9 Aralık 2018 Pazar

Kendimle Delirmişliler / Günlük

1. Gün

Sevgili günlük.
Doktorum ruh halimi değerlendirmek ve bu hastaneden çıkabilmem adına iyileşip iyileşmediğimi değerlendirebilmek için, kendisinin de okuyacağı günlük notlar tutmamı istedi benden. Seni bu yüzden yazıyorum. Bana kalırsa konuşmak daha güzel. Eskiden yazarlara ve şairlere üzülüyordum "bu denli yazacak kadar kimsesizler mi?" diye.

Çünkü yazmak konuşamadıklarını kağıda anlatmaktır diye düşünüyordum.
Öyle değilmiş o işler. Artık biliyorum...


Doktor önce rüyalarımı yazmamı istedi. Bilinç altımızın en net yansıması mıymış ne bokmuş.
Dün gece rüyamda büyük annemin bahçesini gördüm. Dayımı ve dedemi bahçeyle uğraşırken... Anneannem ölmüş olmalı... Hay aksi. Bari rüyamda o mutlu çocuk günlerin tablosunu eksiksiz görebilseydim keşke... 

Sabah uyandığımda gözlerimin yaşla dolu olmasının sebebi, o bahçeyi ve dedemi çok özlemiş olmamdır diye düşünüyorum. Bir keresinde bana güneşin çiçekler için ne kadar önemli olduğunu anlatmıştı. Sonra güneşin insanlık için ne kadar önemli olduğunu... 

Geceleri sevmiyordu dedem. Ama geceleri güzel şeyler de olabiliyordu. Rüyamda dedemin yanına gidip elini tuttum. Öptüm defalarca. Bana şu hayatta en uzun, bana ömrüm boyunca en sıcak, bana yaşadığım sahteliklerin ortasında en gerçek gülümsemeyle bakan tek insandır dedem. 

Yine öyle baktı yüzüme. "Yıldızların nasıl parladığını görmemiz için dünya güneşe sırtını dönmek zorunda dedem. Dünyaya kızma. Güneşe küsme. Geceyi de üzme. Bütün suç bulutlarda." dedim.

Dedemin gülüşünü çok özlemişim. Ben gülümserken nadiren ağlarım çünkü. Nadiren doğru insanları özlerim... Doğru insanlar özlendiğinde gülümsemeye gözyaşı karışır bence.

*-*

Sabah kahvaltıdan sonra bahçeye çıktım. Gökyüzüne baktım. Rüyamın etkisiyle olsa gerek astronot olmak istediğimi hatırladım küçükken. Bu yüzden çocukluğum göğe bakarak geçti benim. Turgut Uyar'ın "Şimdi otobüs gelir biner gideriz, dönmeyeceğimiz bir yer beğen başka türlüsü güç........ durma göğe bakalım." mısraları yüzünden de ergenliğim...

Zamanın 60 saniyeli dilimlerle dakikalara yayılmasından pek haz etmedim. Orada kaç 60 saniye göğe baktığımı, kaç 60 saniye bu hastanede olduğumu, kaç 60 saniye sevdiğim kadını beklediğimi düşündüm. Zaman neden güneşin etrafında dönüp duran dünyanın aynı zamanda kendi etrafında dönmesiyle ölçülüyordu ki? Zaman insanın yüreğinde ve teninden ölçülmeliydi. Ağaçların yaşını güneşle hesaplamıyordu hiç kimse... İyi ki astronot olmamışım. Bu duruma çok bozulurdum.

Bir ağaca isim vermem garibine gitti doktorun. Ben de bunun garipsenmesini garipsedim.
İrfan (bahçedeki en yaşlı ağaç ve benim tek arkadaşım) ile bunu konuşmak için yanına gittim.

Benim bu konuda ne düşündüğümün daha önemli olduğunu söyledi İrfan. Ve ekledi. "Benim için." dedi. Bencil göt. Kendisini dünyanın merkezi zanneden insanlara kızdığım için bir ağaca sığınıyordum. Orospu çocuğu da insanlar gibi kendisini dünyanın merkezi zannediyordu. 

Sırf bu yüzden İrfan'a "Haritada insanlardan en uzak yaşanacak yeri işaretle deseler senin yerini işaretlerdim." diye düşündüğümü söylemedim. Üstelik haritada böyle bir yeri ilk keşfeden birisi de çıkıp buraya İrfan adını vermezdi. Bu yüzden isimlerin bir anlamının olmadığını, sadece buna ihtiyaç duyulduğu için isimlerin var olduğunu söyledim. İnsan belki var olduğunu sadece ismini duyduğunda hissetmeliydi.

*-*

Bana kalsa şu an aynı Ophelia gibi, yıldızlarla pırıltılı bir değirmen havuzunda nilüferler ortasında, suyun üzerinde yüzmek isterdim. Ki ben, hiçbir şeyin bana kalmamasıyla meşhur biriydim.

"Diğer delilerden kaçmak için buraya gelip seninle konuşuyorum. Bir ismin olmalıydı." dedim.
İrfan bana "Bunu anlamayan insanların da isimleri var, ne garip değil mi?" diye sordu.

Unuttuğum isimleri düşündüm. Bazen birinin varlığını, hayatımdaki yerini unutmuyor ama ismini unutuyordum. Ben de her ruh hastası gibi, herkesi aynı kefeye koyan biri değildim. Her ruh hastası gibi birinde başkasını arayan biri değildim. Ben galiba herhangi biri değildim bu insanlar arasında.
Bunu doktorla konuşmam gerektiğini düşündüm. Çünkü doktor gün içinde kendisinin de okuyacağını hatırlatarak not tutmamı istedi.

Defterimi çıkarıp notumu aldım. "Doktorla hiçbir şey olamamak üzerine konuş."

Elimdeki mavi ciltli küçük deftere baktım bir süre.
İçinden geçenleri yaz demişti doktor. İçimde büyük bir aşk, büyük büyük özlemler, büyük bir kimsesizlikle savaşıyor, bu ne demekti biliyor musun günlük? Koskoca bir yaşamak.

Bu minicik defterin neresine yazacaktım ki tüm bu olanları? İrfan'a baktım. Kendi köklerine bakıyordu. Ne demek istediğini anladım... Defteri açıp, yazdım;
"Not: Doktora sevdiğim şeylerin yaşamak olduğunu zanneden aptallardan biri olduğumu İrfan söyleyince fark ettiğini söyle."

İrfan'a sarıldım. Odama geldim. Odama girer girmez defteri açtım ve yazdıklarımı okudum. Bok gibi yazıyordum. Hem şekil hem de anlam olarak berbat şeylerdi yazdıklarım.

*-*

Yatağımda tembel tembel yatarken, öğretmenimin verdiği bir Jules Verne kitabının benim hayal babam olduğunu hatırladım. Minik beynimle kocaman cümlelerin içinde hayal kurmak ne de güzeldi. Sadece olayların fiziksel akışını kavramakta zorlanıyordum ama bu dert değildi. California çöllerinden aya doğru fırlatılan bir roketin içinde seyahat etmeyi seviyordum. Uzayın boşluğunda hareketlerimi ayarlayamıyordum. 

Okulda öğrettikleri hayat bilgisi, fen bilgisi, fizik hepsi palavraydı. Sürtünme denen şey vajina ve penis açısından değil aşk açısından çok önemliydi, çünkü sokak köpeğine sorsan bu üremekle alakalı bir şeydi. Hunharca paslanacak olan bilgiler hiçbir işime yaramıyordu yaşarken. Keşke eğitim müfredatını Jules Verne hazırlasaydı. Belki de şu an penceremden görünen İrfan ile konuşmak, psikiyatri biliminde delilik olarak adlandırılmazdı. Allah Freud'un belasını versindi.

Hemşire ilaçlarımı getirdi sonra kitap okurken uyudum.
Rüyamda Kaş'ı gördüm. Dünyanın en güzel kasabası değilse nereye dünya, nereye güzel denirdi bilmiyordum. Belki Lizbon'a...

Kaş bir ülke olsaydı, ben Kaş'lı olsaydım bütün orospu çocuğu psikopatlar gibi faşist ırkçı bir ruh hastası olurdum. O yüzden orada sadece misafir olarak kalmalıydım belki de...

Kaş'ı tüm mevsimleriyle, her saatiyle seviyordum. Hem ayık, hem sarhoşken, en mutlu veya en mutsuz hallerimle seviyordum. Belki de o yüzden bilmediğim bir sürü yere gitsem dahi buraya dönüp her seferinde kaleye tırmanır ve denizin üzerine tüm tonlarını yansıtarak yarım adanın arkasından batan güneşin yavaş yavaş kararttığı manzaraya bakarak kendi hayatıma dalardım. 

Uzağı pek de ayırt edemeyen miyopla harmanlanmış astigmat gözlerim, düşlere daldığımda süper kahraman gözü gibidir. Her şeye, her nesneye istediğim kadar yakınlaşıp uzaklaşır, bazen kral mezarının yıkık duvarını kendisine layık bir şekilde yeniden dizayn ederim. 

Bu dünyanın merhametsiz insanlarına, Kral Büyük İskender'in mezarının olduğu bir yerde tatil yaparken yere tükürülmeyeceğini, kimseleri üzmemeleri gerektiğini, kimselere kötülük etmeyecekleri gibi kötülüğe karşı savaşmayı kendileri için değil insanlık için yapmayı öğrenmeleri gerektiğini anlatırım kartal gözlerimle. Keşke öğrenseler. Böylece ben de gerçek bir kahraman olan Kral Büyük İskender'in yaşadığı, savaştığı bu topraklara gece huzurla tepeden bakarım.

Kaş'ı çok özledim. Dedemi ve avucunu öptükçe aşkımı büyüttüğüm o kadını...

*-*

Ben başıma gelen her şeyin öznesi değil nesnesi gibiyim. Tam bir bahanelere sığınma şampiyonuyum. Hatta bu konuda Hamburg Üniversitesinden doktoram olmalıydı. Büyüdükçe bir din gibi aynı şeylerin etrafında dönmekten vazgeçmeme rağmen şampiyonluk ünvanı bende. Bir tek sevdiğim kadını beklemekten vazgeçmeyeceğimi de günlüğüme hatırlatmak isterim. Çünkü ben bir kere aşık oldum artık. Bu öyle sik sıvazlamaya benzeyen bir şey değil. Öyle olsaydı herkes herkesle sevişmez, herkes herkesle mastürbasyon yapmış sayılırdı.

Düzeltiyorum günlük; Öyle olduğu için insanlar birbiriyle sevişmiyor, birbirleriyle otuz bir çekiyorlar. Bu dünyada en çok aşkı siktiler. Bir gün çok utanacaklar. Konumuz bu değil. Konumuz benim büyümem. Çünkü doktor kendimle ilgili farkındalıklarımı da günlüğüme yazmamı istedi.

*-*

Ben bir hayalperestim. Bu insanın karnını doyuran bir şey değil diyenlerin Allah ağızlarını silsin yüzlerinden. Steve Job da hayalinin peşinden koştu, Brad Pitt de, Dean Harrison da, benim dayım olacak gavat da. 

Dayıma kamyon çarptı bir keresinde. Bir keresinde de ben (Sonra anlatırım bunu)

Bak ben hayalimin peşinden koşamıyorum mesela. Çünkü kanadım kırık. Ya da bacağım işte her ne boksa. Çünkü şartlar müsait değil. Bırak hayat peşinden koşmayı, it gibi çalışmam gerek yaşamak için. Ve ben tam bir keyif pezevengiyim. Bu yüzden çalışırken de "Boş ver be Kayıpçığım, olduğu kadar, benden bu kadar. Bu kadarını yapabiliyorum. Canımı alacak değiller ya!" savunması geliştirdim. 

İnsanların en büyük yanılgıları yanlış dahi olsa doğrunun peşinden "bu benim doğrum." diye koşarak hayatlarını mahvetmeleri. Jules Verne'nin dediği gibi "Hayatta doğmak ve ölmek dışında kesin olan hiçbir şey yokken..." Ne muazzam bir yazar... 

Okuyalım diye yazılmış dört kutsal kitaptan daha değerli benim gözümde.Yer çekimi kanunu 1687 yılında bulunmuş. Newton sağ olsun. Hangi kitap yazmış bunu o tarihe kadar? 1828 yılında doğan Jules her kitabında bilimden, uzaydan, çağlardan ve zaman yolculuğundan bahsetmiş. Jules Verne hayalperest bir adam diye aç mı kaldı?

Denizler altında kaç fersaha girip çıkmışız kaptan Nemo ile, bay Fox ile kaç günde devri alem yaparızın maceralarına atılmışız... Hey gidi.

Ne kadar büyürsem büyüyeyim, kimler girmiş çıkmış ömrüme, neler gelmiş başıma da hayal babam Jules Verne'in inşa ettiği hayal dünyam beni terk etmemiş. Ve kitaplar...
Ne güzel.


*-*

Sevgili günlük;
Ben bu günlüğe bu hayatı nasıl yazarım?
Yaşayamadığım bir hayatı nasıl yazarım? Belki de vazgeçmeliyim yaşayamadığım şeyden.

Dönüp dolaşıp aynı şehrin, aynı kasabanın, avucunun kokusuna aşık olduğum o kadının hasretine saplanıp kalan ben, kendimi yazarak mı bulacağım? Dedemle bahçesinde biber ektiğim günün özlemini 7 ciltlik ansiklopediye ancak sığdırırım. Kaş'ın Smirna'sındaki kalenin üzerine bir benlik inşa etmenin ne zor olduğunu daha yeni keşfetmişim, nasıl anlatırım?

Benliğim, hayallerim ve Kaş, bu koca evrende bildiğim en iyi yerlerdir. Ve özlemek zorunda kaldığım o kadına duyduğum aşk...

Beni ben yapan şey onlara göre beni delirten şeymiş.
Vazgeçersem deliririm asıl... Nasıl anlatayım?
Yaşayamadığım şeyi nasıl anlatacağım? Belki de İrfan'ın dallarına kendimi asmalıyım.

29 Kasım 2018 Perşembe

Dertleşme / Önemsizlikler Üzerine



Bir gün her şeyi bir kenara bırakıp, tek tek karşınıza dikileceğim.
Bir daha yüzünüzü görmek istemediğimi söylemek için bakacağım gözlerinizin içine.
Son bir kez...

Buna şahit olurken beni tanıyamacağınız için, benim hep gözlerinize gülen gözlerime alışık olduğunuz ve aslında vurmayı çok sevdiğiniz yumuşak karnım olan kaybetmişliklerime oynamayı benimsediğiniz için şaşıracaksınız biraz.

Şaşırmayın! 
Ben Kayıp. Bu isme layık olmamda belki de en çok sizin payınız var. Oradan hatırlayın. Gerçek adım kısacık. Hatırlaması zor değil. Ama kimsede yeri olmadı adımın.

Bu yüzden benim adım Kayıp. Ve bunun benden başka hiç kimse için bir önemi yok... Bunun olmasına gerek de yok...

Annem çok yaramaz bir çocuk olduğumdan şikayet edermiş hep. Oradan oraya koşturarak, zıplayarak geçmiş çocukluğum. Okuduğum hiçbir okulda başarılı bir öğrenci olamadım. Buna rağmen müsamerelerde şiirler okudum. Folklor ve tiyatro gruplarına, futbol, voleybol ve hentbol takımlarına alındım. Okullar arası atletizm yarışmasında 100 metre, 200 metre, 1500 metre koştum.

Hepsinde dördüncü olup ne bisiklet, ne eğitim seti, hiçbir ödülü kazanamadım. Ama amcam öptü alnımdan. "Aferin." dedi. Teselli olsun diye bir dolmakalem aldı bana. Onu da kardeşim balkondan aşağı attı. Bebekti eşek sıpası. Kızamadım da... Kardeşimden başka hiçbir şeyin benim için bir önemi yok...

Ben sonra büyüdüm herkes gibi. Koştuğum kadar kaçtım. Ve öğrendim ki insanın saklanabileceği bir yeri olmalı şu hayatta. Orayı kimselere söylememeli. Çünkü ne zaman lazım olacağı hiç belli olmuyor o kuytu yerlerin. 

Derken küçük badireler atlattım. En çok amcamı özledim. Keşke ölmeseydi. Kahramanlıklar yaptım kendi çapımda. Ben çantamı araya girmek için Şinasi amcaya fırlatmasam, baba dayağı yiyecekti Funda. Hem Funda mahalleden en yakın arkadaşımın sevgilisiydi. İkisi de değerdi Şinasi amcadan o tokatları yüzüme yüzüme yemeye. Kıymeti bilinmedi belki ama vallahi değerdi. 

Çocukluğumdaki o çevikliğim devam ediyordu. Ben de futbola... İnce olma çabam meşin yuvarlarğın arkasında koştururken de işime yarıyordu. İnce çalımlar, ince paslar, ince bilek ve bel hareketleri... Eski dostlara da ince davranıyordum ki eski dost kelimesine bu kadar çok yakışan insanı ömrüme katmak benim bizzat kendi aptallığımdı.

Küçük ve anlamsız incelikler...

Amcam uyanmasın diye parmak uçlarımda yürürdüm. Sessizce kapatırdım kapıları... Amcam bir gün bir daha hiç uyanmadı. Hayat böyleydi çünkü. En büyük kayıp insandı.
Zaten diğerlerinin bir önemi yok...

Daha sonra aslında hiç büyümek istemediğimi fark ettim. Keşke yarıştığım her yerde ve daima dördüncü olsaydım da amcam alnımdan öpseydi. Çünkü ben büyüdükçe, unutmak için kaybettiğim her şeyi 
rakı masalarından sarhoş kalkar oldum, . Büyüdükçe en son söylenecekleri hep ilkin söyledim. Hiç söylenmeyecekleri kendime saklamam gerekmezmiş. Amcam kanser olunca öğrendim.

Sonunda çocuk aklıma uydum. Hepten sustum hayatımdaki insanlara.
Mış gibi kazanır ama mış gibi kaybetmez insan. Mış gibi yaşamadım bu hayatı. Sevdiklerimin açtığı yara kapansa da acısı geçmiyormuş. Sevdiğim herkes mış gibiymiş ama bıraktıkları izler hiçte öyle değilmiş... Birgün yabancı olacaklarmış. Bununla yaşamak gerekirmiş.
Kendine kızarak yaşamanın zaten bir önemi yok(muş).

Bir gün kendimi adam yerine koyup, hayatımdan derlediğim bir kitap yazacak olursam eğer hakkını vermek istediğim insanları o kitapta anmak boynumun borcu olsun.


Işığıma; İyi ki varsın. Bu kadar anlatabiliyorum değerini. Özür dilerim.
Babama; Seni çoktan affettim ben.
Kardeşime; O kalemi aşağı attığın için hiç kızmadım sana.
Kemal, Funda ve Şinasi amcaya; Geçti... Artık acımıyor.
Mert'e; Bir gün doğru yola çıkarsan, düşmeden önceki beni hatırla.
Metin'e; Soyadını bile unuttum.
Mehmet'e; Çok ayıp ettik kendimize... Çok...
Simge'ye; Ben seni hiç tanımamışım. İyi ki...
Amcama; Seni çok özledim.
Anneme; Beni neden doğurdun?
Kendime; Olmadı ama olsun. Canın sağ olsun...

Bir gün her şeyi bir kenara bırakıp kitaba adını yazmadığım herkesin tek tek karşısına dikileceğim.
"Bir daha yüzünüzü görmek istemiyorum." demek için bakacağım hepsinin gözlerinin içine.
Son bir kez... Hiçbir şeyi hak etmiyor olsalar da o nefreti gözlerimde görmeye hakları var bence. Bir gün, tek tek, layık olduklarını vereceğim hepsine...


12 Eylül 2018 Çarşamba

Kendimle Delirmişlikler / Çocuk Kalpli Deli

Umarım vaktiniz vardır doktor. Uzun uzun döküleceğim çünkü. Bunca suskunluk biraz gaz yaptı. Ara sıra geğirir, ara sıra da sol gözümü sağ gözümden önce kırpacak olursam kusuruma bakmayın lütfen.

Her konuşmamızda çocukluğuma dönmemi istiyorsunuz.
Siz her çocukluğuma dönmemi istediğinizde ben konuyu değiştirmek zorunda kalıyorum çünkü hâlâ küçük bir çocuğum ben.

Maazallah at da olabilirdim ama değilim. Zaman zaman kendi kendime "Keşke at olsaydım." dediğim de oluyor çünkü o zaman içimdeki ve dışımdaki sorunlarla bu kadar uğraşmak zorunda kalmazdım gibi geliyor bana. Yükümü taşır, samanımı yer, asfalta sıçar, kafama göre de kişnerdim. Kimse de bana sizin gibi deli demezdi. Hatta siz demekle kalmayıp sayfalarca rapor yazdınız değil mi? Bu konuda bir gün yanıldığınızı anlayacak ve çok üzüleceksiniz doktor.

Dediğim gibi at değilim. Çocuğum ve çocuk aklımla sorunların üstesinden gelemiyorum. Hoş; büyümüş insanlarında büyümüş akıllarıyla sorunları çözemediği oluyor elbette.

2+2= 4 basitliğinde sorunlar için bile her kafadan dörtten fazla sesin çıktığı insanlar arasından bana deli raporu vermeniz bir hayli komik aslında. Bana kalırsa siz büyüklerin ve biz çocuk kalpli ne bok olduğu belli olmayan delilerin derdi, sorunu çözmek değil galiba. 
Mastürbasyon yapmak. Bir şekilde tatmin olmak. 

İnsan oğlu yaptığı her şeyde tatmin olmak zorunda mı ki? Zorunda olsa dahi bu tatmin olma duygusuna bir şekilde ulaşmak zorunda mı? Gerçekten bilmiyorum bu sorunun cevabını. Şunu demek istiyorum; Bu seansımızda sizinle konuştuğum her cümle beni ve sizi tatmin etmeli değil mi? Etmez ise mastürbasyon mu yapacağız? 

Çocukluğumu mı dönelim? Ben buradayım zaten doktor... Portakala mı gideyim?

Siz çocukluğuma dönmek istediğinizde aklıma gelen ilk şey hep Birol piçi oluyor.
Mahallede benden 3 yaş büyük bir arkadaşımızdı. Babası vardı ama bize karşı davranışları yüzünden ben ona sanki babası yokmuş gibi bir isim taktım. Daha doğrusu babasının kim olduğu belli değilmiş gibi. Piç lakabı oradan geliyor.

İşte bu piç, biz mahallede top oynarken bir anda maça dalar, 5-10 dakika deli gibi oraya buraya koşturup yorulunca ya da yenileceğini anlayınca topu alır, maç yaptığımız çimenliği caddeden ayıran dereye atardı. Amacı olmayan bir faşizm. Tam bir anarşi örneği. Terörizm. Ya da katıksız bir orospu çocukluğu... Ne derseniz deyin. Bence hepsi...

O esnada en küçüğümüz ve en beceriksiz topçumuz olan Murat, maçta bir boka yaramadığı için yedek bekleyen Murat, gariban, itelenmiş, örselenmiş Murat, sırf bize yaranabilmek için kahramanlık yapar gider ve dereye inerek topu alır gelirdi. Tam bir fedakarlık örneği gibi görünse de zaman zaman yalakalık örneği olarak değerlendirdiğim de olmuştur Murat arkadaşımızın bu davranışını. 

Olsun. Sonuçta bir emek, bir direniş olarak göze çarptığı aşikar. Ama Birol piçi neden piç? Çünkü bu piç iki dakika sonra yine aramıza girer, topu kaptığı gibi yine dereye yollardı. Gariban Murat ise yine koştura koştura dereden topu çıkarmaya giderdi. Bu piçlik ve fedakarlık savaşında kazanan hiçbir zaman fedakarlık olmadı...

Size bir şey sorabilir miyim? Büyüklerin dünyasında durum farklı mı sizce?
Yani kendisini reddeden kadını öldüren yetişkin erkek birey mi daha aşağılık bir varlık yoksa arkadaşının oyuncağını çalan küçük bir çocuk mu? 

İşte bu yüzdendir ki; Ben deli değilim doktor. Ben çocuk yürekli, çocuk akıllı bir adamım.
Ben, beni sizin karşınıza çıkaran bütün hatalarımı çocuk masumiyetiyle yaptım. Siz olgun bireyler buna yaşamak diyorsunuz sanırım. Heh işte ben de sizlerin o yaşamına sıçayım. 
Ki: At olsam kafama göre rastgele sıçardım her yere. At değilim. Çektiğim şu yüke bakın doktor...

Beni salın doktor.
Bunca zaman şu dört duvar odanın içine hapsettiğiniz yetmedi mi? Beni iyileştirecek olan şey bu mu? Hem iyileşmek istemiyorum ki ben. Akıllı sizlerseniz eğer, ben vallahi billahi akıllanmak falan istemiyorum. 

Ben sadece özgürlüğümü istiyorum. Ve bunu çocuk masumiyetiyle istiyorum. Sizin olgun ve yetişkin olduğunu zanneden insanlar gibi dünyada sadece kendileri varmış da, bütün dünya onlara hizmet ediyormuşçasına bir özgürlük değil, çocukça bir özgürlük istiyorum.

Kendilerinde nasıl bu hakkı gördüklerini asla anlayamayacağım hatta reddettiğim hadsiz ve aptalca bir özgürlük değil istediğim. Bana beni hissettiren şeyi istiyorum. Belki en fazla, birazcık bencilliğimi...

Hayvandan farkım biraz akıl ise ben en hayvan olmayı kabul ediyorum. Siz istediğiniz kadar deli deyip durun bana... Sizin aklınızı, sizin ya da bilimin akıl seviye kriterleri olarak belirlediği hiçbir şeyi istemiyorum.

Akıl değil mi insanı çıkarları için harekete itip duygularını hiçe sayan? İstemiyorum akıl makıl. Akıl arayan insan kalbin sadece kalp pompalayan bir organ olduğuna inanır. Hiç kusura bakma doktor. Benim kalbim sadece kan pompalıyor olsaydı annemi, babamı, kardeşimi, Orhan'ı Mert'i ve aşık olduğum kadını sevemeyecektim.
Ziyaret mi? Kayıtlarda yok mu, bir ziyaretçim var.
Sağ olsun. Cezmi abi geldi geçen günlerde. Uzun zamandır görüşemiyorduk. Benim eski mahalleden sevdiğim bir ağabeyimdir. Mahallede yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmezdi.
Saygı duyduğumuz bir büyüğümüz olmasına karşın beni çok sever, bunu da sohbeti, muhabbeti ve bana karşı gösterdiği babacan tavırlarla hissettirirdi. 
Bu yüzden ben de onu çok severdim. Gel dese gelir, git dese gider, koş dese koşar, öl dese ölürdüm. Allahtan öl demedi hiç. Yoksa ölmek gerekir Cezmi abi için. Belki inanmazsınız ama bu dünyada uğruna ölmeye de yaşamaya da değer insanlar vardır.
Neyse işte taşındık biz o mahalleden. Ara sıra buluştuk, görüştük ama neden bilmem, koptuk zamanla Cezmi abi ile…
Tek ziyaretçim Cezmi ağabeydir. Başka kimim kimsem kalmadı zaten. Mert gitti. Orhan gitti. Gerçi Orhan tekrar dönmüş şehre ama... Bir giden, dönse de eskisi gibi olmaz ya artık. 
Bir kere gidildiğinde, giden beklendiğinde, bir kez olsun bir giden bir daha dönmeyecek olsa dahi bunu kalanın yüreği kabul etmediğinde; hayata karşı bir kırgınlık, kendine karşı bir yalnızlık oluşuyor. Bir kere gidip sonra dönen birine de insanın sadece dili hoş geldin diyor. 
Orhan'ın ki de o hesap. Gideceğim dedi, siktir git demek istedim ama demedim. Selametle dedim. Sonra Burcu’m gitti. Hiçbir şey demedi bana. Dolayısıyla ona da selametle diyemedim. Burcu'ma bunu diyebilseydim, o da güzel gözlerini kısarak gülümser "mukadderat." derdi bana. Jaklin teyze de bir şey demeden gitti. İlk kez bu sene gidemedim mezarının başına. Bir keresinde de babam gitti… Hele onu hiç affedemedim.

Anlayacağınız, Cezmi abi dışında gelenim gidenim yok. Onu gördüğüm için mutlu hissettim önce. Çok sevindim diyebilirim. Dedi ki bana “Kayıp ben tekne aldım.”
Görmem lazımmış. Çok güzelmiş. Evlenmiş, darısı da başımaymış. Çok seviyormuş eşini. Kadıköy-Beşiktaş vapurunda tanışmışlar. İlk toplu taşıma aşkıymış. Nasıl haberim olmazmış, mahallede bütün evleri yıkmışlar da yerine AVM dikmişler. Rezidanslar dikmişler. Babamında şansına tüküreymiş.
Biz o mahalledeki evi sattıktan iki sene sonra girmiş müteahhitler. Şimdi eski komşularımız da Cezmi abiler de paraya para demiyormuş. Paraya para demeyen insan ne der diye sordum. Fakirler anlamazmış, zenginlerin dilleri farklıymış. Yanlış anlamayaymışım, kimseyi hakir gördüğü yokmuş. Gerçek buymuş. Özgeçmişi bir türlü bitmiyordu da uzun uzun anlattı işte bana. He bir de kızı annesine benziyormuş. 

Benden büyüktü Cezmi abi ama benden genç görünüyordu. Bu da nereden baksanız iki ihtimal seriyordu önüme. Ya zenginlik, ya da eşi ve kızıyla mutlu sürdüğü hayat sebep oluyordu o genç ve sağlıklı görünüşüne. Ne yalan söyleyeyim. Bu duruma kıl olmamış değildim hani…
Bir daha gelmedi. İstemedim gelsin. Mektup yazdım gönderdim. Dedim ki “ağabey gelme.” Çünkü o gidince sefilliğimle kaldım baş başa. Çocukluğumla. Cezmi ağabey bana çocukluğumu getirdi. Getirmeseydi iyiydi. Çok özlemişim kendimi.

Babamın da şansına tüküreyim gerçekten. Babam bizi terk edip gitmeden önce öl dese gözümü kırpmadan ölürdüm biliyor musunuz? Bu dünyada uğruna hiçbir sik yapmaya değmez insanlar da vardır sonuçta...
Dönene kadar hep kendim kolladım çocuk yanımı. Sonra da hiç büyümedim ben. O yarım, o terk edilmiş, o masum ve çocuk tarafımla kaldım. Siz bana deli diyorsunuz ama bugün babam bana gelip öl dese ölmem artık. 
Beni en çok üzen şey ne biliyor musunuz?
Bunu bana söyleten aklım değil… Bunu bana söyleten şey çocuk kalbimdir doktor.
Bana vakit ayırdığınız ve dinlediğiniz için çok teşekkür ederim.
İzninizle şimdi odama dönebilir miyim?

29 Ağustos 2018 Çarşamba

Dertleşme / Tik Tak

Bu saatte buradayım ve sen yazacaklarımı okuyacaksın.
Çünkü bu ara fena darlanıyorum olur olmaza tamam mı! Canımsın sevgili okur. İyi ki oradasın.

Aslında nasıl anlatacağımı bilmiyorum. Babam geçen akşam duvardaki saate baktı uzun uzun. Daha doğrusu pervaza asılı saate. Ailecek böyle garip huylarımız var. Duvar saatini pervaza asıp yine de ona duvar saati diyoruz. Bu bizi aşık olmadan birine "sana aşığım" diyen haysiyetsiz insanlara benzetiyor ise ilk işim; mahkeme kararı çıkarttırıp o saati duvar yerine pervaza asan babamın dedesinden miras olan soy adımı değiştirmek olur.

Neyse, konumuz bu değil. Bu olsaydı soyadımın hikayesini anlatırdım.
Birkaç gündür yazayım diye bu koltuğa oturuyor ve öyle duruyorum. Ama zaman durmuyor. Bir sürü şey oldu ama zaman durmadı. Hakkında ileri geri konuşmak istemem ama ben bu kadar gamsız bir gezegen daha görmedim. Döndükçe dönüp ömrümüzden tüketiyor sadece. Siktir ol git dön, güneşin etrafında mı dönersin, Mars'a mı sürttürürsün, ne bok yersin... Bizi bu kadar çürüten zamanı ömrümüze işlemek niye? Piç!

Akşamüstü Mert gelip karşıma oturdu. Baktı bana. Öyle bir baktı ki göt herif; içimdeki tüm negatif enerji, daha ne kadar negatif olabilirim diye içimi yedi durdu. Mert'in bakışları adamı böyle yer bitirir. Babamın bakışları gibi değil.

Bana kalırsa hayal kurmanın en bok tarafı dokunma arzunuzu asla yerine getirememesi. Yoksa birtakım uzaklara ya da duvarlara dalıp mutlu hayaller kurmak mümkün elbette. Ölmüş birinin en kötü yanı ise susmaları. Yaradılışın en büyük kazığı... Dedelerin sesi özlenebilen bir şeymiş. Babam uzun uzun saate bakınca anladım.

Rahmetlinin evinin mutfak penceresinden bakınca amcamın evi görünüyordu. Amcam ve dedem bir dönem tavuk yetiştirmeye kalkmışlardı. Gece gündüz kümesin önünde yaşıyorlardı. Tavuklara bebek muamelesi yapıyorlardı. Dedem bazen tavuklardan birini kucağına alıp “Yumurta mı veriyor benim kızım” diyerek severdi. Hafiften deliriyorlardı baba oğul. Ancak ailenin akıllı bireyleri olarak kimselere çaktırmıyorduk. Sonra dedem gitti işte. Bu durumu kabullenmek istemeyen tavuklar da gitti. En sonunda da amcam... Hiçbirini tutamadık. Arkalarında bomboş bir kümes bıraktılar. Uzun süre kahvaltılarda yumurta yemedim.

Her şey ve herkes gidiyor. Tutamıyorsunuz...
Öyle ya da böyle "gitti" diyebiliyor insan bir başkası için ama "öldü" denmiyor kolay kolay. 

Önce yumurtaların falan yeniden yenebilmesi gerekiyor. Birinin cesaret edip gömleklerini, ceketlerini falan dağıtması, atması, kaldırması gerekiyor. Kimisinin ölene kadar bahçesinde özenle suladığı çiçeklerinin filizlendiğini görmek gerekiyor. Ölümün en bekleneni, bilineni, tahmin edileni bile öyle birden kabul görmüyor bünyede. Bir bakmışsın "Dedenden hatıra kalsın." diyerek kucağına bir duvar saati vermişler. Dedenin evinde koridor duvarına asılı olan eski duvar saatini...

Baban olacak göt ise o duvar saatini pervaza asıyor.
"Pervaz saati diye bir şey yok baba. Ve benim canım çok acıyor. Allah aşkına bana yalan da olsa bir şey söyler misin şu acı geçsin?"

Sonra hep bir ağızdan deniliyor ki mesela "zamanla geçer" ama geçmiyor. Belki bunu söyleyen ağızların sahipleri de bilmiyor, belki sırf acıyı hafifletmek ve kalanları avutabilmek için deniliyor, belki de sırf ağızlarından sıçabildiklerini göstermek için...
 
Ama asıl olan şu ki; bir bakıyorsun zaman geçiyor, zamanla hiçbir şey geçmiyor. Belki birazcık değişiyor.

İşte böyle pervaza asılı dede hatırası saati gördükten sonra başka şeyler düşünmeye çalışıyorsunuz mesela. Zaman bunu öğretiyor. Mesela diyorsunuz ki "Ulan duvar saatini neden pervaza asıyoruz ki? Medeniyete kötü bir şaka mı yapmak çekmiş canımız?" Bir ara Mert'i arayayım diyorsunuz içinizden.
Bunu yaparken Mert nasılsın diye sorduğunda "İyiyim." diyebilmeyi diliyorsunuz. Zaman bu çünkü. Bencil orospu. Sadece kendi geçiyor.

İnsanın arada bir kendisinin de doğru yere asılı olup olmadığını sorgulaması gerekiyor. Yaşadıklarına şöyle bir bakıp, hatıralarını yeniden katlaması ve güzelce yerlerine yerleştirmesi... Böyle anlar bir parça da sessizlik gerektiriyor. Özlemek yetmiyor. Geçmiş geri gelmiyor. Zaman insanı bütün güzel hatıralardan uzaklaştırıyor.

Böyle işte... Okuduğun için teşekkürler.
Şimdi izninizle içimden güzel sözler söyleyeceğim. ”İyi ki geçtiler bu dünyadan” dediğim tüm ölmüşlerim için.



28 Temmuz 2018 Cumartesi

Varoş ve Paçoz

Muhsin işte...
Bu dünyadan, bir sabah korkunç bir baş ağrısıyla uyanıp, gün boyunca "Bütün bu dünyanın yükünü sırtımdan atamadığım gibi kafamdan da atamıyorum." diyerek çekip gideli 7 sene oldu.

Dediler ki; Beyni kanadı... Oysa kimse bilmedi en çok yüreğinin kanadığını. Kimse bilmedi insanın sadece kalbi durunca öldüğünü... Adı Muhsin idi. 7 sene oldu kalbi duralı...

Şimdi size kuşlardan bahsetsem, hiçbiriniz bilmeyeceksiniz gökten vazgeçmiş kuşları fırtınayla korkutamayacağınızı.

Zaten Muhsin de anlatamadığı için, anlamadığınız için, dilini değil de gönlünü bilmediğinizden, vazgeçti sizinle aynı göğün altında yaşamaktan.

"Kuşunuz da, güneşiniz de, yıldızlarınız da, bulutunuz da size kalsın. Rüzgarınız, fırtınalarınız, peşinden süründükleriniz, peşinizden sürükledikleriniz de..." dedi ve gitti bu dünyadan. Olduğu gibi, kendi gibi, hiç bir şeye benzemeden, benzemeye çalışmadan, hiçbir şeyi taklit etmeden ve herkes gibi yaşamak, herkes kadar yaşamak isterken... O'nu sevmeyi bilmediniz. Çünkü sevmenin birinci kuralıdır ve herkeste bulunmaz. Sevmek için bir kalbi olmalıdır insanın.

Yaşının otuzunu dört ay yaşamıştı henüz. Eskişehirden İstanbul'a geleli 15 sene olmuştu. Anası, babası, kardeşi Nevra dışında dostları yetiyordu onun için bu hayatı yaşamaya. Çünkü geri kalanların misyonu yaşamayı zorlaştırmaktı galiba... Sevdiği kadın ve ailesi de listenin en başında...

Muhsin işte... bir adam bir kadını ne kadar sevebilirse o kadar sevmişti. O kadar sevmişti ki sanki cennete düşmüş, hurileriyle fink atıyordu bahçelerden bahçelere. Hepimiz bunu görmüştük. Kendisini sevdiği kadar seviyordu Nesrin'i. Nesrin ve Nesrin'e duyduğu aşkı, hayatı anlamlı kılıyordu Muhsin için. 

İkisi de çok güzeldi. Aşk, Muhsin'in yumruğu kadar kalbiyle yapabileceği en güzel şeydi. O'nu yaşama bağlıyordu ve bir gün kaybederse, nasıl yaşardı bilmiyordu. Zaten sonunda öldü Muhsin.

Nesrin "Belli ki beni sana vermeyecekler Muhsin." diyerek gittiğinde değil de; bunu söyledikten üç ay sonra Erdinç ile evlendiğinde anlayacaktı sevdiği kadının kendisini sevmediğini. İnsanın sevdiği kadar sevilemeyebileceğini... Anlayacaktı o an hayatın toz pembe bir şey olmadığını. Sandığı kadar kolay, sandığı kadar güzel olmadığını...

Hepimize eninde sonunda gösterdiği gibi Muhsin'e de göstermişti işte hayat;
her şeyin aslında sevdiğimiz kadar sevilesi, her yaşadığımızın aslında yaşanılası olmadığını...

Muhsin işte... Aşık olduğu kadın tarafından terk edilince, bir adam ne kadar üzülebilirse o kadar üzülmüştü. O kadar üzülmüştü ki, sanki bir bulutun tepesinden okyanusun kıyısında bir kumsalın kızgın kumlarına düşmüştü. Hepimiz bunu görmüştük. Biz düşmesine şaşırıyorduk, o nasıl yaşayabildiğine...

Deli divane dikilmişti karşısına. İlk defa kalbini alıp avuçlarına "Beni sev." diye yalvarmıştı Nesrin'e.
"Çünkü" demişti "...ben sensiz kendimi sevemiyorum."
 
Anlattı sonra bana. Masada bir küllük varmış. İki de bira. Muhsin kalbini uzatırken, o da birasını bırakmıştı masaya. Kalbi ve elleri kırgındı. İkisi de acıyordu. İkisini de Nesrin'e vermişti. Ve kadın artık ikisini de istemiyordu. "Evleneceğim." diyordu Nesrin. "Erdinç'e verdi babam beni." 

Muhsin işte... Ellerinde kalbi, artık ne yapacağını bilmiyordu. O yüzden bira şişesini masaya vurup, kollarını parçalamıştı. İzleri sonsuza dek dursun diye o gecenin...

Oysa üç kere istemeye gitmişlerdi Nesrin'i babasından. Sonuncusunda "Senin gibi bir paçoza verecek kızım yok." demişti Nesrin'in babası. İnsanlar hep bir şeyler derlerdi çünkü. Ve bazılarının açtığı yaraya üç sene boyunca içerdin bazı sahillerin kayalıklarında. Biz de öyle yapmıştık Muhsin'le... Üç sene boyunca sahile inip, Ahmet Kaya şarkıları söyleyerek unutmaya çalıştık örselendiğimizi.

Okumayı sevmedi ki. Bu O'nun adam olmasına engelmiş gibi davrandılar Muhsin'e.

Marangozda işçi olarak çalıştı yıllarca. Çoğu zaman Eskişehir'de dedesinin tarlasında... Ne kazandı ki ne alsın üstüne başına da giyinsin sizin gibi? Anca pazardan, anca ucuzcudan ve koftiden... 10 lira verip götüne giydiği pantolona bakan herkes dedi ki "bu adam paçoz".

Özür dilerim onun adına herkesten; 500 Lira bir kot pantolona veremediği için. Herkesten özür dilerim Muhsin adına, çok parası olmadığı için. O ne kadar paçozdu bilmiyorum ama o kadar özür dilerim ben hepinizden.

Kahveci Mehmet Efendinin kahvesini içip nargilesini tüttürdü diye mi "varoş" oldu sıfatı yoksa Starbucks'a gitmeyi sevmedi diye mi? 

Kadıköy PTT'nin karşı köşesinde "bu ne amına koyim, herkes burada ne arıyor?" diye merak ettiği için girmiş bir gün Starbucks'a... Herkes janti, herkes afili, herkes güzel-yakışıklı. Koca bir Americano'ya o da sırf dili ona döndüğü için ve evet amerikano değil americano diyerek, ellerinde ki inşaat işçisi çatlaklarıyla cebinden 5 buçuk lira çıkarıp vermişti. "Bu hayatta hiçbir yere bu kadar yabancı olmamıştım orada otururken." demişti.

Bu hayatta kendisini her şeye yabancı kılan bir şehirde yaşıyordu Muhsin.
Bu muydu O'nu varoş yapan?

Bir gün Caddebostan sahile biralarımız elimizde inerken yanımızdan bir Porsche 911 Carrera S geçti.
Direksiyonda janti bir kardeşimiz, yanında iri göğüslerinden başka gösterecek hiçbir şeyi olmayan estetik harikası bir kadın. Fakat memeler o kadar gözümüze sokuluyor ki; kadın merhaba dese boşalacağız. Onlar yanımızdan gösterebilecekleri ne varsa gösterip geçip giderken, Muhsin bana "Bizimki de hayat mı be Kayıp?" diye sordu.

Değildi... Gerçekten hayat değildi bizimkisi. Bu yüzden "Değil." dedim.
"Biz sadece nefes alıyoruz. Bizim sadece kalbimiz atıyor amk." dedim.
 
Henüz gençliğin ateşi arabesk yanıyordu o zamanlar. Sonradan öğrendim ki biz o an farkında değilmişiz. O Prosche'li çocuk ve yanındaki koca memeli hatunun da yaşadığı hayat değildi. Onlar da bizim kadar anlamsız yaşıyorlardı. Ben bunu fark ettiğimde, insanların hiçbir yanını yaşanılır bırakmadıkları şu dünyada, zorluklarla baş etmek için daha da öğrendim çaba harcamayı, teslim olmamayı. Muhsin işte bu... O da ölmeyi...

Çünkü insanız biz. Zaaflarımız var. Kiminin memelerini gösterme, kiminin arabasını gösterme, kiminin telefonunu, kiminin ayakkabısını, kiminin yediği yemeği, kiminin dövmesini, ille de bir şey göstermek gibi zaafları var insanın. Muhsin'in zaafı acı çektiğini göstermekti mesela. 

Müslüm baba şarkılarını dinlemesine de gerek yoktu bunun için. Öyle ya da böyle canı acıyor, bunu göstermeye çalışıyordu. Çünkü onu kimse sevmedi. Çünkü onun kalbini göremedi kimse. Kimse yüreğinin sancıyan yanına bakmadı Muhsin'in. Gösterecek başka hiçbir şeyi kalmamıştı elinde...
İnsan olduğunun altını çizen acıları kalmıştı bir tek... O'nu paçoz ve varoş yapan bu muydu?

Oysa her şeyin ve herkesin mükemmel olduğu bir hayat, mükemmel bir hayat değildir aslında.
Foucault diyor ya! “Bir yerde herkes birbirine benziyorsa, orada kimse yok demektir.”

Muhsin işte... Hiç sevmedi kendisini. Kimse O'na demedi ki "Zaaflarını sev Muhsin."
 
Allah beni de kahretsin ki çocuk sayılırdım daha, demedim ki ona hiç "Sev ulan sigara içmeyi, sev bencil olmayı. Kurtulamadığın acılarını, acıya bağımlılığını sev. Çirkin ellerini sev. Kırışan göz kenarlarını sev. Çünkü dünya sahteliklerle dolu kardeşim. Herkesin programlanmış gibi aynı şeyi sevdiği şu siktiğimin dünyasında, sen bu sen olmazsan, kusurların olmazsa, zaafların olmazsa, acıların olmazsa nasıl bileceksin insan olduğunu?"

Varoştu Muhsin. Paçozdu... Senin kadar, benim kadar insandı.
2016 Temmuzunda Eskişehir'e gittiğimde, mezarının başında bir sigara yaktım toprağına küllerini savurup. Sordum O'na "Bunca acıya, bunca dert yüküne, bunca çabaya, bunca koşuşturmacaya, bunca emeğe, bunca yorgunluğa, bunca sahteliğe, bunca kaybettiklerine, geçip giden bunca zamana değdi mi?"

Cevabını bildiğim soruları sormakta üstüme yoktur benim.
Biliyorum ki Muhsin bana cevap verecek olsaydı "Değmedi." derdi.
Bu da onun beynine yapışıp büyüyen kitlenin değil, hepimizin ayıbı olsun.

Ruhu şad olsun kardeşimin.

8 Haziran 2018 Cuma

Kendimle Delirmişlikler / Muayene

Günaydın doktor. Neden bu saatte beni çağırdığınızı sormamda bir sakınca yoktur umarım.
Çünkü bahçedeki ağaçla konuşuyoruz her sabah. Merak edecek şimdi beni görmezse.

Çok hisli bir ağaç. 

Nası yani? Bunun için mi çağırdınız beni?
Eh be doktor! Ama siz kendisiyle hiç konuşmazsanız, tabii ki bana "Ağaçlar konuşamaz Kayıp!" dersiniz. Siz hiç kendisiyle konuşmadığınız için bilmiyorsunuz muhtemelen ama kendisini oldukça düzgün ifade edebilen bir ağaç o.

Ohooo sizin hiçbir şeyden haberiniz yok ki doktor. Bahçedeki ağaçla konuşsaydınız bir kez, her sonbahar yaprak dökmekten, bir sonraki ilkbahar yapraklarına yeniden kavuşamayacağı korkusuyla içten içe çürüdüğünden haberiniz olurdu. 

Onu toprağın üstünde dimdik gördüğünüz için, bir ağacın ayakta çürüyebildiğini bilmiyorsunuz. Yapraklarını döktüğünde ya da alelade bir kış gününde ona bir kez "Nasılsın?" diye sorsaydınız keşke. İyi olmadığını öğrenirdiniz. Dallarına küsmemek için kaç kez intihar ettiğini öğrenir, şaşkınlıktan küçük baş parmakağınızı emerdiniz. Sahi, sizin parmaklarınız ne kadar da küçük öyle? Ellerinizi seviyorum doktor. En çok kırmızı ojelerinizi... Eminim bahçedeki ağaç daha çok severdi, bir kez olsun onu anlamak isteseydiniz.

Ağacın intihara teşebbüs ettiğini öğrendiğimde tepkim şey oldu; Üzüldüm.

Kendisine de söyledim, size de söyleyeyim; ölmek ve yaşamak tercihtir doktor. Şartlar yaşamayı zorlaştırdığında ölümü seçen insanlara, atlara, fillere ve kuşlara saygı duyuyorum. Ama altını çizerek belirtmeliyim ki yaşamayı seçene daha da çok...

O ağaç bana bir keresinde "Yeşil kalmak artık anlamsız. Toprağa köklerimle tutunuyorum ama her son bahar yapraklarımı veriyorum. Her şeyin bir bedeli olmak zorundaysa, dallarımı suçlayamam Kayıp." dedi. Toprağa tutunmayı ve yeşile bürünmeyi anlamsız bulan bir ağacın intiharını anlaşılır buluyorum. Üstelik çok naif duygular besliyor doktor. Ne dallarına, ne toprağa, ne mevsimlere, ne de kuşlara küsmüyor...

Kuşlara niye mi küssün? Dallarınıza yuva kurmasalar, siz küsmez miydiniz kuşlara doktor?

Ağaç bizzat bana kendisi söyledi. Gerçi şu anda önünüzdeki kağıda bu durumdan dolayı deli olduğumu yazdığınıza eminim ama kusuruma bakmayın ki şartlar eşit olsaydı ve sizin gibi benim de elimde kalem ve kağıt olsaydı, sizin için hiç düşünmeden "kalpsiz" yazardım kağıda. Keşke insanlara kalbinin olduğunu hatırlatan bir ilaç olsaydı. Ya da tıp fakülteleri vicdansızlığı da kalp hastalıklarından sayıp literatüre alsalardı.

Evet böyle düşünüyorum. Mesela sizin yerinizde olsam kalp hastalıkları doktoruna görünür, bir kedinin, bir ağacın yalnız başına yıllarca aynı yerde yapayalnız durmasına içerlenmeyi öğrenir, buna içerlenip kendileriyle konuşmak isteyen insanlara deli teşhisi koymazdım.

Çok açık konuşacağım doktor. Ben şahsen Kalp ve Damar Hastalıkları Uzmanı olsaydım, size "Kalpsiz" teşhisi koyardım. Göz Hastalıkları ve Göz Sağlığı uzmanı olsam "Kör" olduğunuzu hemen teşhis ederdim. Ayrıca Kadın Hastalıkları Ve Doğum Uzmanı olsam "Amsız" teşhisi koyar gerekli tedaviye başlamadan önce de sizi karantinaya alırdım.


Ne demek "Amsız ne demek?" Kalbi olmayan insanların organları cinsel işlevlerini yitirmeli ve sadece ürolojik işlevini yerine getirerek işemeli doktor. Bilim insanı olsaydım bunun için götümü yırtardım. Ortalık kadınlı erkekli orospudan geçilmiyor artık görmüyor musunuz?

Ki görmüyorsunuz, daha az önce teşhisi koymuştum. Siz delilerle uğraşacağınıza, orospu karakterlerle uğraşacak olsanız, kendinizi burada demir parmaklıklı odalarda zincire bağlardınız.

Evet böyle düşünüyorum. Kalpsiz insanlar sevişmesin.
Bir ağacın içten içe çürümesine üzülmeyen insan sevişmesin. Yağmur yağdı diye sevinip "Ulan toprağa kavuştu diye inceden bi sevindim şimdi kendi kendime ama acaba bulutlar üzülmüş müdür ki?" diye düşünmeyen sevişmesin. 

O yağmur damlası toprağa kavuştu diye toprağa sevinirken, buluta da üzülen insanlar, bu arada yer çekimine küfürler savururken yağmur damlasının da duygularına aynı şartlar altında önem veren insanlar sevişmeli sadece. Bulutun halinden anlayan, toprağa sevinen, kediye üzülen, ağacın döktüğü yaprağa içerlenen nasıl güzel sever bir insanı biliyor musunuz?

Evet yer çekimine küfür etmeliyiz doktor. Uçamıyorsak, bu dünyaya ve toprağa mahkum olmuşsak hepsi yer çekimi denen göt veren yüzünden. İnsan halinizle kuşlara özenmek zorunda kaldığınız için bunu çoktan sorgulamalıydınız şimdiye kadar. Korkarım yakında hiç çekinmeden, size diploma veren okulun temeline dökülen betona karılmış kumu denizden çeken geminin aktarma hortumuna cinsel içerikli sözler sarf edeceğim.

Bir sabah evinizden çıkıp bu hastaneye geldiğinizde bahçedeki ağaca bir kez olsun günaydın deyin doktor. "Kayıp bana demişti." diyeceksiniz. Bir kez olsun onunla konuşun. Bir kez olsun o heybetli ağacı anlamaya çalışın.

Bir zamanlar gölgesinde insanlar serinleyecek, çocuklar dallarına salıncak kurarken kuşlar da yuva yapacak hayaliyle yeşerip duran bir ağacın dünyayı panayır yeri zannettiğini, en güzel sahnesinin toprağa görünmez kökler salmak olduğuna nasıl inandığını göreceksiniz.
Diyeceksiniz ki "Aaaaa Kayıp ne kadar da haklıymış aman Allahım."


Çünkü anlayacaksınız ki; gölgesinde otururken kendisini mutlu eden bir adamın ayağa kalkıp en kuvvetli dalına bir ip bağladıktan sonra o ipin ucuna yaptığı halkayı boynundan geçirip kendini astığında o ağacın nasıl üzüldüğünü "Vay amına koyim adam az önce gölgemde serinliyordu, ne de huzurlu görünüyordu yahu, astı kendini, yerimden kıpırdayamadım ya la? Toprağımdan kurtulamadım ya, adamı yere atamadım ya, ona nefes olamadım ya, dibimde otururken onun huzurunun sebebini gölgem sandım ya, meğer huzurunun sebebi gölgem değil az sonra ölmeye karar vermiş olmasıymış ya? Hayat bu kadar mı kötü, yaşamak yürüyebilen, oraya buraya gidebilen insanlar için böyle ölmek sebebiyken ben bu saplandığım yerde nasıl mutlu yaşarım lan?" dediğini duyacaksınız.

Benden başka o ağacın halini hatırını soran yok doktor.
Şimdi müsaadenizle gidip kendisiyle biraz sohbet etmek istiyorum. Endişelenmiş olmalı bu saate kadar. Ki kendisine sözüm var, ölmeden önce ona haber vereceğim ve asla kendimi bir ağaca asmayacağım. Çok üzülüyorlar doktor.  Siz de kendisiyle konuştuğunda "Oha lan Kayıp bunu da demişti, her boku da biliyormuş piç." diyeceksiniz.

Ah bu arada adı İrfan. Ağacın adı İrfan. Toprağından, köklerinden, mevsimlerden razı gelmeyi bilen bir İrfan. İsmiyle hitap edilince yaprakları sevinçle hışırdıyor. Sevincine ortak etmeyi, karşılık vermeyi de bilen bir ağaç kendisi. Haberiniz olsun.
Görüşürüz doktor.


4 Haziran 2018 Pazartesi

Dertleşme / Budur Çünkü

Ahkam kesmek ne kolay, gitmek kadar...

Belki gitmek de o kadar kolay değildir giden için. Ama kalan için yaşanacak yerin daraldığı şu dünyada kendi kendine ağlayacak bir yer dahi bulamamak ne zordur?

Kalanlar bilir. Tıpkı sevgili Bayan A gibi kime ne soracağını bilemeyecek kadar çaresiz kalanlar bilir.

Sevmek bir ömür sürer, sevişmek bir dakika diyor şarkı.
Aşkın, sevdanın ve sevişmenin zaman dilimleri ne ara bu kadar birbirine girdi? Böyle sahte "seni seviyorum"ları tüketebilmek ne zaman bu kadar kolay hale geldi?

Hadi biraz edebiyat yapalım.
Bir şeyi sevmek onu sonsuza dek özleme mahkum etmek değildir. İnsanı en çok güvendiği yerden vurmak hiç değildir. Bak bunu bayan A öğrendi mesela. 
İnsan bir şeyi sevdiğinde onunla olmak için savaşır. İnsan birini sevdiğinde der ki "ben senin olduğun hiçbir şey bitsin istemem." İnsan sevdiğini son kez öptüğünü, kokladığını bilemez çünkü. Çünkü bildiğinde ölüm gibi bir şey olur. Çünkü birini sevmek budur... Çünkü seven birine böyle bir kötülük yapılmaz... Allah belanızı versin... yani yapılmamalı.

Edebiyat yapıyorum kimse sikine takmasın şu yazdıklarımı.
Birini özlemek ölmeyi gerektirmemeli. İnsan ölürken sessiz kalamaz. Bağıra bağıra ölür insan. Bağıramazsa da inler. Hem de inim inim, içim içim inler. Sessizlik aşka dahil olamaz. Her şeyi kabullenir gibi susamaz seven. İçinden kendine feryat figan lanetler okur ama yine susamaz. İnsan birini özlediğinde der ki "Ben özlemek değil, kavuşmak istiyorum." 

İlle bir şey özleyecekse, böyle olmamayı, kabullenmek zorunda olmadığı o hazin terk edilişinden öncesini özlemek ister. Özlenen ne bilsin özlemiyorsa amına kodumun yerinde; gitse de, sövse de, vursa da, özlenecek köpek gibi. Çünkü özlemeye terk etmek dediğin, zaten en ağır darbedir yüreğe. Bunu bilen insan susar mı hiç? Çünkü birini özemek budur...

Edebiyat kasıyorum çekilin kenara.
Terk edilmek, terk edenin yalanıdır. Gidenin söylediği her "seni seviyorum" koca bir yalandır. Her aşk cümlesi, her sevda kelimesi, terk etmeden önce terk ettiği sevdalısına yüzünün her gülüşü, koskocaman bir yalandır. Sevmek bir tiyatro sahnesi değildir çünkü. Gitmek, vazgeçmek, kalmak, unutulmak, unutamamak gibi... Rol yapmak oynamaktır, yalan dediğin de budur.

Olsun der ve bir sigara yakar, Bayan A'nın sevdiği adam sağ elini siktikten sonra. Bazı kasıkların içinde kıvranırken, kendisine aşkla bakan gözleri kör bırakmaktır çünkü terk etmek. Bir daha hiçbir sevişmenin ortasında hayran olunacak o bakışları asamaz gözlerine terk edilen. Bunu gidene anlatacağına geride kalan, gidenin arkasından kendisine milyon kere "NEDEN ULAN NEDEN" diye bağırmaz da ağlaya ağlaya bir köpeğin başını okşar sokakta. Terk edilmek budur.

Terk edilmek budur arkadaşım. Gidene "neden?" diye sorulmaz. Gidilir iki kadeh daha rakı içilir. Sahilinin kıyısında denize atlamakla denizi izlemek arasında gidilip gelinir. Ya da balkonların, ya da köprülerin...

Aşkın, sevdanın, yüreğinin anasını sikmişlerdir çünkü hayatımıza girip çıkanlar. Özellikle de çıkanlar... Konuştukları duyulmuyordur diye bileklerini dikine kesmeye karar verir bazı kalanlar. Onlar ki "Sevmek Bir Ömür Sürer" şarkısından inandıklarından değil, bir ömür sevilecek insana rastladıklarına inandıkları içindir. 

Bir kaç gece önce seninle sevişen, bir kaç gün sonra da seni terk edip giden insanın içi çürüktür. Kusuruna bakılmalıdır o insanın. Bazı terk edilenlerin alacağı vardır bu dünyadan... Ve elbette bazı terk edenlerin borcu... İnsanla yaşamak budur.

Ben şaşırıyorum.
Bayan A'nın sevdiği adamın, bana "Bayan A'ya deli gibi aşığım." dediği günleri (10 gün önce) hatırlıyorum. Bunları bana söylemesine mi, o herife bir türlü hiç inanmadığıma mı, bu terk edişine mi şaşırayım bilmiyorum. Şaşırmak bunu gerektirir belki, bak bunu bilmiyorum. Demek ki şaşırmak budur. 

Ama sen kendini sakın üzme Bayan A.
Sakın saçlarını kestirme. Dünya çirkin diye sen de çirkinleşme yalvarırım. Buna hakkın yok... Kitap oku bence. Yemek yap mutfağında. Kahve ısmarla bana, arkadaşlarına, annene, ablana. Ara kuzenin salak Aybüke'yi (içten selamlarımla) de ki "çay koydum kız, atla gel." Denk gelebilirsen, güzel adamlarla sigara iç Moda'da. Bu dünyada güzel bir şey yok diye her sabah, kendi gözlerine bakarak idare et. Ayrıca senin ellerin de çok güzel. Bir de Irmak var... bayılıyorum ellerine o hatunun. Pisletmeyin bir daha ellerinizi pislik insanlara dokunarak. Boka sok elini ama sakın siktir olup giden o adam gibilerine dokunma. İyi kalmak budur.

Annen sana üzülecek. Annen olacak o zavallı kadın, sen işten mutsuz geliyorsun diye dertlenecek, ağlayacak uzun süre. Çünkü anneler böyledir. Anne olunca anlarsın. Onlar bu dünya için fazla güzeldir. Sen de bir süre sonra kendinde ağlayacak gücü dahi bulamayacaksın zaten. Yüzünden aynaya yansıttığın o boş bakışlara da alış. İçtiğin sigaraları say derim ben. Kasık senin, ciğer senin, sen bilirsin tabii ama bana sorarsan; kadınlığına yazık ettiğin kadar, ciğerine de yazık etmek hakkındır senin...
Ve senin gibilerin... Çünkü yaralanmak budur.

Say mutlaka. Kötü kalpli bir adamın sana kaç kez seni seviyorum dediğini, buna kaç kez inandığını, bunun seni ne kadar mutlu ettiğini, sonra ne kadar sikip attığını say (cinsel anlamda değil). 

Çünkü hayat eskiden söylenmiş şarkılardaki kadar güzel değil sevgili Bayan A.
Artık sadece yaşamak bir ömür sürüyor, sikilmek bir dakika. (Duygusal anlamda)


Çünkü asıl birini sikmek dedikleri budur. (Her anlamda)



25 Mayıs 2018 Cuma

Kendimle Delirmişlikler /

Yüzümün düştüğünü gördüğünde yanıma gelip hiç sesini çıkarmadan oturan bir amcam vardı. Benimle sus pus oturduktan bir süre sonra “Hadi gofret almaya gidelim.” derdi gülümseyerek. Küçükken çok severdim gofretleri. Amcam bunu bilirdi. Artık sevmiyorum. Amcam bunu bilmiyor. Çünkü bir gün amcamın ölüm haberini aldık. Gofretlere küsecek kadar küçüktüm. Elime kürek verdiler. Üstüne toprak attım.

Evet doktor. Bir daha hiç gofret yemedim.
Yağmurda zatürre olan Ömer'in ölüm haberini aldıktan sonra da yağmurlara küstüm.
Ta ki sevdiğim kadınla el ele yağmurda yürüyene kadar. 

Değiştim mi? Bilmem... belki...
Ben bunu nasıl analiz edebilirim ki doktor? Bunu siz daha iyi bilirsiniz. Bilimsel bir şey bu. Sizin mesleğiniz. 

Bunun üzerine düşündüğüm zaman bazı sonuçlara vardığım oluyor tabii. Bence insanları değiştiren insanlar veya hayat değil. Bence terazi. Bence insanların içinde bir terazi var. İsmini şu anda "Zaman Terazisi" olarak belirtmeyi uygun görüyorum. Ama manav tezgahlarındaki gibi bir terazi. İnsanların bütün duygular aynı ve yerli yerinde kalıyor bence. Zamanla bazı duygular ağırlaşıyor, bazıları hafifliyor. Böyle olunca insan bazen yağmuru çok seviyor. Bazen sevmiyor işte. 

Keşke ben de Psikiyatrist olsaydım. Bu yanıtımdan sonra hemen taburcu ederdim beni bu hastaneden. Ne güzel olurdu. Pılımı pırtımı toplamadan Maltepe Limanında alırdım soluğu. Sevdiğim kadını beklerdim.

Çünkü benim adım Kayıp doktor. Deli değilim ben. Ben Maltepe Sahilinin bekleyeniyim.
O gün Yaşar komiser beni kaza yerinde zavallı adama çarpan arabaya işerken görmeseydi bugün burada olmayacaktım. Ben deli değilim. Ben aşığım doktor. 

Ben bir kadını; bir insan bir insanı ne kadar çok sevebilirse o kadar çok sevdim. Böyle sizin karşınızda oturduğum gibi oturmuş, kahvelerimizi içerken söylemiştim ona sevdiğimi. Haddim olmadığını bildiğim için buna engel olmaya çalıştığımı söylemiştim. Yıllar sonra ilk defa bir kadınla göz göze konuşurken kalbim yerinden çıkacak gibiydi. Ben onu kendimden çok sevdim. Bunu bir kere söyledim ona. O da uyuyordu o esnada.

Sonra şey? Gitti.
Bir kadının arkasından; bir insan sevdiği bir insan gittiğinde ne kadar üzülebilirse o kadar üzüldüm. Delirmedim, üzüldüm ben. Sanki en güzel dutların olduğu o ağacın dalından uzanıp en güzelini elime almak üzereyken düştüm yere. Bu hayatta en mutlu olduğum sevdayı yaşarken işte...

Na yapayım? Ben de bekledim.
Bir insan bir insanı ne kadar bekleyebilirse o kadar bekledim.
Düştüğüm yerden kalkıp her defasında nasıl ölmediğime şaşırarak bekledim.
Onsuz kendimi nasıl seveceğimi bilmeyerek bekledim o siktiğimin limanında.
Gelseydi, böyle sizin karşınızda oturduğum gibi oturup "Ya ben kalbimi senin avuçlarına bıraktım. Sen niye beni bıraktın? O kadar mı yaşayamadın avucunda kalbimle?" diye sormak için bekledim.


Ne olacak doktor? Gelmedi.
Kendi kendime dedim ki "Olur bazen öyle."

Çünkü olur böyle şeyler doktor. Bazen insanlar arkalarında ne kaldığını bilmezler.
Bazı camlar kırılır. Bazı camlar kırıldığında pencereler de kırılır. Bazı camlar kırıldığında bazı pencereler öyle bir kırılır ki duvarlar da yıkılır. Ben evsiz odasız yaşamayı öğrenmek istemedim. Ben o limanda öylece evimi bekledim doktor. İnsan en derin yarasını ne kadar kaşırsa o kadar unutamaz. O kadar unutamadım ben de yuvarmı...


Buradan çıkarsam Limana gideceğim doktor.
Yutkunmayı öğrenmiş bir adamım ben. Hem ben çok sevince, kendimi avutmayı çok yakıştırıyorum üstüme. Her zaman kazanacağım diye bir şey yok nasılsa. Deli değilim ben doktor. İnkardan, yalandan, kazandım sanıp kaybetmekten, dut yerken düşmekten yorgunum. Bir insan bir insanın sevgisiyle ne kadar güzelse, o kadar güzeldim. Yani deli değilim doktor. Biraz daha çirkinim.

Eskiden güzeldim, eskiden severdim gofretleri, yağmurları, dutları ve kendimi...
Deli değilim ben doktor. Eski Kayıp değilim... 

22 Mayıs 2018 Salı

Maltepe Sahilin Delisi / Abi Bi Sigara Versene Be! (6)

Saat 23:10'u gösterirken eski gazinoların sokağından Drama köprüsüne doğru hızlı adımlarla yürüyen kadın, arkasından kendisini takip eden adamdan kurtulmak için Beşçeşmeler kalabalığına doğru ilerliyordu. Adamın ayak sesleri yaklaşmış olsa da meydanın kalabalık sesi de kulaklarına vurmaya başlamıştı genç kadının. Bir yandan çantasını askısıyla birlikte tutuyor, bir yandan da adamın fiziksel olarak taciz etmesinden çekiniyordu.

Meydana giden sokakta kalabalığa doğru son 30 adım. Ayak sesleri yaklaşıyor. 25 Adım. Adamın hızlı soluk alış verişleri duyuluyor. Son 20 adım... Çığlık "Ya bıraksana peşimi be. İmdat!" diyerek kendisini takip eden adama dönüyor kadın öfkeyle. Dişlerini sıkıyor. Korkudan gözleri dönmüş ve korkunç öfkeli görünüyor genç kadın.

Kayıp neye uğradığını şaşırdı o anda.
"Ablacım bir sigara versene be!"

Kadın ne olduğunu anlamasa da çığlığından ve çaresizce sergilediği öfkesinden adamın korktuğu belli oluyordu. "Defol git lan, sabahtan beri peşimdesin, sapık mısın, manyak mısın?

Kayıp utanarak ve ürkek bir yüz ifadesiyle "Hayır ablacım hiçbiri değilim, bakın izah edeyim." diye gevelerken kadın Kayıp'ın sözünü bağırarak kesti. "Neyi izah edeceksin be geri zekalı?"

Kayıp yere bakarak yanıtlamaya çalıştı. Kadının gözlerinden öfke fışkırıyordu.
"Geri zekalı da değilim. Aşığım ben."

Kadın ne kadar bağırıyorsa Kayıp o kadar naif bir ses tonuyla yanıt vermeye çalışıyordu.
Derken sokağın içindeki bakkalın sahibi Ahmet çıktı. Kayıp'ı kolundan çekti.
"Geç bakayım sen şöyle, kapa çeneni daha fazla saçmalamadan."

Kaşları çatıktı adamın Kayıp'ın gözlerine bakarken. Genç kadına döndü bakkal Ahmet.
"Kızım sende sakinleş, bu bizim mahallenin delisidir. Zararı olmaz kimseye."

Genç kadın bakkal Ahmet'in varlığıyla biraz olsun rahatlamıştı. "Ama beyefendi Migros'un önünde takıldı, buraya kadar bırakmadı peşimi."

Bakkal Ahmet kadını onaylarcasına başını sallayıp "Haklısın kızım, korkmuşsundur elbette ama yıllardır buralarda bu deli. Kimseye bir zararı dokunmaz. En fazla sigara ister, bir lira ister. Sana bir şey dedi mi?"

Kadın yanıtlamak üzereydi ki sokağa hızla dalan iki motosiklet üstünde dört polis bitiverdi yanlarında. Hızla motordan inip kadının başına dikildiler. Bir tane ekip arabası da sokağı dönmüş aşağıdan yukarıya doğru geliyor, tepe lambalarıyla sokağı adeta pavyona çevirerek yokuşu tırmanıyordu.

Motosikletten inen polislerden biri, kadına yaklaşıp yetkili bir ses tonuyla
"Ne oldu burada, ihbar aldık. Size mi saldırdılar hanımefendi?" dedi.

Kadın tereddütle yanıtladı. "Yok memur bey saldırı değil, bu adam peşime takıldı." diyerek eliyle Kayıp'ı işaret etmişti ki henüz sözünün bitimiyle polislerden ikisi Kayıp'ın kollarından tutmuş, duvara yüzünü dönderip üstünü aramaya başlamıştı bile. Kadın bu sahneyi görünce pişman oldu
"Hayır lütfen sakin olun, bir şey yapmadı." Polislerden birinin sesi duyuldu.

 "Kimsin sen, adın ne?" Kayıp korkuyla bir şeyler mırıldandı. Söze Bakkal Ahmet girdi.

 "Memur bey bir yanlış anlama var. Buranın delisi bu garip, hanım kızımız yabancısı mahallemizin. Bizim deli istemeden de olsa kızımızı korkutmuş."

Kadının başındaki memur Kayıp'a doğru iki adım attı, deli adamın üstünü arayan polislere
"Bu bizim sahilin delisi değil mi? Tamam arkadaşlar sakin. Hırpalamayın." dedi.

Kayıp'ı bir kolundan tuttu. Ekip arabası da yanlarındaydı artık. Kayıp'ı ekip arabasının kapısına doğru çekti memur. İki polis memuru da arabadan indi. Kayıp'ı kolundan tutan yetkili görünümlü polis memuru arabadan inenlere göz kırparak. "Saldırı gibi bir durum yok sanırım, ihbar asılsız." dedi.
Kayıp bunu duyunca "İnsan dediğin asılsız artık be abiciğim." dedi.

Polislerden birisi "Kes lan sesini." diye bağırınca Kayıp iki elini önünde birleştirip başını önüne eğdi.
Yetkili görünen memur genç kadına döndü "Hanımefendi şikayetçi olacağınız bir durum var mı? Sözlü veya fiziksel taciz?"

Kadın pişman bir vaziyette başını iki yana sallayarak "Hayır memur bey, taciz falan yok. Ben korkup bağırdım. Bilmiyorum bu kişinin deli olduğunu." dedi. Utanarak devam etti sözlerine "Pardon deli değil, akıl sağlığı olmayan demek istedim."

 Ukala bir tavırla polis memurlarından birisi "Aynı şey hanımefendi." dedi.
Yetkili ses tonuna sahip memur ekip arabasından inen polislere dönüp "Bunu nezarete götürün. Bu gece kendisine kimseyi takip etmemesi gerektiğini öğretin." dedi.

Genç kadına "Hanımefendi, eğer sizde şikayetçi değilseniz işlem yapmamızı gerektiren bir durum yok ortada."

Kadın hızla yanıtladı "Hayır şikayet filan yok. Şikayetçi değilim. Bana zarar vermedi." dedi.

Bakkal Ahmet kadınla konuşan polise yaklaşıp "Komiserim götürecek misiniz bu deliyi? Hırpalamayın fazla. Garibandır. Yazık, kimsesi de yok. Aşkından divane olmuş sürünüyor işte buralarda. Kimseciklere zarar vermişliği yoktur."

Memur bakkal Ahmet'e dönüp "Biliyoruz beyefendi. Hırpalama falan olmaz, merak etmeyin. Sabaha bırakırız. İhbar aldık, anons geçildi, bütün anonslar kayıt altına alınır. Baksanıza millet telefonla çekime de başladı. Herkes yönetmen, herkes kameraman oldu geldiğimizden beri. Boş zabıt tutmayalım. Yalandan ifade mifade işte... Bizim başımız ağrımasın, anlatabildim mi?" dedi

 "Eyvallah." diyerek geri adım attı bakkal Ahmet.

Memur tekrar kadına dönüp "Hanımefendi siz de gidebilirsiniz o zaman. Sabaha kadar fikrinizi değiştirirseniz karakolda olacak bu gariban. Bilginiz olsun."
"Teşekkür ederim. Zahmet oldu size." dedi kadın.

-*-

Kayıp devriye arabasına bindi. İki polis önde, Kayıp arkada, karakola doğru döndü araba. Sokağın köşesinden ana caddeye çıkan yola girdiklerinde direksiyondaki Polis
"Naptın la kıza? Gördün tabii taş gibi hatunu, takıldın peşine değil mi çapkın?" diyerek yanında oturan memura göz kırptı gülerek. Aynadan Kayıp'a baktı. Kayıp ellerini önünde birleştirmişti ve ellerine bakıyordu.

"Yok." dedi sakince. "Sigara istedim." diyerek devam etti.

Direksiyondaki genç memur yine kendinden yaşlı olan memura gülümseyerek "Bak bak çakala bak. Sigarayı beleşe getireceğim diye takılmış kızın peşine." dedi.

Yaşlı olan memur koltuktan arkaya Kayıp'a döndü.
"Koca Maltepe'de sigara isteyecek başka kimseyi bulamadın mı oğlum? Takip etti diyor kadın. Takip mi ettin, bir şey yapmadın değil mi?" diye sordu.

Kayıp kendisine dönen memurun gözlerine bakarak başını iki yana salladı.
"Bi şey yapmadım abi." dedi. Genç memur atladı söze, aynadan Kayıp'ı keserek emir veren bir ses tonuyla "Abi değil, amirim diyecen lan."

"Tamam abi." dedi Kayıp Tekrar ellerine bakıyordu.

"Amirim ben takip ettiğimi anlamadım. Gördüm, sigara aldı aşağıda tekelden. Çıkınca arkasından sigara istemek için yaklaştım. Kokusu sevdiğim kadının kokusuna benziyordu. O kadar özlemişim ki, anlamadım nerede olduğumuzu. İçime çektim durdum, içime çekebildiğim kadar çekeyim istedim. Nefes almayı özlemişim amirim." dedi. 

Gözleri dolmuştu Kayıp'ın.
"Benim sevgilim çok güzel kokardı. O deodorantı da güzeldi ama kendi bir başka kokardı amirim." dedi
Önüne dönüp derin bir nefes çekti yaşlı olan memur.

"Senin sevgilin nerede?" diye sordu.

"Ukrayna'ya gitti amirim. Mesleği için. Gelecek." diyerek yanıtladı Kayıp. Bir eliyle gözünden akan yaşı sildi.

Genç memur aynadan bakıp seslendi Kayıp'a "Niye ağlıyon lan? Çok mu özledin sevgilini? Erkek adam ağlar mı hiç?"

Kayıp camdan dışarı çevirdi yüzünü.
"Ağlamanın kadını erkeği olmaz ki. Ağlamanın insanı hayvanı da olmaz. Hem biliyor musunuz; her gözyaşının sahibi kendi değildir insanın. Bazı gözyaşlarının,  başka sahipleri vardır. Mesela 'ben seni çok özledim.' diyemeyen birinin döktüğü gözyaşının sahibi aslında özlediği kişidir… Özlenenin haberi yoktur sadece. Bu da nereden baksan üzer insanı. Üzülen insan ne yapar, sen söyle? Ben deli değilim, dilenci değilim. Üzügünüm amirim. Bırakın, şuralarda kafama göre üzüleyim."

Yaşlı olan memur direksiyondaki memura "Sağa çek, dur şurada Gökhan." dedi.
Arkaya doğru Kayıp'a döndü. "Olum geçen sene sahilde kalabalığı rahatsız etme şuralarda takıl dedik. Delileri toplayın dediler, hastanelere götürün dediler de seni görmezden gelmedik mi? Sana anlayış göstermedik mi? Niye insanlara musallat oluyorsun ikide bir."

Kayıp yaşlı memurun gözlerine kısa süre bakıp yine ellerine çevirdi gözlerini.
"Siz anlayış gösterdiniz de amirim, ben görmemiş olabilirim. Yanlış görmüş olabilirim. Dilenci değilim Aşığım ben. İmkansıza meyletmek nedir bilir misin sen? Hiç mucize yaşadın mı hayatın boyunca? Ben yaşadım. Hem de kaç kere yaşadım. O kadın bana seni seviyorum dedi amirim. Anlıyor musun? Gelmeyecek olanı bekleyip biçare… anlatamıyorum ki amirim. Çaresizim ben."

Araba caddenin camiye bakan tarafında, kaldırımın kenarında durmuştu. Sakinleşmişti Maltepe.
Kaldırımlar boştu.

Memur derin bir nefes çekip "Geçen gün Veteriner Ayşe hanımın camına tükürüp kaçmışsın."

Kayıp hemen yanıtladı. "Koca veteriner olmuş, insan olamamış o kadın amirim. Birinden sigara istedim, sağ olsun iki dal uzattı. Delikanlı adammış. Ayşe abla da dışarıda görmüş bizi. Diyor ki "bi taşla iki kuş vurdun..." 

Kaşlarını çattı Kayıp.
"Ayıp amirim ayıp. Ben kuş vurur muyum hiç? Benim göğüs kafesimin içinde hala kuşlar uçuyor. Bazen yüreğimin orta yerine sıçıyorlar ama hiç sorun değil. Benim göğümü aydınlatan kadının hatırına uçuyorlar oradan oraya. Kuşlara taş atılmaz. Bir taşla iki kuş vurulmaz. İkisinden birinin kalbi kırılır sonra. Kalbi kırılan kuşlar ölür. Gerçi kalbi kırılan insan da yaşıyor sayılmaz ya amirim. Ben deli değilim. Ben dilenci değilim. Benim biraz kalbim kırık sadece."

Memur gülümsedi Kayıp'a. "Ne zamandır bekliyorsun sen o kadını?"
Başını cama doğru döndü. "Bilmem ki. 5-6 sene olmuştur."
Amir önüne döndü. "Oğlum hiç o kadar beklenir mi, uzun değil mi birini beklemek için o süre?"

İç çekti Kayıp.
"Bekleyene 10 dakika da çok uzun ki amirim. Yarın nedir, ne olur bilmem. Gün dediğin aslında bugünmüş. Az sonra ne olur bilmem. Zaman dediğin de şimdiymiş amirim. Bekleyen insana bir saniye bir asır gibi geliyor bazen. Hele beklediğin gelmeyecek olursa…"

Sessizlik oldu arabada. Kayı devam etti sözlerine.

"Neden gelmezler amirim? Sen devletsin sen söyle. İki kadeh rakıyla, azıcık peynirle mutlu olan insanlardık biz. Benim kayalıkların oraya gel bir akşam, muhabbeti gör. Şarapçıların yüreği incedir amirim. Şarabı içerken sırayla döneriz. Birine efkar kondu mu, efkarı dile geldi mi, hemen sıramızı ona veririz. Bizi niye üzdüler? Ben deli değilim, dilenci değilim. Ben zamanın gelmesini ve sıramı bekliyorum. Ben kadınımı bekliyorum amirim. Yaşamayı…"

Genç memur da direksiyondan geriye döndü.
"Evin, yerin, yatağın falan nerede senin koçum?"

Kayıp genç memurun yüzüne bakmadı hiç.
"Benim evim hep buralar amirim. Yaz kış sahilde limanın oradayım geceleri.

"Yok mu evin barkın, kalacak akraban, ailen, arkadaşın?" diye sordu genç memur.

"Evim, yuvam, ailem buralar. Onunla el ele en uzun aşağıda, sahilde yürüdük. Böyle avuç içi terlemeli yürüdük uzun uzun. Defalarca yürüdük. Güldük filan yürürken milyon kere. Çok konuştum ben, O dinledi. O denize baktı, ben O’na… Hep gidecek gibi dururdu yanımda. En uzun onun evde oturduk. Bir baktım ki benim evim onun olduğu her yer oluvermiş. Ayağının değdiği, güldüğü, ağladığı her yer. Anladın mı abim? Dilenci filan değilim ben. Evsiz, yersiz, yurtsuz, yuvasızım ben."

Genç memur yanındaki meslektaşına yine alaycı bir ses tonuyla "Ne diyo ya bu?" diyerek güldü.
Yaşlı memur genç memura dönüp "Ne diyecek aslanım, aşığım diyor işte."

 Kayıp arkadan atladı söze.
"Evet memur bey, ne diyeceğim başka? Aşığım diyorum. Özel bir durum bu. Özel hayata saygı lütfen. Allah Türk Polisini korusun. Diğer ülke polislerini sikeyim, onlardan bana ne? Boşa mesai harcadınız hakkınızı helal edin ama buradan ilçe emniyet amirine de seslenmek istiyorum izin verirseniz. Bekleyen insanın halinden anlayın biraz. Hepi topu içlendik… abartmayın bu kadar. Hörmetler abim."

Yaşlı memur arabadan inip, arkada oturan Kayıp'ın kapısını açtı. Başıyla arabadan çıkmasını işaret etti. Kayıp tereddütle de olsa inmek için kıçını kaydırıp çıktı arabadan. Memur bir sigara çıkardı paketinden Kayıp'a uzattı.
"Kışları ne yapıyorsun oğlum sen aşağılarda. Götün donmuyor mu? Zor olmuyor mu? Hasta olmuyor musun?"

Kayıp gülümsedi memura sigarayı alıp, çakmağıyla önce memurun sigarasını sonra kendi sigarasını yaktı.

"Zor geçiyor. Yağmur kar yağınca kış ayları tabii zor oluyor. Ama hasta olmaya değer O kadın, içtiğim her sigaraya değer, içtiğim tüm şaraplara değer. Hayatınız boyunca kaç kişi geçer ki ömrünüzden böyle, her şeye değecek? Yanılırsınız belki ama sevdaya değmeli. Belki ciğeriniz kuruyacak sonrasında ama sevdiğinde aldığınız nefese sevinmeli. Ben deli değilim amirim ama deliririm. O kadın her şeye değer çünkü. Delirmeye, ölmeye, yaşamaya… Ben, kalbim attığı sürece o sevginin, o kadının bana seni seviyorum dediği her saniyenin hakkını vermek için yaşamak istiyorum." dedi Kayıp.

Memur tebessümle "Daha ne kadar bekleyeceksin aslanım? Anan baban yok mu senin? Seni bekleyen birileri yok mu?" diye sordu.

"Anam, babam, kardeşim, o kadın amirim. O benim her şeyim değil ki sadece. O aynı zamanda benim herkesim. Bekleyeceğim. Gelmeyecek olması beklememe engel değil ki zaten. O kadının benden vazgeçmesi benim onu sevmekten vazgeçmemi gerektirmez. Bekleyeceğim limanda. Buna da değer. Ölene kadar beklemek gerekirse eğer beklerim amirim." Sözlerini bitirince sigarasından derin bir nefes çekti Kayıp.

Memur yukarıdan aşağı süzdü Kayıp'ı. Her gördüğünde acıyordu bu adama.
"Hadi git bakalım. Kimseye bulaşma. Bir daha oralara geldiğimde ufacık bir olayın ortasında seni görürsem, doğru hastaneye kapatırım seni. 6 ay bağlarlar elini kolunu, görürsün ebenin amını. Anladın mı beni?" dedi.

Kayıp başıyla onaylarken, Memur arabaya binip kapısını kaptmıştı. Camdan başını çıkarıp kendisine sırıtarak bakan Kayıp'a
"Anladın mı diyorum lan?" diye seslendi sert bir ses tonuyla.

Sırıtan Kayıp ciddileşti hemen "Anladım amirim. 6 ay süreyle ebemin amını görürmüşüm hastanede." dedi.

Kahkaha atan polis "Aferin. Hadi git şimdi." dedi Kayıp'a tekrar.

Kayıp Caminin yanındaki yaya yolundan Drama köprüsüne doğru yürümeye başlarken Gökhan memur ve baba lakaplı Yaşar komiser deli adamın arkasından baktı bir süre. Yaşar komiser eliyle sür işareti yaptı genç memura. Araba hareket etmeye başlarken;
"Aşk adamı böyle delirten bir şey işte Gökhan kardeş. Ölü müsün, diri misin belli değil." dedi genç memura. Gözünü önündeki yoldan ayırmıyordu Yaşar baba. 

Çocukluk aşkı geldi aklına. İlk ve son aşkıydı. Köyde büyümüşlerdi birlikte. Ailesi okuldan alıp evlendirmişti kızlarını. Yaşar baba aşkın en masum halini, en acı hallerinden biliyordu. Kayıp'tan farkı yoktu aslında. 40 senedir o da yaşıyor sayılmazdı.
"Aşkının ızdırabını sikeyim Kayıp." dedi...

Araba emniyetin olduğu Feyzullah caddesine dönerken anons duyuldu telsizden.
"Merkezden devriye birimlere, merkezden devriye birimlere. Drama köprüsünde trafik kazası. Tekrar ediyorum. Drama köprüsünde trafik kazası. Araç ve yayanın karıştığı kaza. Yayanın olay yerinde hayatını kaybettiği bilgisi var. En yakın devriyenin olay yerine intikali. Tekrar ediyorum en yakın devriyenin olay yerine..."

-Son-

18 Mayıs 2018 Cuma

Hikayem / Ducati Monster 1100 S



2014 Haziranında önce Korhan, sonra Ayhan aşık etti beni buna. İki tekerlekli ve ortasında motoru olan türevlerinin en can alıcısı oydu benim için. Rakiplerinin dört silindirle ulaştığı gücü, iki silindir ve V tipi motorla sağlıyordu. Markasının sıklıkla yaptığı gibi, devrimdi bu motorun motor dünyasına kattıkları...

İlk kez 10 yaşımda Dursun ağabeyin motoruna bindim Çatalca'da.
Dursun ağabey bizim eniştemiz ama uzaktan. Bütün kuzenlerle ona ağabey diyoruz. O zamanlar Çatalca gayet küçük bir yer. Bakkalı, çakkalı, nalburu, kasabı, lokantasıyla herkesin herkesi tanıdığı bir yer.


Dursun ağabeyler toprak sahibi oralarda. O zamanlar ilçede, tanınmış ve varlıklı bir ailenin büyük oğlu. Bu gün, zamanında tarlalarına giren inşaatlarla çok daha zenginleşti ailesi. Bir tanesi Maltepe'de olmak üzere İstanbul'da 15'e yakın benzin istasyonları, iki büyük otelleri var.
 
Ben çocuğum henüz. Okul tatil olur olmaz soluğu Dursun ağabeylerin bahçesinde almak için günleri sayıyorum. "Yatçaz kalkçaz yatçaz kalkçaz halamdayım." Dursun ağabey de halamın eşi olan eniştemin yeğeni, Kadriye ablamızla evli.

Aynı zamanda komşular halamlara. Parmak hesabı ile sayı saymayı yaşımın beşinde Dursun ağabeyden öğrenmişim.

Okul tatil olmuş. Matematiğim iyi değil. Yaşım 10. Dursun ağabeylere gideceğim. Bana matematik öğretecekler. İncir ağaçlarına çıkacağım. Bahçelerde koşturacağım. Pikniklere gideceğiz. Ama hayat çocukken bile önüne engeller koyabiliyor. O yaz girer girmez gidemiyorum Çatalca'ya. Babam evi terk ediyor. Benim ocağım anneminki kadar sönük.

Babam dönmüyor. Yaz geçiyor. Evimize akrabalar gidip geliyor. Bir gün kapı çalıyor, koşup açıyorum, Dursun ağabey. Biraz oturuyorlar bizde. O dönem teyzem ve halam bizde kalıyor. Gariptir; anne ve baba tarafımın bireyleri birbiriyle barışık kalabiliyor bu krizde. Halam bir gün arıyor Dursun ağabeyi, diyor ki; "Gel şu çocuğu Çatalca'ya götür paşam. Koca yaz seni sayıkladı durdu."

Sağ olsun gelmiş o da. Bana dedi ki "Hazırlan Kayıp bey. Çatalca'ya gidiyoruz. Okul açılmadan döneriz." Hayat işte. En çok çocukken güzel sürprizler yapıyor.

Annem izin vermiş. Sarılıp koklaşıp ayrılıyoruz. Dursun ağabey aşağıdaki arabalardan birine değil, kocaman bir motora biniyor. Bana nasıl durmam gerektiğini anlatıyor arkasına oturduğumda. Yola çıkıyoruz. İki saat sonunda 10 bin nüfuslu Çatalca'ya bir motorun arkasında, matematiği unutarak, babamın hasretini unutarak, annemin ağlayışlarını unutarak muhtemelen 50 km hızla girerken ama 350 km hızla giriyormuşçasına bir heyecanla giriyorum. Yaşımın 10'u... özgürlükten çıldırmak üzereyim.

Ertesi gün yine biniyoruz, sonraki gün yine. Eve dönmeye bir gün kala piknikte eniştem alıyor motoru, beni önüne oturtup tur atıyor toprak yolda. Boş arazide. Ellerim gidonda (direksiyon) Sanki ben sürüyorum. Dursun ağabeye bağırıyorum yaklaşınca
"Dursun ağabeeeeyyyy, bana baaak, ben sürüyoruuummm."


Gülüyor güzel gülen adam. Büyüyünce ona benzemek istiyorum.

Sikmişim babamın bizi terk etmesini. Hayat diye bir şey var. Okulların açılmasına 20 gün var ama yaşamak diye bir şey de var. İliklerime kadar hissettiğim bir yaşamak...

20 sene sonra hayat "Sikmişim dıdısının dıdısını." minvalinde o kadar cümle kurdurmuş ki bana. Orta yaş bunalımını da buna ekleyip kendimi depresyonun kucağına bırakmışım. 

Kendi kendimle dertlenmeler, uykusuzluklar, alkol alarak geçen sürenin giderek artması, tahammül seviyemin aynı oranda azalması. İlaç arıyorum. Bana beni iyi hissettirecek bir ilaç. Çünkü bana bunu hissettirecek insan sayısı hem rakamla hem de yazıyla sıfır.

Acilen çocukluğumu eşelemeli, bir hayalimin peşinden koşmalıyım. Aylardan Mayıs. Kendimi atmışım İstanbul'dan uzağa. Dikili'de kumsalda uzanmışım bir şezlonga. Sabahın 10'unda üçüncü biramı içiyorum. Bir anda Dursun ağabeyin motoru fırlayıp geliyor anıların arasından. Mayısın 10'unda, 10 yaşında bir çocuk sesleniyor yüksek sesle motorun arkasından bana

"Batsın bu dünya, çokta sikimde. Ben sürüyorum ben."

Aynı gece İstanbul'a dönüyor, ertesi sabah ehliyet için kursa yazılıyorum.

Bir motor kulübüne yazılmışım. O kulüpte tam 10 senem geçecek ama haberim yok. Bana diyorlar ki "Trafikten kurtulmak için başlarsın buna ama bunun sonu yok. Bu bir yaşam tarzı olur." İlkin kask alıyorum. Sonra eldivenler. Ben ne bileyim hemen sonra "Motor gücü bir tık daha fazla olsun, olmuşken iyisi olsun, rüzgarda savrulmasın, ayaklıkları marka olsun, sesi duyulsun, şuraya telefonluk alayım, buraya Racer tipi disk attırayım." diyeceğimi... 

Kulüpte bir sürü gönüllü arkadaş sayesinde vites, gaz, debriyaj, fren nerede nasıl filan derken bildiğin bu işin en kral motorcularından öğreniyorum motor sürmeyi. Buradan Ayhan'ıma da kucak dolusu sevgiler gönderiyorum. Korhan'ımın tonton yanaklarından öpüyor, Erhan'ıma da rahmetler, nurlar ve huzurlar içinde uyumak diliyorum. Çünkü çok kısa sürede bir bakıyorum, motor sürmek dediğin iki el, iki ayak ve bir adet beyin koordinasyonu gerektiren birisiymiş. 

"Vay amına koyim diyorum." Bu adamlar beni öyle güzel yetiştirmiş ki?

Kulüp dışında kimsenin benim motor ve ehliyet girişimimden haberi yok. Çünkü ben kime hevesle bir şey anlatsam yaralı anılarla baş başa kalıyorum. Bisiket yaralarımın izi de durur hala vücudumda. Tecrübe etmişim. Çok başarısız biriyim. "Ne yaptın o işi?" diye soracak herhangi birine;
başarısızlığımı anlatmayı kaldıramayabilirdim.


Ben şimdi size motorla ilk trafiğe çıktığım günü nasıl anlatayım ki?
Kalbim yerinden çıkacak. Arkadaşlarım arkamdan, yanımdan her hareketimi izliyor. Ufacık bir hata yaparsam beni uyarın demişim, çıtları çıkmıyor. Biri diyor ki "Benden iyi sürüyorsun." öteki diyor ki "Doğru. Vallahi billahi ondan iyi sürüyorsun."

Hayatta bir şeyler başarmanın hazzını yaşamayı öyle çok unutmuşum ki... Nasıl anlatayım? Yaşadığım şu hayatta kendi ayaklarımın üzerinden bin kere düşmüşken yıllardır bir kez olsun düşmeden yüzbinlerce kilometre yapmayı...

İlk zamanlar ev, bakkal, yakın mesafe sürüşleri yapıyorum. Sahil evimize yakın. Üç beş dakikalık sürüşlerle sorun yaşamadan gidip geliyorum. "Madem öyle sahilden Kadıköy'e gidip geleyim bakayım. 

Çünkü artık alışmam lazım." diyerek minik motoruma atlıyor pır pır Kadıköy'e gidiyorum. Ertesi gün çocuklarla 300 km sürüş yapıp geri dönüyorum. Sonra her gün işe gidip gelmek için Honda 125'imi hayatımın en önemli parçası ilan ediyorum. Devrim yapmışım gibi sevinç duyuyorum her sabah...

Sonra 250 lik vitesli Hondam, 650'lik Suzukim derken Korhan Ducati Monster ile sahile geliyor. İlk görüşte aşka bir kez daha inanıyorum.

Özgürlüğü tatmış insanın, hele ki iki teker üzerinde trafik dururken, yoluna gidebilen, yağmurda çamurda motorunu devirmeden ilerleyebilen, rüzgarı bütün vücudunda hissederken uçuyormuş hissini tadan bir insanın sınırlarını başka bir insan olarak sen çizemezsin. 

İki eli, iki gözü, iki ayağı, bilekleri, kulakları, algısı, kalçası, bacakları, bütün beyni çalışan insanın özgürlüğüne dilini dahi uzatamazsın. Kaprisin, tribin, paran, unvanın yok hükmündedir. Korhan'da bunu bilir. O yüzden, yani beni durduramayacağının farkına vardığından, hiç ikiletmeden verdi bana anahtarını. 

Düşünmen gereken çok şey vardır motorun üzerinde. İlerlemek içindir bütün düşüncen, dikkatin ve odağın. Frenler, gaz, debriyaj, yol, şerit, etrafındaki sesler, aynaların, yoldaki çukurlar, takip mesafen, yola dökülmüş her şeyler... Dertleri gideceğin yere kadar unutup özgürleşmenin en güzel yolu.

300 kiloluk makineyi bacaklarının arasına alıp seks yaparken bile işe yaramayan kasıklarınla dehşet bir gücü taşaklarından bacaklarına kadar kontrol etmek... Hükmetmek... Emrine amade bir Ducati üzerinde olmadan bu yazdıklarmı saçmalık olarak okuyacaksın biliyorum. Ve haklısın. Ben de bilemezdim binmeden. Ama öyle bir makine ki bu, iki tekeri öyle dengeli ki. Geri zekalı değilsen düşmezsin. Gaz açıkken her metre uçuyormuş gibi hissedersin. 

İlk görüşte aşktı işte benimkisi de. İki ay içinde ödeme planı yapılmış, şartlar uygun hale gelmiş, bankaya gidilmiş, kredi çekilmiş ve Ducati Monster 1000 S2R alınmıştı bile.

Hayat sürprizlerle dolu. Benim canım Ducom satılacak, parasıyla bir takım ticari işlere girilecekti. Kazanılan her kuruş ekmeğin içinde katkısı olacak, alınan Harley Davidson Iron 883'e giden yolu açacaktı. 3 yıl yol arkadaşı olacaktı. Güzel ve unutulmaz anıların ortağı olacaktı.

Bir ara çok yağmur yağmıştı Antalya'da. Ben yağmur var diye Duco'yu arkadaşa emanet edip otobüsle gitmiştim Kaş'a. Bayram izniyle birleştirip uzun bir tatil yapacaktım. Dursun ağabeyin ölüm haberini alıncaya kadar... Uçak kalkmadı 10 saat şiddetli dolu yüzünden. Ağabeyim, ömrümün en güzel gülen adamı, çocukluğum öldü gitti. Cenazesine yetişemedim. Yatçaz kalkçaz bilmem kaç bin kere daha ve onu hiç göremeyeceğim.

Ben hafta sonu Motora bineceğim.
Çatalcaya gideceğiz çocuklarla. Becerebilirsem Dursun ağabeylerin oturduğu, çocukluğumun en güzel bahçeli evinin yerine dikilen 14 katlı binalardan oluşan sitenin önünden geçerken "Dursun ağabey, bana bak, motoru ben sürüyorum." diye bağıracağım.