Karısından boşanmıştı Hüseyin ağabey. Boşandığı karısı oğlunu da alıp Fransa'ya döndü.
Yılda bir kez görebiliyordu Hüseyin ağabey oğlunu... Üzülüyordu. Sonunda kanser oldu.
Hangimiz özlemlerimizle baş edebilmek ve bizi mutsuz eden şeylerden kurtulabilmek için mücadele etmiyoruz ki... Hüseyin ağabey de kanser oldu işte. Her şeyden kurtulmak için... bütün bir dünyadan...
Geçen gün Haluk ile konuşurken ona "Öldüğümde böceklerin önce kalbimi yemesini istiyorum o toprağın altında." dedim.
Çünkü gittiğim her yere özlediğim bir kadınla gidiyorum. Kesin öteki tarafa da götürürüm. Bunu istemiyorum.
Haluk dertlenmeyi bilen adamdır. Üzülmüş buna. Ertesi gün bana şöyle bir mesaj attı; "Öldüğünde kalbini bana taksınlar. Belki yükünü alırım üzerinden." yazmış garibim.
Hüseyin ağabey de bana öyle derdi.
"Sıkıntıya düşersen ben buradayım. İçine atma, konuş. Dertleşiriz. Ağabeyinim ben senin. Seni dara düşüren derdi ben de sırtlarım aslanım." Şimdi bakıyorum da; ne şanslı adammışım.
Oysa ben onun dertlerini yükleyemedim sırtıma hiç. O hep dinlerdi beni. Ağabeylik yapar, nasıl başa çıkmam gerektiğini anlatırdı. Benim ona, sıçtığı bok kadar faydam olmamıştır.
Evliliklerinin ikinci senesi, hamileydi Nilüfer yenge. İkiz bekliyorlardı. Hiç unutmam, Haziran ayında doğdu bebekler. Ben askerdeydim. Her ikisi de ilk gecede öldü. Bir gün bile dayanamadılar bu dünyaya. Mesela, Hüseyin ağabey çok üzülmüş buna. Benim faydam dokunmadı hiç Hüseyin ağabeyimin dertlerine. Sekiz ay daha var askerliğimin bitmesine. Yanında olabilseydim ona "Senin çocukların dünyanın en akıllı çocukları." derdim. Ama diyemedim.
Oysa öyleydi. İki kızı da doğar doğmaz bu dünyanın ne boktan bir yer olduğunu anlayıp ölmüşler o gece. Onlarla gurur duymalıydı.
Hüseyin ağabeyin bana en son ne dediğini hatırlamıyorum. Bu üzücü. Muhtemelen "Selametle." demiştir ama bu kelimeyi her vedalaştığımızda kullanmıştır zaten.
En son ne konuşmuştuk? Ben Hüseyin ağabeye neden kızgınım? Bunu hatırlamam lazım. Onu affetmek için, o ölmeden... Olmadı, mutlaka son bir kaç cümle daha kurmamız lazım.
Çünkü ölüp gideceği için kırgınım biraz ona. Ankara'ya döndüğü için de...
Ama şunu unutmuyorum.
"Bana nasıl ölmek istersin?" diye sormuştu bir keresinde. Soruyu tam olarak anlayamamıştım. Ölüm şeklim mi nasıl olmalıydı yoksa ruh halim mi nasıl olmalıydı?
Soruyu tekrarlamasını istediğimde aklımın karışıklığını anlamıştı. "Fark etmez." dedi. "Anladığın her ne ise öyle cevap ver."
Hiç düşünmeden "Motorumun üzerinde." dedim... Motor sahibi herkesin verdiği cevap.
Gülümsedi Hüseyin ağabey. "Özgürlük." dedi.
Tam ben soracakken de kendisi devam etti konuşmaya.
"Ben yaşlı filler gibi ölmek isterim." dedi. "Doğduğum yerde. Ve yalnız."
Birasından iki soğuk yudum aldı. "Burası, bu şehir hep aynı be oğlum. Benim Ankara'm da aynı. Eh madem aynı, orada öleyim o zaman."
Ogün buna verecek cevabım yoktu. Bugün var bir iki tane.
Şimdi şurada karşımda otursa ona;
"Herkes yalnız ölecek ağabey. Herkes tek başına ölecek o yatakta. Umarım senin öldüğün yatak, doğduğun evde olur." derdim.
"Ve haklısın İstanbul'dan 15 ay uzak kaldım askerliğimde. Geldim, baktım ki her şey aynı. Evimin sokağına bile bir sik katmıyormuşum ben." diye eklerdim.
Hüseyin ağabey Ankara'ya döndü dört sene önce. Evinde şimdi. Olmak istediği, ölmek istediği yerde. Bazen insanların içinden şehirler geçiyor, şehirlerin içinden insanlar...
Kimse kimseye dokunmuyor. Bazen şehirler gidiyor, bazen insanlar.
Bazen insanlar değişiyor, bazen şehirler... Hüseyin ağabey için gitmekle kalmak arasında bir fark var mı bilmiyorum.
Benim için var. Ben hep kalanlardanım. Bu farkı bir yerlere gitmeden anlayamam.
Hüseyin ağabey gitti bu şehirden. Ben kaldım. O bilir giden ile kalan arasında ne fark var.
Ben bilmem. Ben kalır, bekler ve özlerim hep.
Herkes gider. Kimi kaçıp, kimi istemeden, kimi sevinçle, kimi hiçbir şey demeden, kimi her şeyi kusup, kimi gece, kimi sabah, kimi dönmek umuduyla, kimi asla dönmemek üzere…
Kimileri de bunların içinde nerede kalması gerektiğini bilemez…
Hüseyin ağabey kanser olmuş. Adam haklı. Beklerken, özlerken bu dünya çok kötü bir yer.
