28 Ekim 2017 Cumartesi

Dertleşme / Konusuz

"Ve düşün ki bir adam,
İçinde bütün bekleyenlerin korkusu ve ümidi
Seni bekler.
Asılmayı bekleyen bir idam mahkumu gibi."
14 yaşımda bu şiiri duydum radyoda. O günden beri yaptığım tek şey duygularımı kaleme almaya çalışmak. Üzerinden geçen zamana bakıyorum da... Bunca anlatmaya çalıştığım şey, neden hep bu şiiri aklıma getirir, bilemiyorum.

O yaşlarda okula giderken bir sabah, tam okulun önünde Hakan'ların arabasını gördüm. Babası bırakmıştı okula. Bizim arabamız yoktu. Televizyonumuz da...
Arabanın içine baktığımda, babasının Hakan'ı başının üstünden öptüğünü gördüm.
2017 yılındayız. Ve ben hâlâ baba oğul dendiğinde o sahneye imreniyorum. Annem öperdi... Hatırlıyorum.
O zamandan bu zamana radyolar değişti, okullar değişti, çocuklar değişti, Hakan değişti, ben değiştim. Her şey değişti. Evlerimiz değişti. Evlerimizin balkonları değişti ki annem çok severdi balkonumuzu. Şehirler değişti. Değişen şehirler annelerimizin, babalarımızın, kedilerimizin, kuşların, bulutların, hatıralarımızın, hayallerimizin canını aldı. Biz değiştik. Az ile mutluyduk. Şimdi çok ile hep yarım kalmışlığımızla yaşıyoruz.
Babam diyordum... İşte her şey değişti ama bazı özlemler öyle olduğu gibi yerinde kaldı.

Çok eskiden değil, daha üç sene önce ay başlarında paranın hesabını yapmak zorunda değildim.
Soframızda çok dostum olurdu. Aynı kavuna çatal saplayan, aynı şeye güldüğüm, aynı şeye ağladığım dostlarım... Aynı patates birayla aynı muhabbete daldığım...
Sonra bir takım krizler, krizleri yanlış yönetmeler oldu. Bir daha hiç rakı içilmedi dostlarla o sofrada.
Her zaman herkesle aynı şeye ağlanmayacağını buna tek başıma ağladığım bir vakit öğrendim.
Babam neden içerdi rakısını peynirle tek başına, anladım.

Ben uzun bir kaçış ve arayış öyküsü yazıyorum kelime kelime. Bunca kelime nereye gidiyor da hiçbir bok anlatmıyor bilmiyorum. Bir keresinde kalemle kağıda yazdığım bir yazıyı okurken, kalemi kalbime saplamayı düşündüm.
Sağ elimi kullanıyorum çünkü. Ve kalbim solda... Ölmek için kusursuz bir eşleşme gibi geldi bana. Uzun bir süre o kalemi bu kalbime saplamayayım diye ilaçlar verdiler bana. Demek ki benim de aslında saplamaya niyetim yokmuş ki, verdikleri tüm o ilaçları içtim.

Ama öğrendim; Kimse severek iyileştiremiyordu kimseyi.
O yüzden ilaçla iyileştirmeye çalışıyorlardı kırık kalpleri. Babamın annemi neden bırakıp öldüğünü de anladım. Kırılan kalbi hiçbir ilacın iyileştirmediğini de...
İlaçları bıraktım, köpek öldürene başladım.

Her şey değişti diyorum azizim.
En çok biz değiştik. Bir keresinde İrfan sormuştu bana "Biz olmasaydık ne olurdu?" diye.
Bu soruya cevap veremedim. Duymazdan geldim. İrfan'ın mezarına gömdüm. Başka şeyler düşündüm o sorunun yerine. Okul çıkışı attığım dayakları, yediklerimi... aşık olup, sana aşığım diyemediğim kadınları...
Düşündüğüm ve İrfan'ın sorduğu sorunun cevabını veremeyen hiçbir şey ile o boşluğu dolduramadım.


Bu muhabbette bana yer yok. Her şeye var. Olmayan babam var, olmayan kadınlar var, yaşanmamış aşklar, olmayan çocukluk, olmayan şehirler, balkonlar, yıkılmış evler var. Ben yokum. Annem çok üzülürdü işte buna, bütün anneler gibi. Kim bir yokluk doğurmak ister ki?
Bu soruyu İrfan'a sormayı da çok isterdim. 
Derdi ki "zaten anneler her şeye üzülür."

Beni okumadığınızı biliyorum. Bunun için yazmıyorum.
Ben varım demek istiyorum. Buradayım demek istiyorum.
14 yaşımda bir şiir duydum radyoda. O günden beri yaptığım tek şey duygularımı kaleme almaya çalışmak. Üzerinden geçen zamana bakıyorum da... Anlaşılamayan her bir cümle ile kayboluyorum. Babam da...


19 Ekim 2017 Perşembe

Sana Gönderilmemiş Mektuplardan Sanrılar Biriktiriyorum

Avucunu en son ne zaman öptüğümü unuttum. Avucunun kokusunu unuttum.
Öldüm sandım.
Bir gece yarısı uyandım ben Burcum, o gecenin sabahında seni artık daha çok özlemek istemedim. Bir gün olsun sen istersin de yanına gelemezsem diye çok korkuyordum.
Bu korkunun içinde buldum kendimi. Sana varamayan yollar vardı. Ayaklarım yok sandım.


Senden başka, senin gülüşünden başka umut ışığım varmış gibi yapmadım hiç.
Yoktu ki... Gözlerini öptüm bir kere. Bir kere de alnını...
Gülüşünü hiç öpmedim senin. Bunu çok istedim. Senden başka umut ışığım yoktu.
Sen de yoktun. Körüm sandım.


Moda sahilinde ellerini ellerimde düşledim hep yürürken.
Durduk yere şap diye öptüğümü burnunu... Yüzünde nereyi öpmüşsem sonra parmak uçlarımla dokunduğumu...
Bir insanın yokluğu böyle hayallerin kurulmasına engel olmamalıydı oysa...
Ellerin ellerimde yürümediğim her adımda ellerim yok sandım.


Sesini unuttum sesini...
Sağırım işte.



14 Ekim 2017 Cumartesi

DökümAN / Salak, Çevik ve Atletik

 "Aklımı aldın." dedi Kerim.

Şu Kerim'e attığım çalımı, Sosyal Halı Saha görüntülerinden alan "Bağımsız Futbol Ligi" kanalının editörleri "Halı Sahada En İyi Çalımlar" gibi bir başlıkla açtıkları videolarına almışlar sağ olsunlar.
Güzel mağlubiyetlerden biriydi. Güzel mağlubiyet olur mu demeyin. Olur. Kendi hayatına bir bak. Bu hayatın muhteşem kazananı değilsen, ömrünün bir yerlerinde seni sen yapan mağlubiyetlerin vardır demektir. Bu iyi bir şey...

Hayalimdi ulan!
Dünyanın en iyi futbolcusu olacaktım. Unutmam mümkün değil. Yatağıma yatar, gözlerimi kapatır, uykuya dalmadan önce yeni adı Signal Iduna Park olan eski adıyla Westfalenstadion'da seyircilerin adımın anonsuna gösterdiği coşkulu tepkiyi düşlerdim. Halı sahaya Dortmund formasıyla çıkma sebebim de işte bu 20 yıl önce, her gece kurduğum hayalimdir.
Gol makinesi olacaktım. Çocuktum henüz ve bu mümkündü. Başıbüyük çayırında iki taşın arasına attığım gollerle mahalle maçlarının yıldızı oluyordum çünkü...
Bugün "ben neyi yanlış yaptım?" diye kendime sorduğumda çok fazla cevap bulabiliyorum. Büyümüş olmayı sırf bu cevapları bulabiliyor olduğum için sevmiyor olabilirim. 

Bir gün Göztepe'de bir spor kulübünün 14-16 yaş takımıyla kendi istekleri üzerine bir maç yapmıştık.
Mahallenin en başarılı piçlerinden bir takım kurmuş ve o maçı 6-3 kazanmıştık. En afili piç olarak ben şahsen 3 gol atıp Atilla'ya 3 gol attırmıştım. Hatta kalenin sağ çaprazından topu alıp, Arjantin Milli takımı formasıyla Diego Armando Maradona'nın 86 dünya kupasında Meksika milli takımına attığı golün de bir benzerini atmış, alkışlanmıştım. Rakip takımın antrenörü beni tebrik edip "o golü nasıl attın ya?" diye sorduğunda "pas verecek kimse yoktu, bende önüme gelene çalım atmak zorundaydım hocam" dedim. Tıpkı hayat gibi. Pas verecek kimse yoksa kardeşim, kaleye tek başına gitmek için rakiplerini ipe dizeceksin.
Hayat gibi... Sen o kaleye gitme diye sana omuz atacaklar, formanı çekecekler, sen ayakta kalıp pas verecek birilerini arayacaksın, bulamayacaksın, önünde duran defans oyuncusunu da çalımlamak zorunda kalacaksın, sonrakini de, ondan sonrakini de ve eğer hala ayakta kalabilmişsen, kaleciyi de alt etmek zorunda kalacaksın.
Ben bir kere öyle kaliteli bir gol attım. Bir daha hiçbir zaman o golü, o çalımları, o kaliteli vuruşu yapamadım. Ne sahada, ne hayatta...

Ne hayatta, ne de başka bir yerde kimse benim futbol hayalim için bir şey yapmadı.
Biraz büyümüş olsam her şeyi kendim yapardım ama çocuktum.

Şimdi hobi olsun diye halı sahada arkadaşlarla top oynuyorum. Bana hâlâ Maradona diyorlar.
Ben hâlâ sağ çizgide topu ayağıma aldığımda kafamı kaldırıp önce önümdeki defansa bakıyorum.
Ben hâlâ biliyorum; pas verecek kimseyi bulamayacağım.

Ve motor...

Çorlu'da eniştemin kardeşi Hakan abinin motoruna binmiştim ilk kez. Hakan abinin arkasında 6-7 dakika süren yolculuk Motosiklete karşı doğan tutkumun ilk adımıydı.
Moto GP izliyor, o hızlı rider'lardan olmayı hayal ediyordum.
Bir gün karşıma Isle Of Man TT yarışları çıktı. Moto GP'nin bir tiyatro sahnesi, IOMTT nin gerçek yarışçıların mücadelesi olduğunu anladım.
Moto GP'de düşersen, takımına puan kazandırma şansını kaybedersin, IOMTT'de düşecek olursan hayatını...


İki tekerin üzerinde özgürsün. Heyecan veren yanı, altında zaptetmeye çalıştığın gücün sana itaat etmesi. Ne yaparsan yap dengede olmak zorundasın. Yaşamayı neye benzettiğimi sorduklarında motosiklet diyorum o yüzden. İster yavaş, ister hızlı yaşa, dengeni korumak zorundasın.
Dengeni kaybedersen motor da hayat da seni düşürür...


Guy Martin denen adama hayranım. Porsche, kendisine marka sponsoru olacak kadar başarılı bir TT yarışçısı. Buna rağmen Guy Martin asla ve asla kendinden ödün vermeden yarışıyor. Sonra dönüp kamyon tamircisi olarak devam ediyor hayatına. Cesur bir rider. Dünyanın en cesur yarışçısı olarak büyük başarıları yok, fakat hayran kitlesi TT şampiyonlarından çok.
Ayhan benim motor hocamdır. Ne kadar cesur bir sürücü olduğumu söyler durur. Bunu aptalca yapmadığımı, güvenliğimi asla tehlikeye atmadığımı, motorun bir parçası olabildiğimi...
Guy Martin gelir aklıma. Ben yarışırken motor benim bir parçam olur der. Daha hızlı koşmak için bacaklarım, o iki teker ve motorun gücüdür. Sanki benim kontrolümde...
Sankisi çok! Sen ister kendini motorun bir parçası hisset, ister motoru senin bir parçan gibi... Ne olursa olsun kontrol sende olmalı işte. Hangi viraja hangi hızla girdiğinin teknik detaylarla bir alakası yok. Olsa bile sen o detayları zorladığında cesur bir pilot oluyorsun, hayran kitlen artıyor.
Guy Martin 320 KM hızla Hillberry virajını dönüyor.
Ben Ankara istikametinde Gerede virajını 300 le...

Gerede giriş.


Gerede iniş.
Ben çocukken hep iyi bir şey olmak istedim.
Ne yapıyor olursam olayım, onun en iyisi...
Hayat böyle bir şey işte sevgili dostlar... Hiçbir şey olamadım.

Guy Martin
Tek teker viraja giriş.

Hutcy şampiyonluğa gidiyor.