22 Nisan 2026 Çarşamba

Sevişmek 1 Dakika

Diz kapaklarımdaki yara uzun zaman iyileşmemişti. On iki yaşındaydım, mahallenin cam kırıklarıyla dolu arsasında hayatımın en büyük savaşını veriyordum. Bizim kale iki taş arasındaydı ama benim için adeta hayatın kalesiydi.

Son dakikada, ayağımın takılmasıyla düştüğümde parçalanmıştı dizlerim ve bomboş kaleye gol atamamıştım. Maçı kaybetmiştik. O gün evde kimsenin yüzüne bakamamış, odama kapanmıştım. Sanki anneme babama ihanet etmişim gibi bir ağırlık vardı yüreğimde. Dizlerimdeki yara ruhumdaki yara kadar acıtmıyordu canımı. Otuz küsur yaşımda, bir kadının gidişini izlerken anlamıştım: Hayat, o doksanıncı dakikada atılamayan gol yüzünden yenilgilerle doluydu işte...

Geçen ay bir barda, kadının biriyle tanıştım. Etraf leş gibi sigara ve sidik kokuyordu. Bukowski’nin satır aralarından fırlamış, insanın ruhunu paslandıran cinsten bir atmosferde içiyorduk biralarımızı. Birbirimize baktık bir iki kez. Güzel kadındı. Yalnızdı. Gülümsedim. Gülümsedi. Ve o an o gülücüğün arkasındaki yarayı hissettim. Yaralarımızı birbirimize sürtüp canımızı daha çok yakmak için güzel bir geceydi.

O gece, onun evinde devam ettik içmeye. Ruhsuzduk ama deliler gibi seviştik. Etlerimiz birbiriyle anlamsız bir şekilde çarpışıp durdu bir kaç kez. Kendimizi yok etmek isteğiyle birbirimizin bedeniyle savaştık. Sabaha karşı sigarasını yakıp odasının tavanındaki çatlağa bakarken de çok güzeldi.

Ben içimde bir yerlerde bir yenilgiyi daha sindirip daha da çirkinleşmiştim. Aşkın kutsal ve naifliğine bir kez daha ihanet etmiştim. Oysa aşk bir devrim olmalıydı. Biz bu güzel kadınla barların kirli masalarında başlattığımız savaşla aşkı ve birbirimizi bozuk para gibi harcadık.

"Gerçek aşk, sessiz bir felakettir," diyordu kitabın birinde. Bizimkisi sessiz değildi; Gürültülü, hırçın ve son derece kimsesizdi. 

Çocukluğumda kaybettiğim maçlarda en azından bir "biz" vardı. Yenilince beraber kızıp üzüldüğüm arkadaşlarım... Ne zamandan beridir bilmiyorum ama bu dünyada sadece ben varım epeydir. Kaybettiğim her maçta, her savaşta ve her aşkta ben hep kimsesiz hissedenim. 

Barda tanıştığınız biriyle aynı gece evinde birlikte olursanız, ertesi sabah ne bok yiyeceğinizi bilemezsiniz. Carver’ın hikâyelerindeki o mutfak masası yalnızlığı çökmüştü benim de o sabah üzerime. Bir kahve içmek istediğimi söylemeli miydim? Teşekkür mü etmeliydim yalnızlığımı ve sevilme ihtiyacımı bir geceliğine bedeninde dindirmemi sağladığı için? Adını sormalı mıydım?

Sarıldım kendisine. Hiçbir şey demedik birbirimize. Bir şeyler duymak istiyor gibi de görünmüyordu zaten. Kendime dönmek üzere çıktım evden. Dışarıda içtiğim kahvenin, tadı bok gibiydi.

Maç bitti. Maç bitince herkes evine gider, ben ise hâlâ o arsada öylece üzülüyor ve öfkeleniyorum. Bu hikaye böyle devam edecek. On iki yaşımda bunu bilmiyordum. Şimdi biliyorum.

"Kayıp" blog yazmaya geri döndü.

4 Mart 2023 Cumartesi

Kırgın Varoluşumun Hikayesi

Birilerinin gökyüzünde en parlak yıldız olmak isterdim eskiden... güneşini engelleyen gri bir bulut olduğum zamanlar oldu... Bulutlar belki de sadece uzaktan bakıldığında güzeldir.

Bu dünya en az 75 bin yaşında. Dört milyar yaşında olduğu söyleniyor şimdilerde. Kaç yüz bin mevsimden geçti, kaç kara kış gördü de kavuştu baharlara... Kaç milyon insanın mezarı oldu... Ama hep gökteydi yıldızlar ve bulutlar. 

Ne zaman umuda ihtiyacım olsa, güneşe, bulutlara, yıldızlara ve aşka inandım. Yıldızlar değil miydi pusulası insanın? Güneş değil miydi dünyayı ısıtan? Bulutlar değil miydi doğaya su olan, nefes olan, can olan? Kışın sonu bahar değil mi mesela?

"Bir duyguda ısrar etmek, birazda var olma çabasının acemiliğidir." demiş Jung. Bunu söylediğinde 28 yaşında, henüz yaşamın acemisiymiş. Zaten yaşamın ustası olduğunda (77 yaşına geldiğinde) bambaşka bir şey söyleyecekmiş...

"Duygularda ısrarcı olmak, ben olma çabasıdır."

Ulus Baker ise “Bir duygu, bizim varoluş gücümüzdeki artış ya da azalıştır." demiş. 

Yani Jung olmaya gerek yokmuş. Ulus Baker gibi düşünürlerin düşünceleri üzerine düşünmek yeterliymiş. Evet gördüğünüz üzere 77 yaşındaki Jung ve Ulus Baker ile kendimi haklı çıkarmaya çalışıyorum. Hem biraz idare etseniz beni bu aralar, ne olur ki? Tadım tuzum yok çünkü. Bir de sizin beni reddetmelerinize üzülemem.

Üstelik ben duygularımda ısrar etmiyorum. Ben o duyguları yaşıyorum. Var olmaya çabalamıyorum. Varım. Buradayım. Hissettiğim her duyguyla varım. Benim sorunum şu; bu yeni dünya insanına alışamamış olmanın getirdiği o işe yaramaz isyankarlığımın cezasını ödüyorum hayatın ortasında. Ben var olmak istemiyordum ki böyle bir dünyada...

Zaten yok gibiyim. Orta malı olmuş rollerle yaşayan, almayı da vermeyi de bilmeyen, hissettiğiyle davranışı arasında denge oluşturamayan insanlar arasında alıp verdiği nefese yaşamak der mi bir insan?

Ne kendisiyle, ne kendisini seven insanlarla bağ kuramayan, hasarlı, duvarlı, yargılı, paranoyak ve sahte kişilikleriyle özünden uzaklaşanların arasından geçtim onlara benzemeye korkarak. Samimiyet sorgulatan, iyilik yapmaya pişman eden, insanı yüreği ve aklı arasında sıkıştıran, sonunda zar zor inşa edilen güven duygusunu bir fiskede yerle bir etmekten çekinmeyen insanlar arasında yok oldum sonunda? Bu insanlarla bir arada var olabileceğini zanneden var mı aranızda?

Her şey yalan. Her şey çirkin. Sahici bir tek his yok insanların kalbinde. Kime inanıp yaşayacaksın bu hayatı? Kime güvenip yansıtacaksın varlığını? Hissedemeyen insanlar arasında varlığın bir dirhem değer görmezken, hangi sokakta yürüdüğünün, hangi evde olduğunun, hangi manzaraya gözlerini teslim ettiğinin bir anlamı var mı? 

Attığın her adımda, geride bir iz bırakamamış olmakla yaşamanın ne anlamı var?

Bu hayatı, mutluluğu veya mutsuzluğu gerçek haliyle paylaşamadığın insanlara yüreğini açarak yaşayamazsın. Egosunu tatlandıran kokuşmuş duyguların peşinde koşmaktan sıkılmadan nefes alıp veren insanlar arasında derdinizle, kaygınızla, beklentilerinizle ve hayallerinizle var olamazsınız. 

Farklı masalarda, farklı mekanlarda, farklı yataklarda, farklı insanlarla aynı cümleler içinde, aynı sonlara mahkum olmanın esaretiyle yaşamaya yaşamak diyen var mı aranızda? Var ise manyak mısınız siz kuzum acaba?

Zaten duygu açlığıyla, cinsel açlığıyla, beğenilme ve arzulanma açlığıyla yiyip bitirecekler sizi. Sahtekarlıklarıyla, samimiyetsizlikleriyle, bayağılıklarıyla yok edecekler her şeyi o duygu fakirleri. Birbirinin kopyası hayatlarda kendiniz olmanın zorluğunu bunlara yem mi edeceksiniz?

Sizi bilmem dostlar; ama ben yokum. Varsam da biraz kırgın, biraz öfkeli, çokça güvensiz varım. Bu çağın insanları arasında var olmaktan usanmış bir şekilde varım. Yalnızım. Yoksa yaşayamazdım. Bu hızla, bunca iletinin arasında, etkileşimle uyarıla uyarıla...

Bu çağda herkes herkesin duygularını okuyor, görüyor, dinliyor ama duygular iyimser değil.
Bilgiye ulaşmak beş saniye ama bilgilerin çoğu doğru değil.
Beğenilmek ve ilgi görmek çok kolay ama hiçbiri gerçek değil.

İşte benim varoluş kırgınlığım bu arkadaşlar.

Okuduğunuz için çok teşekkür ederim.