26 Nisan 2018 Perşembe

Aşk / Işığıma

İnanamıyorum... Çocuklar bir bir yüzüme gülümsüyor. Yağmur telaşsız dökülüyor bulutlardan. Birileri kavga ediyor görmüyorum. Bağırıyor birileri duymuyorum. Duyduğum ses senin sesin. Duyduğum sesin, hep ninni kadar yumuşak. Beni seviyorsun, ben dünyanın en güzel kaldırımlarında yürüyorum. Yüreğinin sokalarında...

Karanlığın sancısından geliyordum sana. Sen kapını açınca anladım ne kadar özlediğimi aydınlığı. Çocukken de korkardım karanlıktan. Çocuk yüreğimi alıp sığınmam sana, hep bundan... Öyle güzel güneş alıyor ki yüreğin... Göğünde yıldızlar öyle güzel parlıyor ki... Sensiz kalmaktan başka hiçbir şeyden korkmuyorum artık ışığım...

Öğrendiğim ne varsa avuçlarına dökeceğim söz veriyorum sana. Çünkü insan ancak yaşayarak öğreniyor insanı. Çünkü insan, yaşamadan öğrenemiyor sevmeyi. Önce anadan babadan bilmek gerekiyor sevdayı. Benim babam annemi hiç sevmedi. Ben kendim öğrendim yaralana yaralana seni böyle sevmeyi. Sen sevdikçe kapanan o yaraları diyorum...
 
Yarasını sevmeyi de; umudu kesmesine rağmen bir gün daha güzel sevildiğinde öğreniyormuş insan.
Çünkü insan anca yaşayarak öğreniyor birini sevdiğinde her şeyin güzelleştiğini. Bunca zamana yaşamak diyorum senden önce, yani ben öyle sanıyordum affet beni sevgilim. Şimdi güzel olan ne varsa seni getiriyor aklıma, (sanki çıkıyorsun da) güzel bir şarkı, güzel bir şiir, güzel bir gök...

Seni sevmek yaşamakmış aslında. Dengelemekmiş ayaklarının üstünde durmayı, dahası tekrar ayağa kalkmayı... Onca dağınıklıktan, yıkılmaktan, kaybetmekten, vazgeçmişlikten vazgeçmekmiş seni sevmek. İstemekmiş hayattan bir saniye daha... tüm benliğimi sardığın şu dünyada...
Aklımın dahi alamayacağı bir istek... öğreniyorum seninle...

Biz seninle kırılmış masallardan geriye kalanız sevdiğim. Kayalıklarından yıprana yıprana tırmandığın bir tepenin üzerinden şehri izlemek kadar güzel şimdi bütün zorluklar. Bir ağacın gölgesinde oturmanın huzuruyla... Öyle güzel ki, bir kemanın sesi gibi seni anlatmak aşkla... Dallara renk veren yapraklar gibi ben de dünyamı sana...

Karanlıklarımı kitledim, korkularımı ve yaralarımı... Seni seviyorum.
Sen de bunu hiç unutma sakın, sevgili...
Yeter benim için yaşamaya...


Maltepe Sahilin Delisi / Abi Bi Sigara Versene Be! (1)

Beşçeşmeler Meydanda geziyordu. Kimseler bilmezdi adını. Adım "Kayıp" derdi soranlara. Söylemezdi gerçek adını. Sebebi de bir zamanlar tutkuyla aşk yaşadığı, delirecek kadar çok sevdiği kadınmış. Kadının ayak bileğinde "Kayıp" yazan bir dövme varmış. Böyle anlatır hikayesini Kayıp. Anlatır çünkü çok konuşur. Hatta bazen "Dönmezse bu yüzden dönmez bana o kadın." dediği olur.

"Yıllarca seni anlamayanlara dil döküp, seni bir çocuk gibi ilgiyle dinleyen birini bulunca... hele bir de ona aşıksan zil zurna, anlatıyorsun işte abi." der Kayıp...

O gün de meydandaki havuzun kenarına oturup, elinde sigarayla gelen geçeni izleyen, orta yaşlı bir adama yaklaştı Kayıp. "Abi" diye seslendi adama göz göze gelir gelmez...

Biraz acındırır gibi kendini, sanki bütün derdinin devası o adamın vereceği sigaraymışcasına bir yüz ifadesi ve sanki adam o sigarayı uzattığında dünyada acı çeken bütün insanların acısı o an dinecekmişcesine bir ses tonuyla "Bi sigara versene be abim." dedi.


Adam elini cebine atıp, bir yandan kendisinden sigara isteyen üstü başı eskimiş, elleri kapkara, ağzı gündüz vakti şarap kokan Kayıp'ı çekinir gözlerle süzdü baştan aşağı... "Saçlara sakallara aklar düşmüş, sokaklarda per-i perişan olmuş garip." diye düşündü. 

Derken Kayıp'da sakince adamın solundan yanaşıp havuzun kenarında kalan bir götümlük yere oturdu. Gözü adamın sigara paketinde...

Adam sigarayı uzattıktan sonra, Kayıp sigarayı dudaklarına götürünce çakmağı çaktı.
Derin bir nefes çekti sigaradan Kayıp. Başladı anlatmaya;

Sağ ol abim. Vallahi şu sigara olmasa, yüreğimizdeki yangının dumanına ne ile eşlik edeceğiz bilmiyorum. İnsanlar neden böyle birbirinin yüreğini yakıp duruyorsa artık...Sevdiğim kadın söyledi "Kargalar" dedi "15-20 yıl yaşıyormuş. Kayıtlara geçen en uzun yaşamış karganın ömrü 40 sene." miymiş neymiş. Keşke karga olsak demiştik birlikte. Düşünsene abi, bir kuşun kalbi 40 sene atıyor onca telaşa rağmen. Demek kargalar iyi hayvanlar. Birbirlerinin kalbini az kırıyorlar. 
Şöyle bir adamın yüzüne bakıp başını eğdi Kayıp. Bir nefes daha çekti sigarasından. Çünkü genelde insanların yüzüne bakmaya çekinirdi. Sanki dünyanın bütün yükünü bir bekleyişe sığdırmaktan delirmek ayıpmış gibi...
Benim sevgilim kedileri severdi. Kedisi vardı bir tane. Gitti o biliyor musun? Kedisi değil, sevgilim gitti. Gerçi kedisine kıyamaz, onu da götürmüştür. İnanmazsın var ya; ben de tıpkı Leyla ile Mecnun dizisinin İsmail abisi gibi, hani şu caddeden aşağı inince karşına çıkan limanın burnunda bekliyorum. Gelecek olsa uçakla gelecek ama işte ezelden beridir semtimiz Maltepedir abi. İnsan kendinden başka herkese umut bağlayınca dönüp dolaşıp kendine ait bir şeylere sığınıyor işte. "Geleceğim" dedi aslında. Hem demeseydi de beklerdim. İnsan ömründe kolay kolay gelmeyeceğini bile bile, yine de beklemeye değer insanlara rastlamıyor ki abi. O kadın değer. Öyle güzel kokuyordu ki teni...
Bir nefes daha çekti sigaradan. Yine aynı efkarın yer ettiği çizgileri yüzüne asarak... Havuzun solundan el ele geçen bir çifte bakıp gözlerini ayak uçlarına dikti Kayıp.
Beklerken garip şeyler oluyor. Rüzgar esiyor abim, kokusu dökülüyor her yana. Biz onunla bir kere seviştik. Kedisiyle değil abi yanlış anlama. Kendisiyle. Ki ben kedi olsam onun kedisine aşık olurdum kesin. Öyle güzel bir kadın... Mart ayını falan da beklemezsin. Kadın bana "Seni seviyorum." derdi "Nasıl yani?" derdim kendi kendime. "Lan amına koyim ben naptım da, bu pırlanta yürek, bu ince ruh, şu kırılgan ses, bu güzel gözler, bu güzel bakış, inanılmaz güzel gülüş, şu bakmaya doyulmaz ağız, burun, öpmeye doyulmaz dudaklar, çene, boyun, omuzlar, bel, göbek, kalça, göt, bacak, böyle bütünüyle güzelliği anlatan ne varsa sevdi beni, neyimi sevdi?" Ulan ben hayatımda içinde bu kadar sevmek olan bir sevişmek görmedim, bilmedim ki! Çok güzel severdik birbirimizi be abi. Ayıptır söylemesi öperdik birbirimizi. Allah affetsin dudaklar birbirine kenetli ama yetmezdi sanki. Parmak uçlarımız da birbirimizin yüzünde gezerdi öpüşürken. Parmak uçlarımızla da öperdik sanki birbirimizi. İsterdim ki üç beş ağzımız daha olsun da hepsiyle öpüşelim. Duvarların dili olsa ne derdi bilmem ama burnu olsa duvarların, o kadının kokusunun güzelliğinden yıkılırdı tepemize... İşte rüzgar esiyor sahilde... ben o kadını özlüyorum. Yüzü, kokusu dökülüyor her yana. Çok özlüyorum be abi...
Her zaman olduğu gibi yine yutkundu Kayıp. Ağlamamak için... Kalabalıkta ağlamaktan çekinirdi. İsterdi ki Beşçeşmeler meydanı bomboş olsun, orada rahat rahat, bağıra çağıra, çığlık çığlığa ağlasın hasretinden. Ama kalabalıktı. İnsanların içinde ne çok şeyi yutkunmak zorunda kalıyordu insan... Bunu her defasında o kadını özlemekten nefessiz kalmışken hissediyordu. Sanki yutkunmasa, bir daha nefes alamayacakmış gibi...
Özleyince insan ışıksız kalıyormuş. Ne bilelim abi. Sevdayı hak eden çok kadın geçti ömrümüzden, güzel aşklar tecrübe ettik. Bakma birinin ardından heder olup kaybolduğuma böyle. Söylesene abim, ömründen uğruna ölünecek kaç insan geçti eğer evladın değilse?
Adamın cevabını duymak için başını kaldırdı Kayıp. Adam sokağın sonuna varmak üzereydi.
Abi? Nereye? Vay amına koyim... Sen de  haklısın. Sevda uğruna heder etmiş kendini Kayıp... sana da(!) ne değil mi abim?
Oturduğu havuzun kenarından dikildi ayağa. Şarap almak için 7 lirası eksikti. Kallavi bir adamı kestirdi gözüne önce. Sonra yanında iki genç kız olan iki delikanlıyı gördü. Kızların yanında rezil olmamak için üç beş bir şey atar bunlar dedi. Kendisi gençken atardı çünkü flörtleri yanında rezil olmamak için. Herkes gibi, her şeyi kendinden biliyordu Kayıp... Herkes gibi her şeyin aslında bildiği gibi olmadığını, başkalarından öğrenecekti.

İki hızlı adımla gençlere yaklaştı...

"Gençler. Şu Kayıp abinizin karnı iki lokma ekmeğe aç, gönlü de bir kadına... 2 liranız var mı? Ekmek alayım kendime."

Gençler yüzüne bile bakmadı Kayıp'ın. Alışıktı böyle şeylere. Kalçasından düşmek üzere olan pantolonunu çekti beline doğru. İyice paçavraya dönmüştü. Meydana döndü yüzünü.
"Şu çöpe birazda kemer atın amına koduklarım." diye bağırdı. 

Eline cebine atıp sahile, kadınını beklemek için limana doğru yürümeye başladı.
"Hep boklu tuvalet kağıtları, içine çay dökülmüş poşetler, yemek artıkları... Evveliyatınızı sikeyim, yemekleri birbirine karıp çöpe atıyorsunuz, ayrıştırana kadar anam sikiliyor da  ses etmiyorum, bari bi kemer atın. Götümüzü herkes görüyor sizin yüzünüzden."

Durdu, tekrar Beşçeşmeler Meydanına, kendisini siklemeyen kalabalığa baktı.
"Benim götüm güzelse, bir tek kadınıma güzel ulan! Ondan başka kimseye güzellik borcum yok benim." 

Tekrar Limana döndü yüzünü. İnsan beklediği yere aittir çünkü. Kendi kendine mırıldana mırıldana yürüyordu Maltepe Sahilinin Delisi Kayıp.

"Bizim gönlümüz güzelse, yüreğimizin desenini çizen o kadın yüzünden güzel. Perdeleri yırtsa da, duvarlarını yıksa da, viran etse de gönlümüzü, bir zamanlar yuva bildi diye aha şu kalbimiz güzel. Ben o beni sevdi diye güzelim, o her şeyiyle ve hep güzel. Geri kalan her şey bok. Ulan ben onca çirkinlikten hep sana kaçıyorum be kadın. Hâlâ sana! Senden başka güzel kimsem yok diye belki. Kızım mübalağa etmiyorum işte gerçeğim bu. Keşke karga olsaydım. En fazla 3-5 sene çekerdim hasretini. Ah be sevgilim... kim bilir ne zaman öleceğim. Dön artık kurban olduğum. Bak! Çiçekler açtı, kuşlar cıvıl cıvıl sabahları, kedilerin yavruları doğmaya başladı, sokaklar kendini buldu, bulutlar yerini... Ben böyle sensiz hep kurak, kasvetli, fırtınanın ortasında, kayıp... dön be artık."



16 Nisan 2018 Pazartesi

Kendimle Delirmişlikler / Bekleşi

Görüşmeyeli bir şey olduğu yok doktor! Ne olsun ki?
Bekliyorum umutsuzca.

Merak ediyorum, siz ne yapıyorsunuz beklerken?
Ben pencereden bakıyorum. 

Yeşil minderli koltukta götümün izi çıkana kadar oturuyorum. Götüm küçüktür benim. Küçük ve yuvarlak. Arkamdan bakıyorsan dikkatini çekmiştir sanırım, arkadan bakıldığında göt olarak çok yakışıklı bir adamım. Konumuz bu değil. Konumuz yok. İlle bir konumuz olmak zorunda değil. Anlatıyorum işte, dinleyiver sen de!

Beklemekten yorulmak sence de saçma değil mi doktor?
Öylece durduğun yerde seni yoran şey ne olabilir ki? Ama iyi bir şey olmasını bekliyorsan ve o esnada hayatında hiçbir şey iyi gitmiyorsa beklemek, çıplak ayakla olimpik maraton koşturmak kadar sancılı ve yorucu olabiliyor.
Ben de ne yapayım, umutsuzca bekliyorum. Beklerken sanki hiç beklemiyormuş gibi davranabilmeyi isterdim. İnsan yüreğine söz geçiremiyor işte. “Umut yok olum sakin ol.” diyorsun da dinlemiyor pezevenk. Bu kadar orospu çocuğu bir organ olabilir mi? Var işte. Yürek...
Allah belasını daha nasıl versin bilmiyorum!

Üzünçlü şeyler, gülünçlü şeyler düşünüyorum. İnsan düşününce hatırlıyor bir şeyler. Keşke güzel gülen bir adam olsaydım. Hep gülerdim Ama değilim. Hatta haddim olmadan güzel gülen kadınlara aşık oluyorum. Güzel gülmek maharet istemez. Ağzı ve gözü güzel kadınlar güzel güler. Ben de o ağzına sıçtığımın güzelliklerini mest olur izlerim. Gülen insanları severim. Gülmeyen insanları sevmem. Misal şu an, dünyanın en güzel gülen kadınına aşığım. O bana aşık değil ama olsun. Bu dünyada karşılıklı olarak birbirine eşit iki duygu var mı ki? Gerek yok. O bana aşık olmasa da olur. Işığım benim o. Sönmesin yeter.

Penceremin kenarında oturup bir şeyler yazıyorum. Olmayacak şeyler. İstiyorum ki birileri okusun da hissetsin bunları. İnsan hayatı en çok uyuyarak ve oturarak geçiyor olmalı. Bunu düşündüm şu anda. Meryem’im vardı benim. Dünyanın en güzel oturan kadını. Fizyolojik bir özellik olsa gerek güzel oturabilmek. Düşünsene, otururken bile güzel görünebiliyor bir insan. Bacakları uzundu. Biraz kaydırır poposunu, geriye yaslanıp bacak bacak üstüne atardı. Ayakları minicik... Ben böyle hanzo gibi oturuyorum, kusura bakmıyorsun değil mi? Elime bir tespih versen kimse yadırgamaz. Mahallede mevzu çıksa ilk beni çağırırlar gibi oturuyorum. Ben oturuyorum ve sadece bekliyorum oysa.
Fakat dikkatini çekti mi; en çok Meryem oturmuş demek ki içime... Bacakları çok güzeldi Allahsızın.

Sonra biraz belgesel seyrettim. Elbette bütün herkes gibi ben de sikimsonik Türk dizilerini izlemiyorum. Ben o Türk dizisi şeysini Behzat Amirimden sonra bıraktım doktor. Hepsinin dizi diye ağzına sıçayım. Hiçbiri; o belgeselde seyrettiğim, Afrika’da hayvan avladıktan sonra o gece öldürdüğü hayvanın ruhuna dua ederek kendisinden özür dileyen kabile kadar duygulu değil. Ve ben de tahmin ettiğin kadar duygusal biri değilim. Bekliyorum sadece. Beklerken biraz sendeliyorum duygusal olarak. Çocuksu bir heyecan olması, işi biraz romantik ve nostaljik hale getiriyor olabilir. Ama değilim.

Didem’e ufak ufak anlattım geçen gün. Yalnızlıktan ölmek üzereyken, son gücümle aradım onu ve dedim ki “Şu an ne bok yiyorsan bırak, gel çabuk. Konuşmamız lazım.” Sağ olsun o da ikiletmedi. Çıktı geldi. Gelir gelmez korkulu bir yüz ifadesiyle “Aklımı aldın piç kurusu, bir bok oldu sandım.” dedi.
Rakı doldurdum iki kadeh. Tek başıma içmek istemedim o gece. Hepsi bu. Bir sürü şey anlattı. Ben de fırsat buldukça, derdimden serpiştirdim aralara... Ağladı. Ağlamadım ben. Bu kadar güzel ağlayan bir kadın olamaz. Şu kadın benim sevgilim olsa, hayatını zehir eder, oturur ağlamasını izlerdim diye düşündüm bir ara. Ama sevgilim değil. Daha önce bunu hiç düşünmemiştim. Didem ve ben! Acaba o hiç düşündü mü? Ama olmaz. Aynı pencereden başka şeyler gördüğün birinden olsa olsa iyi flört ve en fazla iyi seks arkadaşı olur. Ben Didem’le sevişemem. Komik olur... Salağın sümüklü gezdiği, altına işediği çocukluk hallerini biliyorum... Neyse işte bana “Eskiden sen birini dinlerken gözlerin parıl parıl dinlerdin. İyice söndün sen, biraz kendine gel ya.” diye sitem etti bu şapşik... O esnada küllüğe uzanmak için eğildiğinde memesinin görünen kısımlarına takılmış olabilir gözüm. Yani gözlerimin parlıyor olması için tam olarak iki geçerli sebebim vardı aslında.
Artık memeye bile gözlerim parlayarak bakmıyorsam, bu beklemek beni gerçekten bitirmiş demektir.
Bi de şey dedi geri zekalı “motora biniyorsun ama çok tehlikeli, biliyorsun değil mi?”
Yok olmaz doktor. Didem’den sevgili mevgili olmaz. Ben bu kadına olsa olsa en fazla 3 kilo aşık olurum. İki öğünde biter gider... Aşka yazık olur. Ben otuz tondan aşağı aşık olan bir adam değilim. Olduğumu sandığımda çok yazık ediyorum kadınlara.
Üç kilo sevip, iki ton yük bırakmak olmaz kimsenin yüreğinde...


Dün gece, ruhumu serbest bıraktım. Şöyle iki soluk alsın gelsin dedim. Kendini sahil yolundaki çayırlık alanda bulmuş. Allahtan bulmuş. Ben de ne zaman kaybetsem, toprağın üzerine uzanmış bulurum kendimi. Uzanmış çayıra çimene toprağa, göğe bakarken bulurum. Bulutları izlerim onunla. Gözüme hep güzel görünür bulutlar. Benim gözümle bakarsan sen de aynı şeyi hissedersin muhtemelen. Bulutumsu hissederim kendimi. "Bulutumsu" ne güzel kelimeymiş... Bu kelimeyi kullanmalıyım. Keşke daha önce kullansaymışım. Aklıma gelmemiş. İnsanın aklına bazı şeylerin sonradan gelmesi üzücü bence. Belki bir sürü güzel anıyı ıskalamamıza sebep oluyor. Hassiktir ya! Bunu da şimdi düşündüm iyi mi!
"Sonradan aklına gelen bazı şeyler, başka bazı şeyleri bir şey yapar." gibi bir aforizma yok mu? Kesin birisi söylemiştir. Şu dünyada bir tek çakılı çivim yok. Bari iki cümle bırakalım be doktor... Ölüp gittiğimizde ne bırakacağız ki geride? 

Ben bekliyorum doktor.
Benim yaşamımın özeti bu. İyi şeyler olmasını bekliyorum. Çünkü en azından kötü şeyler olmasını hak etmiyorum.
Aşık olduğum kadını bekliyorum. Gelmiyor Allahın güzelliği.
Küçükken kar yağsın da sokağa çıkıp elim, ayağım, götüm buz tutsa bile bembeyaz kar örtüsünün üzerine ilk basan ben olayım diyerek erkenden uyanır, kalkardım yataktan. Pencereye atardım hemen kendimi. Amına kodumun şehrinde o sene kar yağmazdı.
Çocukluğum kara ayak izi bırakmadan geçti doktor.
Son derece sıradan ve fevkalade olmayan bir yaşamın aslında beni ne kadar vasat kıldığını sana nasıl anlatayım ki? Nasıl umutla bekleyeyim?
8 yaşımda bir fren sesi duydum ben doktor. Sol çaprazdan Atilla abinin önüme attığı topun dibine ayak ucumla dokunmuş, kalecinin üzerinden aşırmıştım. Pencereden mahallemizin abilerinin maçlarını izler, beni ne zaman maça çağıracaklar diye bekler dururdum. Annem derdi ki "Biraz daha büyü, sen de oynarsın." Büyümeyi bekledim o maçı oynamak için. 
Fren yapan araba durdu. Arabandan inen İhsan amcanın bana eliyle ve telaşla gel işareti yaparak evimize doğru koşturduğunu gördüm. Bizim takımın piçleri "gooll" diye bağırıp bana doğru koşuyordu. Ben o sevinç içerisinde ne olduğunu anlamaya çalışırken anneme ne dediyse İhsan amca, kadıncağız dizlerine ve kafasına vura vura feryat figan fırladı dışarı. Aslında annem evde kendi kendine ağlayabilen bir kadındı. Rahmetli duygusal ve içli bir insandı. O çığlıkları atarak, kendini yerden yere vurarak ağlaması için babamın ölmesine ne gerek vardı ki? İlk mahalle maçımda ilk golümü atmışken...

Uzun süre babamın gelmesini bekledim ben.
Çocuktum daha. Gelmeyecek deseler, biraz üzülürdüm ve geçerdi büyüdükçe.
Ömründe bir kez olsun, hiç gelmeyecek birini beklediysen, bir daha beklemek kelimesini umutlu bir cümle içinde kuramıyorsun doktor.
Ben de ne yapayım, bekliyorum işte.



9 Nisan 2018 Pazartesi

DökümAn/Ben-Siz ve Maksat Matematik

Dünya;
"Ben sevdim, eller aldı." diyerek,
yaşamaya çalışanlarla dolu.

Alexandra çalarken, başının dizlerimde olduğu, bir avludan göğe bakabildiğimiz, sigara kokan parmaklarımla saçlarını okşadığım bir hayalim vardı. Senin gülümseyerek bir şeyler anlattığın, benim hayran hayran yüzünü izlediğim bir hayal... Öyle sıradan, öyle imkansız... İki kere dokundum dudaklarına... 
Bana sorarsan (ki sormazsın) yerimi bilerek seviyorum ben seni. Köpek gibi...
Bir sokak köpeği, ona yemesi için bir şeyler vermişsen eğer, seni her gördüğünde bir süre peşinden gelir ya hani! Sen "gel" diye çağırana kadar gelmez yanına. Mesafeyi korur... Köpek gibi seviyorum ben seni. Köpek kadar... 
Neyse; ellerimi diyorum, başında gezdiriyorum hayalimde bile... ve mesafeyi koruyarak, dokunarak ama bir o kadar dokunmayarak...
Seni çok seviyorum ve senin dünyan bensiz de dönüyor. 
Oysa ben senin, gözlerinin bir tek gülüşüne dahi ölürdüm isteseydin...

Dünya;
"Nasıl olsa bensiz de dönüyor." diyerek,
Ölenlerle dolu...

Minicik bir kurşun, koskoca bir fili deviriyor şu hayatta. Minicik dediğim, bildiğin 32 gram.
Maharet kurşunda sananlara demeli ki; "yaprak kesen karıncalar günde elli kere, kendi ağırlığının elli katını taşıyor yuvalarına, haberin var mı senin sokuk?"
İnsan insanın kurşunu değil de karıncası olmalı işte canım kuzum.
Maharet kurşunda sananların dünyası, filler olmadan da dönüyor nasılsa?
160-165 santim boyunla içimde 700 metre kare boşluk bırakmış olmana sebep olan şey, benim 250 gram kalbimle seni 400 ton sevmiş olmamdır. Kurşunun mahareti, filin büyüklüğündendir belki... Bunu her şeyin içinde bir maharet arayanlara anlatmalı...

Sen beni sevmedin. Mesela ben değil de başka biri öpüp kokluyor ya seni!
Başka biri "sevgilim" diyor ya sana! Başka birinin hakkı ya senin saçlarında parmaklarını gezdirmesi! Bu beni günde ortalama 4 saat üzüyor. Güzel şarkı söyleyemediğim için içimden şarkılar söyleyerek 2 ile 4 km yol yürüyorum her gün. Çünkü başka bir yol bulamıyorum seni özleyip özleyip üzülmemek için. Evimde hiç saç tokan yok. Tokaya anlam yüklemek değil maksadım. 2 gramlık tokaya rastlasam evde, içimde aynı anda çift bataryalı 29 ayrı havai fişek patlar. Ya da yastığımda bir tel saçına...
Yastığımın yanında kafan olmayacaksa başka bir yastığa gerek yok. Yastığa da anlam yüklemek değil maksadım. Olmayacak şeylere gönül bağlamak yedi litre kan kaybına eşdeğermiş. Bunu anlatmak istiyorum.
Makria çalıyor arkada. Sen yoksun. Bütün güzel hayallere rağmen bunun beni nasıl yaşatmadığını anlatıyorum. Şarkı eşlik ediyor da!
D
ünya; İnsan hayal kurmasa da dönüyor oysa...


3 Nisan 2018 Salı

Dert Anlatmayan Kelimeler / Belki Vol II

İhtimaller dahilinde “belki” ne güzel bir kelime. Neresinden bakarsan bak ufacık dahi olsa umut var içinde.
Kelime olarak, senin sadece adın güzel.
Ama gözlerin, dudakların, ellerin, kokun yüzünden… ve İhtimaller dahilinde, bu dünyanın bütün dillerinde en güzel kelime sensin elbette.
Herkes yanlış biliyor; en güzel doğa olayı yıldırım şelalesi, beyaz gökkuşağı, kuzey ışıkları filan değil mesela. Bok yesin Venüs Kemeri senin gülüşünün yanında. En güzel doğa olayı senin uyanman. Sonra giyinmen, soyunman, yürümen, bakman, konuşman… Hiçbiri içinde belki barındırmayan…
Bizi imkansız ve bütün iyi ihtimallerin dışında tutan şey nedir bilmiyorum. Mümkün olsa dudağın dudağımda yaşarım ölene kadar. Dudağım avucunda… Ya da herhangi bir yerine dokunan parmak uçlarım vasıtasıyla… Yaşam ihtiyacım gibi… Neresinden bakarsan bak, hayat belirtilerimden biri olur seni seyretmek, sana dokunmak, seni öpmek, seni dinlemek, sevmek seni, seninle sevişmek...
Bu yüzdendir ki; bizi bir araya getirmeyen şeylerin canı cehenneme. Seninle ilgili içinde “belki” geçen bir tanecik bile cümle kurdurmayan bu dünyanın canı cehenneme. Evet belki sıradan bir adamım, evet belki bencil, belki çirkin, belki kötü, belki başarısız bir adamım ama aşığım...
İnsanız, kanadımız yok diye uçmayı istemek, değil mi hakkımız?
İhtimaller dahilinde belki bir adam, yarı aydınlık bir odanın ortasında eline kalemini almış, önündeki deftere seni nasıl sevdiğini karalayıp duruyor. Dumanlı kelimeler sıralıyor ardı ardına. Belki içini yakıyorsun. Belki her şeyini...
Belki amazonların üzerinde birbirine katman katman ve paralel olarak geçen elektrik yüklü bulutlar geziyor yağmur dökmeden.
Belki yıllar süren karşılıksız bir sevda, şu an, şu saniye karşılığını buluyor.
Belki birileri bir yerlerde pişman oluyor. Biri kendine sorduğu sorulardan birinin cevabını buluyor kendinde, bir başkası tam şu an, son nefesini verene kadar cevabını bulamayacağı o soruyu soruyor kendine... "Neden ben?" diyor... Tam şu an...
Mümkün ki... Bunlar hep ihtimaller dahilinde işte...
Mesela bir anne şu an hasta yavrusunun nefesini dinliyor. Avucunu alnına götürüp ateşini ölçüyor. Tedirgin kalbi, yavrucağından daha hızlı atıyor bir babanın.
Belki büyük laflar ediliyor, hazır edilmiş olanlarından bazıları yutuluyor, küçük lokmalar yeniyor, çaylar içiliyor. Belki bir sürü adamın öpmek istediği bir gamzenin üzerine kadının gözyaşı akıyor tam şu an...
Gencecik bir aşık, tüm cesaretini toplayıp, hem de tam şu saniye ömrünce unutmayacağı o ilk öpücüğünü aşk ediyor taptığı dudaklara...
Tüm bunlar olup biterken ben, senin duştan çıkıp havluya sarındığın bir gece vaktinde, saçlarını taramak gibi bir hayali geçiriyorum içimden. Ara sıra da sırtına bir öpücük...
"Keşke" çok kötü bir kelime... Neresinden bakarsan bak, küle dönmeye mahkum arzular var içinde.
Keşke biz seninle, (doğal olarak içinde sen olduğundan) bütün ikinci çoğul kelimelere anlamlar katsaydık. Ben bazen kalbimi açıp seni gösteriyorum bunca kelimeyle. Orada ne kadar güzel olduğunu gör diye.
İmkansız kelimeler düşüyorsa kağıtlara, bu benim suçum.