukim derken Korhan Ducati Monster ile sahile geliyor. İlk görüşte aşka bir kez daha inanıyorum.

Özgürlüğü tatmış insanın, hele ki iki teker üzerinde trafik dururken, yoluna gidebilen, yağmurda çamurda motorunu devirmeden ilerleyebilen, rüzgarı bütün vücudunda hissederken uçuyormuş hissini tadan bir insanın sınırlarını başka bir insan olarak sen çizemezsin. 

İki eli, iki gözü, iki ayağı, bilekleri, kulakları, algısı, kalçası, bacakları, bütün beyni çalışan insanın özgürlüğüne dilini dahi uzatamazsın. Kaprisin, tribin, paran, unvanın yok hükmündedir. Korhan'da bunu bilir. O yüzden, yani beni durduramayacağının farkına vardığından, hiç ikiletmeden verdi bana anahtarını. 

Düşünmen gereken çok şey vardır motorun üzerinde. İlerlemek içindir bütün düşüncen, dikkatin ve odağın. Frenler, gaz, debriyaj, yol, şerit, etrafındaki sesler, aynaların, yoldaki çukurlar, takip mesafen, yola dökülmüş her şeyler... Dertleri gideceğin yere kadar unutup özgürleşmenin en güzel yolu.

300 kiloluk makineyi bacaklarının arasına alıp seks yaparken bile işe yaramayan kasıklarınla dehşet bir gücü taşaklarından bacaklarına kadar kontrol etmek... Hükmetmek... Emrine amade bir Ducati üzerinde olmadan bu yazdıklarmı saçmalık olarak okuyacaksın biliyorum. Ve haklısın. Ben de bilemezdim binmeden. Ama öyle bir makine ki bu, iki tekeri öyle dengeli ki. Geri zekalı değilsen düşmezsin. Gaz açıkken her metre uçuyormuş gibi hissedersin. 

İlk görüşte aşktı işte benimkisi de. İki ay içinde ödeme planı yapılmış, şartlar uygun hale gelmiş, bankaya gidilmiş, kredi çekilmiş ve Ducati Monster 1000 S2R alınmıştı bile.

Hayat sürprizlerle dolu. Benim canım Ducom satılacak, parasıyla bir takım ticari işlere girilecekti. Kazanılan her kuruş ekmeğin içinde katkısı olacak, alınan Harley Davidson Iron 883'e giden yolu açacaktı. 3 yıl yol arkadaşı olacaktı. Güzel ve unutulmaz anıların ortağı olacaktı.

Bir ara çok yağmur yağmıştı Antalya'da. Ben yağmur var diye Duco'yu arkadaşa emanet edip otobüsle gitmiştim Kaş'a. Bayram izniyle birleştirip uzun bir tatil yapacaktım. Dursun ağabeyin ölüm haberini alıncaya kadar... Uçak kalkmadı 10 saat şiddetli dolu yüzünden. Ağabeyim, ömrümün en güzel gülen adamı, çocukluğum öldü gitti. Cenazesine yetişemedim. Yatçaz kalkçaz bilmem kaç bin kere daha ve onu hiç göremeyeceğim.

Ben hafta sonu Motora bineceğim.
Çatalcaya gideceğiz çocuklarla. Becerebilirsem Dursun ağabeylerin oturduğu, çocukluğumun en güzel bahçeli evinin yerine dikilen 14 katlı binalardan oluşan sitenin önünden geçerken "Dursun ağabey, bana bak, motoru ben sürüyorum." diye bağıracağım.



Dertleşme / Eşik (2)

Aynaya baktım cezaevinden çıktıktan sonra.

Kısa süren ama herkese söylemekten utandığım bir hikaye bu cezaevi hikayem. Artık değil. Ben değil, hayat utansın. İlle biri utanacaksa Allah utansın. Ben suçsuz yere yattım çünkü cezaevinde.

Aynaya en yabancı bakışımdı belki de. Sakallarıma karışan ve bir daha asla kendi rengini bulamayacak olan beyazlarına, derinleşmeye başlayan çizgilere, akla hayale sığmayacak kadar biriken heveslere... Çok yabancı hissettim kendimi.

Bunu en iyi Cenk bilir ve bu yanımı da hep eleştirir.
"O da öyle bir insan. Onu öyle kabul edeceğiz." diye düşünürdüm ben.

Taa ki Cenk "Herkes öyle bir insan diye herkesin derdine kendisine özel çözümler üretmek, herkese özel tasa tasarlamak, o da öyle diye, böyle dert dinlemek senin işin mi? Seni kim o da böyle bir insan diye idare ediyor be olm?" diyene kadar.

Öyle ya, bisikleti çok seviyorum ama yoruluyorum. Derece yapamadım diye hocam kızmasın bir gün amına kodumun yerinde. Veledromda 80 km ceza antrenmanı versin bu kulunuza.

Ama tokat gibi oturdu yüzüme Cenk'in söylediği.
Artık eski Kayıp değildim düşün, öyle bir uyanış, öyle bir diriliş...
Bundan sonra "yok öyle bir dünya."

Beni böyle kabul et diyenlere aynı cevabı verir oldum işte. 
"Sen kimsin ya? Ben senin bu sikik davranışının, beyinsiz tavrının, rezil takıntının neyini kabul edeyim sen öylesin diye."

Şaka şaka kimseye demedim. Ama bunu her kim söylerse söylesin, bana "Ben böyleyim, beni böyle kabul etsin eden." diyen herkese alternatifsiz bu cümleleri sıralıyorum artık içimden. Eyvallahım var ve bu çok az kimseye.

Eyvallah der yaşarım dediğim şeylerin başında Mert ibnesinin "Özledim, sesini duyayım dedim" diyerek aradığı telefon konuşmaları, Tahsin amcanın dükkanını ev belleyen Şişko adını verdiğimiz kediyi sevdiğimde elimi yalaması, Tolga'nın kızının kucağımda yatması geliyor olsa da dün gece olduğu gibi çoğu zaman düşünüp sonuca vardığım gibi "Sanırım yaşamak ve mutluluk kavramlarında genel olarak bir yanılsama" var.

Soma faciasından sonraki ilk Cuma, trafikte kaldığım köprünün ortasında etrafımdaki arabalara baktım. Öyle ya; cuma gününün akşamı herkes bir yerlere gidiyordu sonuçta. Arabaların içinde gördüğüm bütün gençler gülümserken ben üç gün boyunca gülemediğimi fark ettim. Hatta güldüğümde kızdım kendime. Ülke böyle. Bu ülkeyi böyle kabul mü edeyim?

İşçiler ölür, kadınlar ölür, çocuklar ölür, çıplak ayaklı çocuklar dilenir, bombalar patlar, hava limanı taranır, siyasetçinin biri çıkar "Fıtrat" der. Din ekseninde ülke yönetirler, yıllardır Van depreminden sonra çadırda yemek yiyenleri unutanlar, yemek yemeyi unutan Suriye'li insanlar. Hiç kimselere derman olamayan bizler...

Ne bok yiyeceğim ben şimdi lan?

Tolga bir keresinde demişti ki "Duru'ya doğum günü için kıyafet almaya geldik. Prenses kıyafeti amcası. Olm hiçbir yerde bikiboksiki prensesinin kıyafeti yok lan. Kafayı yiyeceğim." diyerek maçı izlemeye geç geleceğini beyan etmişti. Telefonu kapattıktan sonra, okul müsameresi için kızına çorap alamayan ve intihar eden baba geldi aklıma. Keşke o babanın da Tolga gibi dertleri olsaydı. Sadece ve sadece arkadaşlarıyla birlikte maça geç kalacağı için üzülseydi o adam.

Önceki yazıyı okuyan bilir, Cenk diyor ki "Yanlış empati yapıyorsun."

Lan göt, ben n'apayım şimdi bu memlekette yaşayacağım diye çektiğim derdi, koca ülkenin taşıdığı yükü? Acısını çekmediğimiz empatiyi neremize sokalım?

Siz sanıyor musunuz ki, ben istemiyorum sebepsiz gülücükler, utanmayacak neşeler biriksin ömrümüzde?

Tolga'nın mutsuzluğu bana Mehmet Pişkin'i hatırlatıyor. Hani şu işi gücü, hali vakti yerinde, mis gibi sevgilisine rağmen dayanamayıp intihar eden Mehmet'i... 

Astı işte kendini adam. Öldü gitti. Bir Allahın kulu da vasiyeti yerine getirilsin diye uğraşmadı amına kodumun ülkesinde. Kadavra da olamadı, kül de... Koydular tabuta gömdüler.
Hepimizin sonu gibi...

Allah başka nasıl bir bela verebilir ki insanlığa? Öleceğini bile bile yaşarken, öleceğini bile bile sana bu yaşamayı çok görenlerle yaşamak...

Benim başıma geldi; ben o cümleyi kurdum. Herkes kurar. 
Çünkü herkesin en haklı, en samimi, serzenişi, anarşizmi, çaresizliğidir. 
"Ne bok yiyeceğim ben şimdi lan?" eşiği... Sonrası ya bitmişlik, ya başlangıçtır.

This is Us şahane bir dizi. İzleyin derim. 
Bütün ekşi limonlara karşı limonata yapacak iradeniz ve gücünüz eksik olmasın ömrünüzden.


Dertleşme / Eşik (1)

Ne bok yiyeceğim ben şimdi lan?

Dün, gün içerisinde izlediğim bir dizide geçen ''Hayat sana ekşi bir limon verdiyse, limonata yap!'' repliğinden nasıl etkilendiysem bir kaç gündür buraya yazacaklarımın kafamda dönüp durmasına bir türlü engel olamadım. 

En son ne zaman limonata içtiğimi düşündüm. Yani hayat benim önüme limonları dizdiğinde, şekeri elime alıp tüm limonlara ne zaman giriştiğimi... ve ağzımı yaya yaya sevinçle ne zaman limonata içtiğimi... İnsan sadece en son ne zaman limonata içtiğini değil, en son ne zaman mutlu olduğunu da unutabiliyor.

Kafamda oradan oraya uçuşup duran düşünceleri kağıda dökmek arzusuyla oturdum penceremin kenarına. Yazdım yazdım sildim. Biraz gaza ihtiyacım vardı belli ki. Bunu Ali Lidar, Sinem Sal veya Emreh Serbes okuyarak sağlayabilirdim. 

Emrah Serbes'i seçtim. O da ne? Orospu Mert kitabımı geri getirmemiş. Manyak ya bu insanlar! Aldığın kitabı neden geri getirmezsin ki kardeşim?

Sinirlerim hopladı. Oraya bakıyorum yok, buraya bakıyorum yok. Bir sigara yakıyorum balkonda.
Bir bakıyorum babamın bulmacalarının altında parlıyor bir kitap "Erken Kaybedenler" yazıyor görünen kıyısında. İçimden "Aaaa burdaymış." diyor seviniyorum. "Ama olsun, yine de tanıdığım en kallavi orospu, Mert." demeden edemiyorum kendi kendime.


Gece 23:00 suları. Kendi kendime konuşmaya devam ediyorum...
"İşte bak, sevindin şu an Kayıp."


Mutlu ve mutsuz olmayı düşündüm.
Sadece Mert orospusu değil Tolga'da geldi aklıma. İşi ne kadar güzel gidiyorsa gitsin aileden gelen varlığın devamında oluşan (gelişen demeliyim) yaşam standartları; milyonluk bir evde oturmasına, şahane arabalara binmesine olanak tanıyor. Duygusal olarak da zengin. Çünkü aşık olduğu karısı kendisine çok aşık, kendisine tapan minik bir kızı var, dünya güzeli...

Neden son görüşmemizde beni kenara çekip "İyi ki geldin, seninle muhabbet etmeye çok ihtiyacım varmış. Uzun bir aradan sonra bu kadar mutlu bir akşam yaşamadım." dedi ki bana? 
Bu gece ve önceki geceler bunu düşündüm durdum. "Lan oğlum manyak mısın lan, senin derdin ne?" diye sormalı mıydım?

Kendisini tanıyan bir psikolog arkadaşımla Tolga'nın gıybetini yaparken, enteresan bir cümle kurdu 

Psikolojisi yerlerde sürünen psikolog arkadaşım dedi ki;
"Her şey ne kadar güzel giderse gitsin, yine de bir şeyleri arzu edecek. Bunları gerçekleştirmek için kafasında kuruyordur. Onların gerçekleşeceğine dair zamana ve kendisine güvensizlik duyuyor olabilir. Olmazsa da siktir et diyecek genişlikte değildir muhtemelen." dedi.

Psikolog arkadaş ne şahane bir şey değil mi? Adı Cenk. Severim piçi.

Dedim ki "Cenk, ya ben o gece eve dönerken ölseydim. Ya taklalar atan arabadan cesedim çıksaydı, kanayan beynim beni hiç uyandırmasaydı? Çünkü normalde maç başlar başlamaz ilk golü hep ben yerim ya! Ben hep bu hayatı 'Böyle olması gerek' diye yaşayarak bok ettim. Bizim minik mutluluklarımızı yaşayacak vaktimiz olduğunun da garantisi yok. Yarın sabah uyandığımda, bir anda Tolga gibi bir hayata sahip olmuş olsam gözlerimi açar açmaz kendi kendime 'ne bok yerim lan?' diye sorarım biliyor musun?"

Ben o sahneyi unutmam, Cenk gülümsedi. Elini omzuma attı. Dedi ki "Sen öyle güzel bir adamsın ki, işin gücün hep empati kurmak. Ama yanlış kuruyorsun işte." diyerek kadehini kaldırdı.

Cenk'e o akşam, bu yaşıma kadar bir gün olsun hastanede sıra beklerken gerilmediğim bir an olmadığını, evden bir gün olsun sorun çözmek zorunda kalmadan çıkmadığımı, saçlarım varken bir sabah olsun aynanın karşısında tarayıp beğenmeyip başka şekle sokup bozduğumu hatırlamadan, günün ilk sigarasını o günün işlerini nasıl sorunsuz hallederim diye düşünmeden içmişliğimin olmadığını anlattım. "Erkeğim lan ben." dedim ona.

Ona anlattım, siz de bilin;
Ben yaşımın henüz 19'unda, sevdiğim kadına ve sırf onun ailesine laf gitmesin diye nişan yüzüğü taktım. Evleneceğimden de değil üstelik. Patronuyla yattığı otelden birlikte çıkarlarken yüzlerine yüzlerine küfürler etmem bu yüzdendi. Normalde sevgilime küfür edecek bir insan değilim çünkü. Fakat her kötülük beni mi buluyordu? Ne yapmıştım ki ben? Niye istediğim gibi olmuyordu hiçbir şey, bütün gücümle çabalamama rağmen?

Kışın ortasında insanlara güneş enerjisi sistemleri satmak için nerelere girdim çıktım. Ne şehirler, ne köyler, ne beldeler gezdim. Misafirler memnun olsun, güzel tatil yapsınlar diye evimden uzakta yıllar boyunca geceli gündüzlü 20'şer saat durmadan usanmadan bıkmadan mı çalışmadım?
Sırf çok para gitmesin diye evimi kendim mi boyamadım?

İşsiz kaldığımda evden oraya buraya yürüyerek mi gidip gelmedim? Kendime iş kurup kazancımın yarısına yakınını bu ülkeye vergi olarak mı vermedim? N'oldu başım göğe mi erdi?

Ben yaşadığım her şeyi, bir gün her şeyin yoluna gireceğine inanarak "Böyle olması gerek!" diyerek yaşadım. Ne gerekiyorsa onu yaptım. Bir gün geçecek umuduyla. Sıra bir gün bana da gelecek diye diye...

Ama gelmedi.

Ben bir gün, çok eskiden birbirimizi çok sevdiğimiz bir kadına rastladım Kadıköy'de.

Gülümseyerek "nasılsın" diye sorduğunda hakkımı ona helal ettim. Hala birbirimize gülümseyerek bakabiliyorsak hakkımızı da helal etmeliyiz çünkü. Kendisine benzeyen minicik bir çocuk doğurmuş. Babası ne şanslı dedim içimden. Birbirimize hiç laf sokmadan, belki 15 yıllık bir sürü söylenmemiş sözü yine yutkunarak vedalaştık. O yoluna gitti ben yoluma. O Bahariye'ye ben Modaya doğru adımlamaya başlamışken ondan sonraki sevgilimi düşündüm. Bana "Sen hala eski sevgilini unutamadın, beni kullanıyorsun." demişti.

Doğru söylüyordu. Herkesin avucunun içini öpemez, her kadının ayağını öpemezsin.
Doğru söylüyordu, çünkü insanın hayatından bazı insanlar geçiyor, bir daha kimseyi onun gibi sevemeyeceğini, o kişiyi kaybettikten sonra anlıyordu.

Sen de sevdirseydin kendini onun gibi amına koyim. O kadının elinin tırnağı olamayıp gelip beni boklamak ne güzel. Sevmenin bir limiti varsa bu benim problemim değildi. O'nun problemiydi. Eşelemekten vazgeçmediği, kanayan yaramı kazıyıp durduğu için terk ettim onu. Böyle olması gerek dedim demek ki... Durup arkasından bakma gereği duydum eski sevgilimle rastlaştığımız Kadıköy'ün Rıhtımında aramıza 50 metre girmişken. Kızı bana bakıyordu...

Sıra bana da gelecekti, o an biliyordum.

Ama gelmedi...

Sonra 175 bin liralık arabasını sattığı için pişman olan arkadaşlarımı dinledim. İş yerinde direktörünün ağzına sıçtığını gelip benimle paylaşan ama "tabii sen nereden bileceksin, patron adamsın amk." diyen denyoların muhabbetine meze ettim kendimi. Yıllarca köpeğine baktığım arkadaşımdan sadece bir hafta sonu köpeğime bakmasını istediğimde "Kanka hafta sonu manita gelecek. Alamam." reddine ve ondan sonra, köpeğimin milletin cinsel hayatına nasıl olumsuz etkisi olacağını sorgulayarak düşündüğüm günler geçirdim. Ama sıra bana gelmedi hiç. 

Konserden video atan arkadaşımın videosu whatsap'a düşmeden, oturduğum rezidansın 29. katından ve 290 numaralı dairesinin adalara bakan penceresinden aşağı sarkıtmıştım ayaklarımı. Sigaramı içecek, canımı acıtan bütün terk edilmişliklerimi, yalnızlığımı, işlerimi batırdığım için kapıma dayanan alacaklıları, avukatları, mahkemeleri, düşüşümü görüp hiçbir şey yapmayanların hayal kırıklıklarını sonlandıracaktım. 

Tolga aradı. Sonra bir daha. Bir daha ve öyle ısrarlıydı ki bir kaç kez daha... Ben cevap vermedikçe aradı. Açtım. Ölmeden önce telefonunu dinlemeye değer birileri olabilirdi bu hayatta. Belki de Tolga onlardan biriydi.

Telefonu açtığımda ağlıyordu hıçkıra hıçkıra Dedi ki "Kayıp, hastanedeyiz. Sinem'in kanaması var. Bebeği kaybediyoruz galiba. Karıma bir şey olmasın lan."

Telefonu kapatıp açık olan pencereye baktım. Perde geriye doğru savruluyordu. Ertesi sabah haciz memurlarının gelip götüreceği televizyona çarpıyordu, tülleri önüne katıp. Hiç unutmam salonun orta yerinde o kalakaldığım sahneyi... Dedim "Ne bok yiyeceğim ben şimdi lan?"


13 Mayıs 2018 Pazar

Maltepe Sahilin Delisi / Abi Bi Sigara Versene Be! (5)

Kayıp Maltepe İskelesi ile Eski Limanın arasındaki Fenerin önünde duran kayalıklara oturmuş şarabını içiyordu. Son günlerde kendisine dadanan yaşlı kedi de yanında oturuyordu. Az önce kendisine döner ekmek ısmarlayan dönerci Mehmet'in verdiği paketi açtığında yanına gelen kediyle bölüşmüştü nevalesini. Sonra şarabı açmış, kediye anlatmaya başlamıştı. Gariptir kedi ve Kayıp aynı yere bakıyor gibiydiler. Kedi de denizi izliyordu oturduğu yerden. Sanki günlerdir yediği her şeyi kendisiyle paylaşan deliyi dinliyordu.

Kayıp devam etti.
"Ben istiyorum ki kimse üzülmesin, kimsenin canı yanmasın. Var ile yok arası bir hayat yaşarken insan aşık oluyor, iki soluk, dört göz, dört el... Bilmiyorum sizin dünyanızda var mı böyle bir şey. Bizde var. Sizin mi şansınız bizim mi bilmiyorum kediciğim. Var ama... gel gör ki aşk denen şey yaşanırken, birden ayrılık oluyor bazen. Kimisi için kurtululuşken bir diğeri için ölüm gibi bir şeydir bazı ayrılıklar.
Bir bakmışsın dört göz, dört el, iki yürekten geriye alacak bir tek soluk bile kalmamış. Çünkü bazı terkedilmişlikler "hiç" gibi bırakır insanı kediciğim."

Şarabından bir yudum aldı.
"Önemli olan her şeyin giderek önemsizleştiği bir yaşamak kalır böyle insanın elinde. Sanki herkes bir şeyler alıp götürür gibi senden gittiklerinde. Bir daha seversin ama hep "ya giderse" korkusuyla. Hep kalp işleridir bunlar. Yürek işleri... Ki inan bana canım kedi, bazı insanların kalbi götünden daha kirlidir.
Böyle kirli, sahte, yalan ve kötü insanların içinde Arat Dink'in dediği gibi ben de bu dünyanın bütün camını çerçevesini indirmek istiyorum diye bağırmak istiyorum kediciğim... anlatabiliyor muyum?"

Dönüp kediye baktı Kayıp. Patilerini yalıyordu. İstemsizce gülümsedi.
"Sizin camiyada da var mı lan böyle sikik insanlar gibi göt kediler? Bence yoktur. Vallahi bak. Anlatmak istersen dinlerim ama miyavcam yok amına koyim. Bir türlü öğrenemedim. Aklım almıyor be kedim. Zavallı aklım… Benim bu aklım, kalbim devreye girdiğinde nasıl da kaçacak yer arıyor, bir bilsen. Ulan aklıma mı üzüleyim, şu yüreğin zavallı çırpınışlarına mı bilmiyorum bazen. Yenilmez çağı bu tükenmişliğin biliyor musun? Bir bedenin içinde iki ayrı dünya ve insan bazen ikisiyle de başa çıkamıyor.
Ayrı dünyaların insanı olmak en az iki kişi gerektirir aslında.Tek kişiden de olurmuş da bunu sana nasıl anlatayım ki. Aklımdan ve kalbimden zorum var benim kediciğim.
Bu yüzden bana deli diyorlar. Geçen peşime takıldığın sokağın üstünde var ya bir meydan! Beşçeşmeler. Orada takılsana lan sen. Acayip yemekler çıkıyor Barlardan, meyhanelerden. Neyse işte orada bana herkes deli diyor. Amına kodumun merhametsizleri. Sanki kendileri çok akıllı."

Şarabından iki yudum aldı Kayıp. İki bacağını toplayıp bağdaş kurdu.
"Ama yok artık kediciğim. Bir kez olsun, merhamet görmemiş insanlardan imdat dilenmeyi bıraktım. Keşke diyorum 'Çaresizliğin' bir sözlüğü olsaydı. Yazık ki yok. İnsanlar merhamet etsin birbirine ne var ki bunda? Çünkü insan ölebilen bir şey kediciğim. Sizin gibi dokuz canlı değil ki. Şanslı piçleriz biz. Sizin gibi dokuz canımız olsaydı var ya! Tek canımız varken insanlar böyle yakıyor birbirinin canını. Düşünsene..."

Cebinden az önce genç bir çiftten aldığı iki dal sigaradan birini çıkarıp yaktı Kayıp.
Derin bir nefes çekti ve üflerken öksürük tuttu. Öksürük geçtikren sonra şarabından bir yudum daha aldı.

"Ölürken, o son hayalin kıyısından dönmüşüm de kursağımda kalmış gibi bir öksürük şu içimdeki. Neyin devamını yaşarken, nelerin geride kaldığı hesabından bir hayli yoksunum.
Belki de bu yüzden vazgeçemediğim şeyler var. Bilmiyorum ki bok mu var be kediciğim.
Niye yaşıyorum lan ben?"

Sigarasından bir nefes çekti.
"
Sizinkini bilmem ama öldürmeden yaşanmıyor artık insanlığın dünyası. Gülmekle ağlamak arasında, tam neresinde olduğumu bilemediğim bir yerde buluyorum bazen kendimi. Son zamanlar gülmeye biraz daha uzağım sanki. Her şeyin ya ucunda ya da sonunda gibiyim. Sanki bütün gidenlerden geriye kalan bir tek benmişim de… hani yeni eve taşınırken, eski evde işe yaramayacak olan eşyaları bırakırsın ya. Sen şimdi taşınmak nedir onu da bilmezsin. En fazla bir arka mahallenin sokaklarına geçersiniz siz değil mi? Ev kediliği yaptın mı hiç? Belki oradan bilirsin. Taşınmak garip bir şey. İnsan mecbur kalmadıkça taşınmamalı. Bu benim fikrim tabii. Senin gibi bilge bir kediye öğüt vermek değil zikrim.
Ama fikrim ve zikrim ne olursa olsun göt gibiyim ben kediciğim."

Sigarasına baktı... bir nefes çekti. Şarabını dikti kafaya. İki üç yudum emdi şişesinden.

"Hayat bana girmiş ama açılmıyor ve ben bunu ezber bellemişim. İyi bok yemişim değil mi? Ulan inanmazsın! Hâlâ saçma umutlarla uyuduğum oluyor biliyor musun? Sabah uyandığımda bambaşka bir hayatım olacağını falan düşünüyorum bazen. Gülme, sıçarım ağzına. Yüzünüzü yalayamıyorsunuz dimi lan siz? Patiyi yalayıp yüzüne sürüyonuz değil mi? O halinizi seviyorum."

Şarabı kafasına dikip dibini gördü şişenin, Maltepenini delisi. Kayaların kenarına usulca bıraktı şişeyi. Sigarasından derin bir nefes çekti.
"Ben yüzümü her gün yıkayamıyorum. Zaten bence yağmur hariç yüzü hiç ıslanmamalı insanların. Benim yüzüm göz yaşına yol geçen hanı be kediciğim. Yani anlayacağın, çok içtim, çok kustum, bir sürü sustum, biraz da ağladım, ölmedim ama bana yaşıyorsun diyenin de ağzına gergedanlar sıçsın. Benden geriye parçalanmayan tek şey, aha şu derime kazılı dövmelerim. Pişmanlıklarım da var tabi olduğu gibi duran…"

Sigarasından son nefesi çekip oturduğu kayaya bastırıp söndürdü izmaritteki ateşi. Bileğindeki dövmeyi açıp kediye gösterdi.

"Bak bu dövmeler öylece duruyor işte amına koyim. Hiç gitmiyorlar. Susuyorum, sustuklarım ve susadıklarım kalbimi parçalıyor kediciğim. Aklımın kuşları uçtu gitti. Bu dünyada daha eksik, daha az kalmışlığın göstergesi işte bu… Acı çekmenin bir derecesi yok. Bir kez aşık olup, dönmeyecek birini uğurladıysan, beni anlarsın minyatür aslan."

Kediye döndü yüzünü. Kedi yoktu. 50 metre ötede kayanın birinden diğerine zıplayıp uzaklaşıyordu. Bağırdı arkasından.
"Ohooo sende mi lan? Hayvan oğlu hayvan dert anlatıyoruz burada. Neyse, sen yarın gelirsin miv miv miv benden yemek istemeye. Gerçi ben sana kıyamam tabii. Ama bu götlüğünü de unutmam. Heh işte merhamet böyle bir şey lan. Anladın mı? İnsanda merhamet kalmadı diye dünyamız hayvanların dünyasına döndü işte... hadi yarın görüşürüz. Yengeye selam."


Eski Defterden Bir Öykü / Kovuk

Fanzin yazarlığı yaptığım sürede bir sürü arkadaş edinmiş, bir çok yeni insan tanımıştım. Heyecanı ortak, duygu ve düşünceleri ortak konuları edebiyatla harmanlayıp geceler boyu muhabbet ediyorduk, bölüşüyor, paylaşıyor ve birbirimizden beslenerek bol bol üretiyorduk onlarla. 

Bir çoğuyla da kafa dengi olduğumuza kanaat ediyordum. Biri hariç... Bayan S... 

Çünkü Bayan S, hem yazarlık hevesinde, hem tiyatrocu, hem resim çizebilen, ultra seviyede aktif ve mutsuzluğuyla beni deli eden bir arkadaşımızdı. Beni deli etmesinin arkasında "Aşağılık seviyede takıntılı, sürüngen, sırf acıdığım için ona katlanıyorum." gibi cümleler kurarak arkamdan konuşuyor olmasının etkisi vardı elbette.

Evet takıntı derecesinde aşıktım. Ve bu yara sadece bana aitti. İşim yazmak değildi. Hobim yazmaktı. Beğenmiyorsan "beğenmiyorum" de göt lalesi, arkamdan atıp tutmanın anlamı ne? demezdim ama yüzüne gülümser, en azından bu cümleleri başkasına değil içimden söylerdim. Böylece karaktersizliğimizi eşit seviyede tutmaya çalışırdım.

Geçmiş gün; Ekip olarak izbe bir bardayız... Birinci yılını kutluyoruz dergimizin. Bayan S ile aynı masadaydım o gece.

Bu tamamen en sevdiğim yazar arkadaşım Bay RB'nin puştluğu. Yer Kadıköy, barlar sokağı. Sikindirik bir mekan. Bar kusmuk kokuyor. Ve Bayan S nin parfümüyle karışan kusmuk kokusu beni benden alıyor. Öyle alelade bir beni benden almaktan bahsetmiyorum. 

Ve ben naif ve kırılgan bir adam olmanın bana verdiği yetkiye dayanarak, tahammül ediyorum Bayan S'ye ve bütün iğrenç kokuların karışımına. Aslında bu tahammül seviyesi, inanın bir mucize benim için o zamanlar.

Masada sohbet ve kahkaha birinci yıl kutlamasına yakışır şekilde ilerlerken Bayan S sanki zorla gülüyor, sanki aslında huzursuz ama bunu kimseye çaktırmamak için konuşup, eğleniyormuş gibi yapıyor diye hissediyordum. 

Tam bu hissi kontrol etmek için kendisine baktığım bir an onun da bana baktığını görüyorum. Gülümsüyor, başıyla bana yaklaş diyor ve dudaklarını kulağıma doğru uzatıyor.
Kulağımı dudaklarına doğru eğdiğimde "Dışarı çıkalım mı?" diyor.
Bana diyor... aşağılık seviyede takıntılı bulduğu bana... sırf acıdığı için katlandığı bana... masada ikimiz haricinde üç adam ve iki kadın daha varken bana...

"Gel çıkalım, biraz hava al, sen motoru kaynattın, içmelere doydun kusmalara doyamayacaksın." dedim

Dışarı çıktık ve kapıdan 7-8 adım uzaklaştık. Ben Limon'un duvarına dayandım. O elindeki bira şişesini kafasına dikti. Kıçının üzerine oturup bağdaş kurdu ayağımın dibinde. Kaldırımın tam kenarına... Yani kıçı kaldırım kenarında, bağdaş kurduğu ayakları asfaltın üzerinde. Kaldırım Bayan S'nin bacak boyuna göre dizayn edilmiş sanki. Onu izledim kısa bir süre. Birasını kafasına dikmesine rağmen yine bitiremedi. Şişeye bakıp bacaklarının arasına sıkıştırdı.

Sevmediği kişilere sürüngen mi diyor hep bu kadın? Bana "hastalıklı sürüngen." diye bir adamı anlatmaya başladığında onu dinlerken buldum kendimi. Ne olsa beğenirsiniz? Kaldırımın ortasına tam karşısına bağdaş kurmuşum bende. Farkında değilim... Temiz hava çarpmış olmalı.

İkimizden başka kimse bu kaldırımda oturmuyordu o an. Hatta o an ikimizden başka hiç kimse yoktu o kaldırımın üstünde. Kadıköy'ün barlar sokağını bilen bilir. Bu da bir mucizedir.

Kadın, öylesine içten bir hırsla kusuyordu ki öfkesini, artık o hastalıklı sürüngen adamı ben de tanıyor, hatta tanımakla kalmıyor kendisinden nefret bile ediyordum.

*-* 

Kanlıca... Evimizin önünden sola, oradan iskele tarafına yürüdüğünde dört yolun tam sağ köşesinde yüzlerce yıl önce dikildiğini düşündüğüm çınarları, yaşlarının aksine genç birer ağaçmış gibi duran heybetli çınarları görebilirsin.
Bundan on sene önce görmek mümkündü en azından. Ağaçların kovukları bir adam boyundaydı. Ben içine girmedim o kovukların. Ama girdiğimi hayal ettim. Tek başıma sığdığımı hayal ettim. Nemli ağaç kokusunu hissettim hayalimde. Tarihini yaşadım. O kovuğun içinde, bir ağacın kovuğu nasıl böyle mağara gibi olur, onu düşündüm. Ama hayalimde...
Kedimi de hayal ettim o ağacın dallarında... Kızım için evimize ağaçtan bir tırmalama zımbırtısı almayı düşündüm. Sonra o evimiz dediğim yuvadan kovuldum... hayallerim, kedim, umutlarım, en sevdiğim varlık... İnsanların başına böyle şeyler gelebiliyordu nihayetinde. İnsan her şeye hazırlıklı olamıyor. Ben de olamamıştım. Her şeyim elimden alınmış, bin bir sevinçle kurduğum dünyadan kovuluvermiştim işte...
-*-

Bayan S'nin alkollü çenesi, kaleminden on kat daha kuvvetliydi. Anlattıklarına karşın yüzümde soru ifadesi oluşmuş olmalıydı ki açıklama yapmak gereği duydu. "Ve sebebi ne biliyor musun?" diye dönüp suçlayıcı bir ifadeyle yüzüme baktı kadın.

Kaşımın birini "Ne?" dercesine kaldırdım. "Ben miyim?" dedim.
"Sen değil ama senin gibi adamlar yüzünden o sürüngene katlanıyorum." dedi gözlerini gözlerimden ayırmaksızın.

"Saçmalıyorsun. Beni tanımıyorsun bile Bayan S." diye sordum. Evet bu bir soru cümlesi değildi ama ses tonlamasıyla gayet soru şeklini alabilen bir cümle olabiliyordu. Cümlenin yazılış şekline, dil bilgisine takılma. Sorar gibi kendi sesinle tonla. Soru cümlesi olduğunu görecek ve bana hak vereceksin.

Israrla gözümün içine içine bakarak "Sanki siz beni çok tanımaya çalıştınız, sizi tanımama izin verdiniz öyle mi bayım?"

Sarhoş bu kadın, kafayı tırlattı diye düşündüm. Ayağa kalkmaya yeltendi. Öfkeli bir hamleydi bu...
Kalçasını elinin tersiyle temizledi. Sendeledi. Sol elini sol gözüne götürdü ve ovaladı. Gözlerini açıp kapattı bir kaç kere. Anlamsız hareketler silsilesi bununla bitecek sandım. Sağ elinde ki bira şişesini kucağıma bırakıp "Bitir şunu. Senin gibi adamların yaralarından kaçarken alkolik oldum. Takıntılı acılarınız ve siz bayım. Alkolik ettiniz beni." dedi.

"Ben votkayla bira içemiyorum." dedim.
"Bende ağzımla içemiyorum o boku." dedi

Mekana doğru yürürken arkasından bakıyordum. Son cümleye uzun uzun güldüm.
Beni bilen bilir. Kendisini ait hissettiği ve alıştığı dünyadan kovulan herkes gibi benim için de uzun uzun gülebilmek bir mucizedir. Hatta bence en az, bir tırtılın kelebek olması kadar.

-*-
Kanlıca; evimizin önünden dümdüz aşağı indiğinde Kanlıca İskelesine varırsın. Seni deniz karşılar. Vapur iskelesinin orada sevdiğim kadını beklerken, kalabalığı izlemek garip bir keyif veriyordu bana. Bir yanda amcalar balık tutuyordu. Kimse oradan geçmiyormuş gibi davranırlardı ellerinde oltayla. Sanki herkes herkesi karşılıyor, hiç karşılaşamayanlar ise Kanlıca'nın bir yerinde birbirlerini buluyor gibiydi. Balıkçı amcalar o kalabalığı hiç ama hiç umursamıyordu. Galiba bir tek ben umursuyordum. Gerçi ben sadece bir kişiyi beklemeye gidiyordum oraya ama...
O kadın vapurdan inerdi, sanki hayat inerdi o vapurdan, yaşamak inerdi. Gözleri yorgun ve aynı yorgunlukla bir gülümseme dudaklarında...
Biliyor musunuz, ben çok ağladım onunla ayrıldığımızda. Uzaktakileri getiren vapurlara ağladım, yakındakileri götüren vapurlara ağladım sonra, balkonumdan vapur sesi duyduğumda, onun indiği sefer saatinde, bazen de o sokağı aşağı indiğimizi hatırladığımda... O kadın hep usul usul yürüyordu. Yürümeyince artık ağladım bende tabi. Bu yara da bana ait sonuçta.
Bir keresinde iskelenin yanındaki parkta otururken, ona Çınar ağacındaki kovuğu göstermiştim. "Benim bir ağaç kovuğum olsun. Korunaklı, şefkatli, merhametli... Ağaç perileri insanları üzmez bence." demiştim O'na. Bazı ağaçlar canları isterse kovuklardan fazlasını yapabilirdi hayallerimde. Ki neresinden bakarsanız bakın bu bir mucizedir.
*-*

Sigaramı içip masaya döndüğümde suratıma mal mal sırıtıyordu Bayan S.
"Ooo hoşgeldin. Şşt bak ne dicem." dedi. 

O kızgın kadın iki dakika içinde, yani ben sigaramı bitirene kadar çakır keyifliğin sınırlarını aşmıştı bile. Ve anladığım kadarıyla öfkeli değil, sakin ve neşeliydi... Birasını masaya bıraktım. Sahteciliğe bak... Afrası tafrası oscar'lık amk. diye geçirdim içimden. Oturur oturmaz kulağıma eğildi ve 
"Bu gece şu yalnızlığımın üstesinden gelemez misin?" dedi.

Ben şok. Ben git-gel. Ben öyle böyle değil fena abaza...
Votkamı birisi içmiş olmalı. Bardağım boş. Birasına uzandım tek dikişte kalan birayı devirdim bünyeye. Aslında votka üzerine gayet bira içebiliyormuşum demek ki.

"Gelemem Bayan S.... Aşağılık derecede takıntılı ve aşık bir sürüngenim ben. Bu gece yalnızlığının üstesinden gelirken kendimi incitebilirim. Bu kafayla deli gibi sevişirsek ne olacak ki, sabah ayıldığında sen kendini incinmiş bulabilirsin. Hem ben aşık olduğum kadının tenini, kokusunu sende arayacağım ve bulamayacağım için kendi yalnızlığımın bile üstesinden gelemem ondan sonra. O kadar aşağılık bir sürüngenim ki; değil senin, hiçbir bokun üstesinden gelemem ben." demedim. Yüzüne gülümsedim.

Aynı at gülümsemesi suratında. Kişnedi kişneyecek...
"Siz yazarlar fena sikişiyorsunuz." dedi.
"Siz tiyatrocularda fena rol yapıyorsunuz." dedim.

Ben boktan bir yazma heveslisiydim, o boktan bir rol yapma heveslisi.


"Senin gibi kibar ve naif bir adam nasıl böyle hayvan gibi sevişir aklım almıyor." demişti "Tarumar ettin beni." dedi ben kusmaya gitmeden önce...

Akşam üstü uyandık aynı yatakta. Eve gitmesi için Kanlıca iskelesine bıraktım kendisini. Ayrılırken boynuma sarıldı "Kayıp fene yazıyorsun, fena seviyorsun, çok fenasın." dedi.

Madem fena yazıyorum ve fena seviyorum ne diye arkamdan millete caka satıyorsun, sik müptezeli?  Ama bunların hepsi Bay RB nin bok yemesi. Naif ve kırılgan bir adam olmanın bana verdiği yetkiye dayanarak çok istememe rağmen bu cümleyi sarf etmiyorum Bayan S'ye. Ne hali varsa görsün. Ben kötü biriyim sonuçta. Ki çocukluğuma bakarsanız bu bir hiçte mucize değildir.

Eve dönmeden öne iki bira alıyorum büfeden. Rivayete göre 450 yıllık bir ağacın önündeki banka oturup içiyorum ikisini de... İnsanların sevgisi şu ağacın kovuğu kadar yuva olamıyor birbirlerine diye düşünüyorum. Sik aynı sik, delik aynı delik... herkeste aynı cilve aynı işve... Ben içlerinden birini unutmak için kendi duygularıma ihanet ediyorum. Ve kendi bedenime...

Fenayım... çok fenayım...