8 Nisan 2019 Pazartesi

Dertleşme / Bizim Semt 2

Yukarı mahalle ile bizim mahalleyi birbirinden ayıran geniş çayırlıkta çocuklarla toplaşır, ayağımızda yırtık ayakkabılarla plastik bir topun peşinden koşar, gece gündüz maç yapardık. Ara sıra da semtin çocuklarıyla kendi aramızda oynadığımız maçlarda iyi top oynayan akranlarım arasından kadro oluşturur, yukarı mahallenin piçleriyle maç yapardık. 

Çocuktuk ama kendimizi Diego Armando Maradona, Salvatore Schillaci, Emilio Butragueno diye yüce isimlerle adlandırır, çamurlu çayırlıkta kazandığımız lakabımızdan da asla ödün vermezdik. O toprak ve çim karışımı çayırda dizlerimizi kollarımızı yaralayarak edindiğimiz lakabımızı okulda, sokakta, başka oyunlarda da kullanır, birbirimize lakabımızla seslenirdik. 

Sevgili yazarınız bendeniz Kayıp ise henüz Kayıp mertebesine ulaşmadığım çocukluk yıllarımda, üzerinize afiyet Roberto Baggio isminin sahibiydim. Çok önemliydi bu isim benim için. Odamda Roberto Baggio'nun Juventus'a transfer olduğu sezon çekilmiş fotoğraflarından oluşan bir kaç posteri vardı. Hayranlığım da sonraki 15 yıl boyunca devam edecek, hangi takıma transfer olmuşsa o takımı Fenerbahçe'yi desteklediğimden daha kuvvetli bir bağ ile destekleyecektim. 

Baggio'ya benzemek için annemin odasındaki perdenin siyah püsküllerini kesip don lastiğiyle başıma bağlar, onun gibi at kuyruğu saçla top oynardım. Gençlik yıllarımda saç traşımı Baggio gibi uzun modelle kestirir, berberime Baggio fotoğrafıyla giderdim. Yüzümdeki top sakalı askerlik hariç hiç kesmedim. Sakallarım daima Baggio'nun sakallarının benzeri olmuştur. Bizim semtin çocuklarından biri bir hatırat yazacak olsa, benden adımla değil Roberto Baggio ismiyle bahsederdi. Çocukluktan bu güne kazanmakla gurur duyduğum tek şey bu olabilir.

Bu hikayeyle övünmüyorum ama; bana bir maçtan önce "Bana ne oğlum, top benim değil mi? Bu maç Roberto Baggio ben olacağım." diye atarlanan Birol piçine şu hayatta attığım ilk yumruk ve bu vesileyle ilk gözünü şişirdiğim kişi olma unvanını veren yıldızdır benim için Baggio.

Kaldı ki henüz çocuğum. Maçta Roberto Baggio'yum, hayal dünyamda Batman'ım. Kim karışabilir ki? 

Yatağıma girer, uyumadan önce istersem Guiseppe Meazza stadına Juventus formasıyla çıkar, Baggio'nun şık paslarıyla kütür kütür goller atarım. Ya da istersem sevdiğim kızı kötü adamlardan kurtarırım. 1221 kişiyi döver bir kısmını öldürür, koşar, zıplar, atlar prensesimi öperim.

Neyse gerçek hayatta Birol'un bir hafta mor ve şiş gözle gezmesine sebep olan hayati önemdeki lakaplarımız ve hırsımızla kendi aramızda top oynardık. Fakir semtin yoksul ama mutlu çocuklarıydık. İnsanlarla oynamayı öğrenmemiştik. Yeni bir plastik topa sahip olmanın verdiği mutluluk seviyesinin günümüzdeki tam karşılığı, filtreleyerek instagrama attığımız aynadan boy fotoğrafımıza 50 K beğeni gelmesine denkti. Yani anlayacağınız, kendimizi tatmin etmek için sosyal medyada pazarlayacak kadar kirlenmemiş yaştaydık.

Kendi aramızda maç yaparken kurulan takımlar genelde belliydi.
Ben ve en sevdiğim çocukluk arkadaşım Murat ile aynı takımda olmaya özen gösterirdik. Birol ve Halil de karşı takımımızda olurlardı. Kerim, Sadık, Sercan, Kenan, Ceyhan, Burak, İbrahim, Cemil, Timuçin de seçilecek oyuncular olurlardı. Sonra yeteneksizlerden Okan, Sami, Can ve Fuat...

Maç öncesi "Adam almaca." diye bir prosedür vardı. İki takımın kurucusu ortaya çıkar, bunlardan biri mutlaka topun sahibi olan piç olurdu. Hatta topun sahibi kimse, ilk adamı seçme hakkı onundu. Rakibi olan çocuk da ikinci adamını seçtikten sonra sırayla boştaki adamlar seçer ve takımları oluştururduk. 

Aramızda en varlıklı ailenin çocukları Birol ve Halil olduğu için, maç yapacağımız topu genelde onlar getirirdi. Benim kaç topum olmuştu bilmem ama rahmetli amcamın bana bakkaldan aldığı top patlamasın diye günlerce gecelerce yatağımın altında sakladığımı hatırlıyorum. Adam alma öncülüğüm olsa da olmasa da ben zaten ilk olarak Murat'ı seçecektim. Zaten Cemil'i alan genelde galip gelirdi. Arkadaşlık bağı ve kuvveti takımın seçimi için önemli bir etkendi. Mahalle maçlarında ise durum tamamen farklıydı. Milli takım seçer gibi bir özen gösterirdik. Aramızda en iyileri seçer, iyilerin altında kalanları yedek yapar yukarı mahallenin piçleriyle çayırlıkta sabahtan akşama kadar 3-5 maç yapar, ölümüne kapışırdık.

Neden o kadar çekişmeli hazırlanırdık maçlara bilmiyorum. Çünkü özellikle ilk zamanlar yukarı mahallenin piçlerine karşı kazandığımızı hiç hatırlamıyorum. Bir ara bizimle oynamaktan zevk almadıkları için, maç tekliflerimizi geri çevirdikleri bile olmuştu yavşakların. Adamlar kazanmaktan sıkılmıştı. Ne Maradonalığımız söküyordu ibnelere, ne de Baggioluğumuz... Kaybetmeye alışkın çocuklardık. Hayatı öğreniyorduk.

Hatırladığım en güzel yenilgilerim de onlardı benim... Güzel kaybetmenin önemini daha sonra büyüdüğümde anlayacaktım ama bugün yenilgi koleksiyonuma baktığımda gördüğüm en değerli şeyleri de çocuklukta kaybetmişim ben... Baba sevgisi falan...

Bierhoff Serkan ailesiyle Almanya'dan bizim semte geri döndüğünde yukarı mahallenin piçleriyle oynadığımız maçlar kafa kafaya gitmeye başlamıştı. Ama rahatlıkla söyleyebilirim ki bu neredeyse 1 yıl içinde her pazar, bazen de cumartesi pazar yaşadığımız mağlubiyet serisinin sonuna tekabül etmekteydi. Serkan aramıza katılana kadar her maçımızı kaybetmiştik. Hayat böyleydi. Bir yerde çarklar yerinden oynar, kazanan bir gün kaybeder, her kaybeden bir gün kazanırdı... Daha sonra anlayacaktım ki bunun iyi ya da kötü olmakla da bir alakası yoktu.

Başınızı ağrıttım belki ama konumuz bunlar değil. Konumuz Dombili Mert.

Mert koca götlü şişko ve hımbıl bir çocuktu. Mahallemizde kendi aramızda oynadığımız maçlarda bile onu kimse seçmezdi. Hep en son seçilen, hatta seçilmek demeyelim; sona kaldığı için mecburen takıma alınan adamdı Mert. 
Ya da takımlardan biri güçlü olmuşsa, güç dengesi sağlansın diye güçsüz kalan takıma verilirdi Mert. 

Koşamaz, topa vuramaz, zıplayamaz, hoplayamaz. "Hiçbir Bok Yapamaz Mert" lakabı yakışırdı ona ama ayıp olmasın, gaza gelsin diye şimdi hatırlamadığım bir kaç futbolcu ismi takmışlığımız olmuştu. Hiçbiri kalmamıştı üzerinde. Bebeto olamayacak kadar şişko, Zamorano olamayacak kadar ağır, Zola olamayacak kadar futbol özürlüydü. 

Hiçbir mevkinin adamı değildi. Müsait değildi kapasitesi. Biz de annelerimizin de baskısıyla onu idare ederdik işte. Ancak idare edilecek bir adamdı Dombili Mert. Annem ne zaman Mert'i bizim maçı kenardan izlerken görse beni çağırır "Mert'i de alsanıza yanınıza, bu yaptığınız çok ayıp." derdi. 

"Ama anne o oynamak istemiyor ki. Hem hiç gol atamıyor." derdim. 

Bazen de Mert'in anne babası gelir hepimize "Çocuklar, hadi bakalım Mert'i de oynatın biraz. O da sizin arkadaşınız." derdi. Bu baskıya o dönemler anlam veremesem de işte bu baskı sebebiyle Türk Futbolundan bir bok olmayacağına kanaat etmiştim büyüdüğümde.

Bir gün yine maç yapmak için toplandık çimenlikte. Adamlarımızı seçtik. Bizim takımı ben seçtim, rakibimiz ise topun sahibi Birol tarafından seçilmişti. Derken Mert bizim takıma kaldı. Nerede oynatsak diye düşünürken lafa atladı "Ben kaleye geçeyim." dedi Mert. Zaten Serkan'ı Birol'a kaptırmıştım. İlk önce Murat'ımı seçmez isem ayıp olurdu. O her defasında ilk olarak beni seçiyordu çünkü. Bu yüzden Serkan'ı Birol'a kaptırdım. Kazanma şansımızı da neredeyse imkansız hale getirmiş bir seçimdi bu. Ne olursa olsun Murat'ı satamazdım...

Bizim semt bana önemli kararlar alırken duygusal davranarak hata yapmayı daha çocukken öğretmişti. Ben öğrenmemişim, ders çıkarmamışım kendime o ayrı. Bunun için koca mahalleyi ve Murat'ı suçlayamam.

Neyse! Dombili'nin koruduğu bizim kale, sanıyoruz ki yol geçen hanı olacak. Birol'a karşı en büyük mağlubiyeti almaya hazırım, Ama tuhaf giden bir şeyler var. Serkan hepimizi çalıma dizip topu ustaca köşelere bırakıyor, bizim Dombili panter olup sıçrıyor ve alıyor topu. Birol yaradana sığınıp abanıyor plastik topa, Dombili uçarak topu çeliyor. Bir sağ köşeye, bir sol köşeye atlıyor, zıplıyor ama kesinlikle gol yemiyor. 

Maçı Dombili Mert sayesinde kazanıyoruz. Neredeyse her maç "Bundan bir bok olmaz, bari kaleye geçsin. Top götüne başına çarpar belki" diyerek kaleye gönderilen Mert, benim Birol'a karşı kazandığım en efsane maçımın kahramanı oluyor. Birol, Halil ikilisine büyük farkla koyuyoruz o maç. Maçtan sonra dinlenirken, Birol çıkıp "Mahalle maçlarında kaleye Mert'i alalım." diyor.

Alıyoruz... Hiçbir mahalle maçında kadroya alınmayan, mahalle maçlarımızı çayırlığın bir köşesinde oturup elindeki ekmek arası peynir domatesli ara öğününü gömerek izleyen Dombili Mert, mahalle takımımızın kalecisi ünvanına sahip oluyor. Çünkü bizim genelde top sahibi olacak paramız yok. Mahalle takımımızın kaptanı da Birol ne derse ona uyuyoruz. Zengin semtlerin havalı veletleri bilmez ama fakir semtlerin çocukları heveslerini kursaklarından aşağı yutkunmayı iyi bilir. Topumuz yok ki kaptan olalım... olsak olsak hayallerimizde kaptanız çocuklukta...

Mert artık kendine güveniyor. Harçlıklarımızdan para biriktirip Dombili Mert'e dizlik ve eldiven almak istiyoruz. Mahalle maçlarında galibiyetle tanışıyoruz. Mert'in kalede olduğu 8-10 maçı arka arkaya kazanıyoruz. Yukarı mahallenin piçleriyle oynarken de harikalar yaratıyor.

Yaşım 7-8 civarı. Mert bir gün dünyanın en şişko ve en iyi kalecisi olacak diye düşünüyorum. Uykuya dalmadan önceki maç hayallerimde ben Juventus forması ile forvetteyim. Baggio arkamda orta sahada. Kalede de Mert var. Öyle mutlu uyuyorum ki... Mert sayesinde neredeyse 2 yıldır yenemediğimiz yavşak yukarı mahallenin piçlerini, adeta köpeğimiz ediyoruz çayırlıkta. 

Her akşam gelip maç istiyorlar bizden. Artık biz naz yapıyoruz. Keyfimize göre oynuyor, Mert kaledeyse bunlara bir güzel gömüp gönderiyoruz. Tabii o hafta simitler, şekerler ısmarlanıyor Dombiliye. Aslında lakabı da Dombili değil artık. O bir Toni Schumacher. Eldivensiz, dizliksiz hatta ayakkabısız Toni Schumacher...

Bir yaz boyunca yendik yukarı mahallenin piçlerini. Okulların açılmasına yakın bir süre kalmışken
yukarı mahalleden yanımıza gelen eziklerden bir piç dedi ki "Biz başka bir mahalle ile karma takım olacağız. Büzüğünüz yiyorsa sizinle kapışalım." Tehdit gibi bu teklifi hiç düşünmeden kabul ediyoruz. Ortaya da bir haftalık harçlıklarımız karşılığında bir bahis koyuyoruz.

Ama maçı yapamıyoruz. Hep bir bahane ile maçı ertelemek durumunda kalıyoruz. Okul açılacak. Çocuk yüreğimizle birbirimize aşık olduğumuz Elçin'e kavuşacağım. Yaz boyunca mektuplaşmışız. Yazdığı bir mektupta teyzesinin doğum gününde eniştesinin aldığı bir hediyeden bahsediyor. İçinde deniz kızının döndüğü bir müzik kutusu ve onun güzelliğinden... Ben de mektuplarda mahalle maçlarımızı yazıyorum Elçin'e. 

İki gol atmışsam "10 gol attım." diyorum. "Çocuklar beni maçın yıldızı seçti. Hep seni düşünerek oynuyorum maçlarda." falan diye yazıyorum. Kendimi olduğumdan farklı gösterme aracım yazdığım mektup... O zamanlar twitter, instagram yok. Mecbur mektuplarda olmamış şeyleri olmuş gibi anlatıyorum. 

Enişteler teyzelere böyle şeyler alıyorsa ben de Elçin'e böyle bir hediye almalıyım diye düşünüyorum. Önümde de para bahsi konmuş bir maç var. Ömrümün emek harcama karşılığı sonunda kazanılacak ilk parasına çok yakınım. Bu gazla yazıyorum mektubuma "Parasına maçımız var. 10 gol atacağım ve maçı kazanıp sana müzik kutusu alacağım."

Sonunda maç günü gelip çatıyor. Serkan ve ailesi iki gün önce memleketleri olan Sakarya'ya dönmüşler. Kadroda önemli bir eksiğimiz var ama olsun. Mert ile kaybetmeyi unutmuşuz. Mert kalede devleşir, Birol ve ben de forvette işi bitirir maçı kazanır ortaya bahis konan parayı da alırız. 

Hem ertesi gün pazartesi. Maçtan sonra atlarım Halil'in bisikletine, anneme dere yoluna iniyorum der basar giderim Kadıköy'e. En fazla bir şamar atar gerçeği öğrenirse. Payıma düşen parayla Elçin'e müzik kutusunu alırım. Dünyanın en yeşil gözleri bana bir kaç dakika daha mutlu bakabilsin diye... Çünkü aşığım. Çünkü Elçin'le teneffüste 3 dakika yan yana oturmak, şimdinin Twitter aşklarındaki Mesaj kutularına 31 çekmek için bırakılan dünyanın en güzel memelerinin, götlerinin atılmasına eş değer. 

Aşkı hiç eden bütün orospu çocukları seksting mi ne, öyle sanal bir sevişme uydurmuşlar 31 çekmek için. İşte Elçin'in bir gülüşü bin basar insanımsı zavallıların günümüzde aşk dediği her şeye...

Bu gün gibi hatırımda o mutlu dakikalar. Bazı insanlar sevmeyi çocukken öğrenemezse, bir daha öğrenemez derim o yüzden ben... Psikoloji, sosyoloji falan da böyle diyor da konumuz bu değil. Ben buraya hissettiklerimi yazıyorum. Aşkın en güzel hali benim için, Halil'in bana bir ciklet karşılığı getirdiği Elçin'in mektubunu açmadan önce yaşadığım heyecan... Hatta günlerce "yarın gelir belki mektup" diyerek uyuduğum geceler... Bir mektup beklemenin heyecanı, çocuk kalbimle her şeye değer.

Maç başlıyor. İçimiz çok rahat. Kalede Mert var. Ve normal olmayan bir şeyler...

Maçın sonucu 18-1. Bizim takım 18 golü yiyen takım. O 18 golün tamamını iştahla yiyen de Mert. Tam bir bidona dönüyor kendisi. Gelen her topu alıyor içeriye. Koca götü, dombili elleri, parmakları ve ayakları sahada ama Schumacher ruhundan eser yok ibnenin. 

Eski parayla adam başı 5 milyon liralarımızı bıraktık yukarı mahallenin piçlerine. Benim bir haftalık harçlığım ve hafta boyunca günde bir simit almaya yetiyor o para. Okula yürüyerek gidersem de simidin yanına ayran... Parasının içine sıçayım, maçtan kazandığım beş milyonu harçlığıma ekleyip Elçin'e müzik kutusu alacaktım. Hayalim paramparça. Hayallerim kırılmaya alışık ama bunun ardının arkasının kesilmeyeceğini bilmekten ziyade, bazı hayal kırıklıklarının izlerinin ömür boyu silinmeyeceğini bilmeyecek yaştayım. 

25 sene sonra bile içimi burkan o hatırayı çocuk kalbim o an yeni tadıyor. Bazı heveslerin kursaktaki yeri ömür boyu hissedilecekmiş. Ömür dediğin yolculuğun daha 7 ya da 8 basamağını tırmanmışım daha...  nereden bilebilirim ki?

Ertesi gün okuldayız ve yukarı mahallenin piçleri ara vermeden dalga geçiyor bizimle. Bizim çocuklar gülümsüyor, karşılık bile vermiyorlar. Ben beş parasızım. Elçin'e söz verdiğim müzik kutusunu alamamışım. Utancımdan yanına gidemiyorum kızın. Yalancı çıkmışım. Ezik, büzük, rezil ve hiç hissediyorum kendimi. 

Neresinden bakarsam bakayım; bir keresinde işemek için tuvalete dalıp, o esnada kapıyı kilitlemeden banyo yaptığı için ilk kez çıplak bir kadınla burun buruna gelmem ve o kadının halam olmasını saymazsak, bu benim karşı cinsten birine karşı duyduğum ilk ağır utanç. 

Sinirlerim bozuk. Canım sıkkın. Keyfim hiç yok. Utancın ağır yükü altında eziliyorum. Elçin geliyor. Kalbim ağzımdan çıkıp geri dönüyor. Göğüs kafesime sığmıyor bu koca dünya... Bizim semtin çocukları yanımda. Okulun bahçesinde duvara yaslanmışız hepimiz. Bir kuğu gibi süzüle süzüle geliyor Elçin. Gözleri yemyeşil. Yer yüzünde doğurulmuş olan en güzel kız çocuğu. Melek sesiyle soruyor. "Naptınız maçta?"

Gözlerine bakamadan "Yenildik." diyorum. Boğazımı temizliyorum. "Çok haksızlık yaptılar."
Bizim çocuklar bizi dinliyor mu dinlemiyor mu diye kontrol etmek için arkama bir bakış atıp başımı yine öne eğiyorum. "Hep büyük adamlar getirmişler takıma."

Soruyor Elçin. Derdi müzik kutusu mu değil mi bilemiyorum. Konu oraya gelsin istemiyorum.
"Kaç gol attın?"

"Benim kaç gol attığımın önemi yok. Takım kazanamadıktan sonra..."
Tekrar çocuklara bir kaçamak bakış atıp Elçin'e dönüyorum "10 gol attım. Hep senin için attım."

Gülümsüyor. Zil çalıyor. "Görüşürüz." diyor. Ben bir saniye daha görüşebilmek için canımı vereceğim ama bundan haberi yok meleğin. Arkasından bakıyorum. Arkadaşı Hande ile yan yana geliyor, el ele tutuşup derse gidiyorlar. Çocuklar da teker teker kopuyor yaslandığı duvardan. Mert bana gülümsüyor. Biz de okula doğru yürümeye başlıyoruz. Ağzını burnunu kırmak istiyorum Mert'in ama onu gece uykuya dalmadan önce hayal etmemeye karar verip cezalandırmaya karar veriyorum. 

Sağ tarafımızda bir grup öğrenci, aralarında kahkaha sesleriyle bir şeyler söylüyorlar. Elçin'ler de bir kaç adım önümüzde.
"Nasıl siktik sizi dün?" diye bağırıyor hayvanın teki.
"Doğru konuşun lan. Ayıp oluyor." diyorum. Elçin dönüp bana bakıyor.
Aynı hayvan bir daha bağırıyor.
"Dün size koyduğumuz çayırda yaptık biz ayıbı oğlum."

Bütün yukarı mahalle piçleri gülüyor. Başka bir hayvan da anırıyor aralarında.
"Beslenme teneffüsünde beleş simit yiyeceğiz beyler. Saftiriklerin simitleri."
"Ben misket alacağım." diyor biri.
Öteki başka bir fantezi...
"Sizi babama söyleyeceğim. Babam polis. Hepinizi sikecek." diyorum.
"Babanı da sikeriz." diyor içlerinden birisi. Öfkeden soluk alıp verdiğim organın hangisi olduğundan emin olamayacak kadar deliriyorum.

Derken Mert elini omzumdan çekiyor ve sağımızda yürüyen yukarı mahallenin piçlerinin arasına dalıyor. Birine tekme, ötekine tokat. Fırlıyorum olduğum yerden. Arkamdan Birol geliyor, derken Kerim, derken Sercan... Önceki gün bizi çimenlikte madara eden yukarı mahallenin piçlerine bir temiz dayak çekiyoruz. Öğretmenler, annelerimiz, babalarımız ağzımıza sıçacakmış, umurumuzda değil... Arkadaşlarımı bilmem ama benim ilk "Eeeehhh ne olacaksa olsun ulan." eşiğim işte o an cereyan etmişti.

Bir daha Mert'in yediği gollerden hiç konuşmuyoruz.
Bizim semtin çocukları sır tutmayı, birlik olmayı ve kenetlenmeyi de işte o gün öğreniyor.
Öğretmenlere hep bir ağızdan aynı şeyi söylüyorlar.
"Onlar Kayıp arkadaşımıza ayıplı küfür ettiler öğretmenim. Annemize babamıza küfür edince mevzu çıktı."

Yıllar sonra Mert'i görüyorum, Antalya'da tatildeyim. Bir büfeye giriyorum sigara almak için. Mert ile göz göze geliyoruz. Büfenin sahibi... Bırakmıyor beni o gün. Belki 20 kutu bira içiyoruz gün boyu. Muhabbet muhabbet üzerine yığılıyor. Garip bir göç hikayesi onlarınki. Kemer yolunda Büfeci olmuş bizim Dombili Schumacher. Nereden aklımıza geldiyse okulun içinde yukarı mahallenin piçlerine attığımız dayağa geldi muhabbet.

Maçta o saçma golleri nasıl yediğini sordum. Anlattı...
"Serkan'lar bizim sokağa taşınmışlardı ya kanka, ikizi Fulya'ya aşıktım ben. Top oynadığımız saha Serkan'ların evinin karşısı tabii. Fulya bazen balkona çıkar, cama çıkar da bakarsa beni görür diye atlıyordum işte her topa."

"İyi de maymuna döndün lan o gün, neden atlamadın toplara da Türk Misafirperverliğinden örnekler sergiledin. 20 şut geldi 18 gol yedin lan. İki topu da dışarı vurdu adamlar."

Güldü. Gözlerini önümüzde serili duran Akdeniz'in ufkuna dikti. O çocuksu tebessümü hiç bozmadan;
"O maçtan önce Serkan'lar taşındı ya lan bizim mahalleden... Fulya yok. Balkondan beni izleyen kimse yok. Neden atlayayım?"

Aldım kutu birayı elime "Bizim semtin kızlarına." diyerek kaldırdım havaya... o da elindeki Tuborg Gold'un kutusunu alıp tokuşturdu benimkiyle. Diktik biraları kafaya.
"Beni Elçin'e rezil ettin amına koyim." dedim.

Gülümseyerek omuzlarını silkti. Belli ki bu hatıranın bendeki kadar izi yoktu ağzına sıçtığımın herifinde. Uzatmadık, güldük geçtik...

Merak edenler için söyleyeyim;
Babamdan ilk tokat yediğim kavganın yaşandığı, okul yılının yaz tatilinde, amcamdan aldığım bayram harçlığıyla kendimi Kadıköy'e attım. Nereye gideceğimi bilmeden dükkan dükkan gezip Müzik kutusu aradım. Elçin'e söz vermiştim. O müzik kutusunu alacaktım. 

Kasetçilere, marketlere hatta fotoğraf stüdyosuna bile "Sizde müzik kutusu var mı? Deniz kızlı olacak." diye sora sora gezindim. 

Bir sahafa girmişim. Müzik kutusu sormuşum "Deniz kızlı olacak." diye? O zamanlar dünyanın en iyi insanları Kadıköy'de esnaflık yapıyordu herhalde. Hepsi gülümseyerek "Bizde olmaz ki çocuğum, hediyelik eşya dükkanlarına, kırtasiyelere bak." demişlerdi. 

Hediyelik eşya dükkanı nedir bilmiyorum ki. Dükkan dendiğinde bizim Kasap İsmail geliyor aklıma. Eşya dedikleri zaman ise babamın kendisine kumar borcu var diye bir akşam evimizdeki eşyaları bir kamyona doldurup götüren Ersin amca... 

En son girdiğim sahaf tutuyor elimden, üç beş dükkan yandaki antikacıya götürüyor beni. İçerideki adama "Bu delikanlı müzik kutusu arıyor Aret bey ağabey. Var mı sende küçük bir şey?" diye sorup başımı okşuyor. 

Vaktim az. Çünkü başka mahalleyle maçımız var. Küçük sevgilime bir müzik kutusu almayı koymuşum kafaya. Param olmadığı için kendim yapmayı da denedim ama olmadı. Olması da mümkün değildi. O yaşta Fikirtepe-Kadıköy minibüslerinde çalan arabesk şarkılardan başka müziğe dair hiçbir şey bilmiyorum.

Aret bey amca yerinden kalkıp, boynundan bir iple göğsüne doğru sarkan gözlüğünü gözüne takıp raflara bakındı. Sonra ağır adımlarla dükkanın arkasına doğru gitti ve elinde bir kutuyla geri döndü. Kutunun altında çark vardı ve o çarkı bir kaç kez dönderdi. Kutunun kapağını açınca altın sarısı bir balerin biblosu dönmeye ve Beethoven'in Fur Elise'si çalmaya başladı. Şarkı nedir, kimdir, necidir anlamadım elbette. Aret amca söyledi. Ama kutudan çıkan ses beni büyülemişti.

"Kaç para bu Arif amca?" diye sordum.
"30 milyon dedi."

Cebimde 15 milyon vardı.
"15 milyonu sonra versem olur mu Arif amca?" dedim.
"Adım Arif değil, Aret." dedi ve gülümsedi. 

Aret ne be? Hiç öyle bir isim duymamıştım ki 8 yıllık ömrümde...
Kısa bir sessizlikten sonra "Kendine mi alıyorsun?" diye sordu.
"Teyzeme alacağım. Doğum günü hediyesi." diye yanıtladım.
Utanıp kız arkadaşıma almak istediğimi söyleyememiştim. Ayıp olur gibi gelmişti.

"Ne zaman vereceksin kalan parayı?" diye sordu Aret amca.

"Babam harçlık verince getiririm. Her hafta bana 5 milyon lira veriyorlar. 10 milyonu da amcam bayramda verdi bana. Ben kendim biriktirdim bu paranın hepsini." dedim.

Aret amca kutuyu eline aldı ve arkasını dönüp ağır adımlarla yine rafların arasında kayboldu. Daha ucuz bir müzik kutusu getirme ihtimalinin olabileceğini düşünmek yerine Aret denen amcanın bana müzik kutusu satmayacağını düşündüm.

İçimden Fikirtepe Kadıköy minibüs şoförlerinin sağa sola ettiği küfürlerden aklımda kalanları sıralarken Aret amca elinde bir poşetle geri döndü.
"Kaç yaşına girecek teyzen?" diye bir soru daha sordu.
"Bilmem. Anneme abla diyor. Belki 30 yaşındadır." dedim. Matematiğim oldum olası çok kötüydü.
Şimdi çok net hatırlıyorum ki kendisi daha lise öğrencisiydi.

Yüzünde tatlı bir gülümseme ile başımı okşadı Aret amca.
"İyi yaşlar olsun teyzene. 15 milyonda benden olsun. Bu hediyeyi ikimizin adına ver." dedi ve elindeki poşeti bana uzattı.

"Tamam Arit amca." dedim ve fırladım dükkandan dışarı. İsmini yine yanlış söylemiştim ve teşekkür etmeyerek bir kabalık yapmıştım. Teşekkür etmeyi biliyordum ama çocuksu heyecanımla unutmuştum işte...

Bisikletle eve dönerken dünyanın en mutlu çocuğuydum. Annem, Roberto Baggio ve Elçin'den sonra yer yüzünde en sevdiğim insan Aret amcaydı artık. Hayallerimde onu da bilge bir adam yapacaktım.
Gözümden akan yaş sevinç gözyaşı değildi. Bisikletin pedallarına öyle asılmıştım ki; hızla giderken yüzüme çarpan rüzgarın etkisiyle dökülüyordu gözümden yaşlar. Delirmişçesine heyecanlıydım.

Bir kaç gün sonra okullar açıldı. Ve ben Elçin'i bir daha hiç görmedim.
Serkan mahalleden gittikten sonraki okul dönemi geçtiğinde, yaprak dökümü başladı bizim semtte.
Babası biraz daha zengin olunca yukarı mahalleye taşındı Birol ve ailesi. 

Halil ve Kenan da onlardan bir kaç ay sonra ayrıldı bizim mahalleden. Çok değil 3 sene sonunda Murat, Cemil ve ben kaldık o jenerasyondan bizim mahallede. Ayrılıklar, kopmalar, göçler derken gidenler ve gelenler oldu.

Bir mahalle bir insanın hayatına ne kadar benzermiş gördük gelenler ve gidenler sayesinde.
Belki de kuşlar gibi insanlar da göç ediyorlardı yaşayabilmek için. Daha güzel yaşamak için...

Peki biz niye o yoksul semtin ortasında kalakalmıştık? Dozerlerle evleri yıkılmadan önce Elçin'ler de gitti bizim semti bırakıp. Patates soğan satan arabaların hiç geçmediği, sokakların daha temiz olduğu, cicili bicili giyinen çocukların yaşadığı zengin semtine gitti onlar da. 

Artık otobüs duraklarının çok olduğu bu semtin kızı değil, taksi durakları çok olan semtin kızıydı. Biz sanki daha da fakirdik artık. Bütün semt Elçin'siz daha da yoksuldu. Hatırlıyorum, çok ağladım. Yüzünü ve sesini unutmamak için çok çabaladım. Bir keresinde annem de benimle birlikte ağladı. Jileti koluma neden vurduğumu öğrenince ağladığını düşündüm ben.

Oysa ses hafızası, insan beyninin en küçük bölümünde kalır, yeni sesler gelince de eskileri çabucak silermiş. Orospu çocuğu beyin...

Müzik kutusunu teyzeme verip "Aret amca bunu sana doğum günü hediyesi gönderdi." dedim.
Bethooven'dan nefret ediyordum. Annem "Milletin verdiği şeyleri teyzene neden veriyorsun." diye bana terlikle girişmişti. Canımı yakan şey terlik ya da annemin öfkesi değildi elbette.

Elçin'in özlemi yanında hiç kalırdı annemin kıçıma kıçıma savurduğu terliğin acısı. Bu amına kodumun okulunda ders araları neden 5 dakikaydı. Neden ders 40 dakikaydı da teneffüs yarım saat değildi...

Fakir semtin çocuklarının canını yakan şeylerin yanında anne terlikleri, ancak ve ancak gülümseyerek yazılan böyle yazılara konu olurlar.

Şimdi benim için şurayı tıklayarak müzik kutusunu dinler misiniz?
Birlikte 8 yaşıma geri dönelim...


7 Nisan 2019 Pazar

Dertleşme / Bizim Semt

Nicedir elimin kaleme kağıda gitmediği, gitse de beynimde kelimelerin saklandığı bir süreçten geçtim. Bilgisayarın başına oturup, boş bir sayfa açıp kendimi ne kadar zorlarsam zorlayayım bir tek kelime yazamadım.

Oysa yazmam lazımdı. Çünkü ben bu semtin çocuğuyum. Bu semtte insanların sebep olduğu nice fırtınalar kopuyordu. Ufacık bir rüzgar esiyor diye bunun üzerine tesirli cümleler yazmak gibi telaşları olan bir insanım. Çünkü bu dünyada şu okuduğunuz cümleler dışında bir iz bırakabileceğime inanmıyorum. 

Benim "Bakın ben hayattayım ve yaşıyorum." deme şeklim bu. "Ben varım. Buradayım." diye başka türlü haykıramıyorum. Mesela bizim semtin Dilaver ağabeyi de öyleydi. Nasıl yazmam ben bu güzel ağabeyin hatırına bir kaç kelam? Dilaver ağabeyin ben de bıraktığı izi nasıl anlatmam?

Bizim semte taşındıklarında görmüş Dilaver ağabey Canan ablayı. 25 sene önceymiş.
Kalbi sıkışmış. Öyle anlatırdı. Sağ eli usulca sol göğsünü kapatır ve "Bir ateş düştü." derdi "şurama." Elinin altında o ateşin sıcaklığını hissederdin. 

Gözleri hafif nemli, o ateşin acısını da bakışlarından anlardın... küçücük, narin bir kuğu gibiymiş. Dilaver ağabey askere gitmeden önce bir akşam çiçek ve lokum alıp gitmişler ailece, babasından istemişler Canan ablayı. Babası demiş "Askerliği bitirsin, işini gücünü eline alsın, kızımın da okulu bitmiş olur. Canan kızımın da gönlü varsa ben karşı koymam ama isterim ki her şey sırayla olsun."

Hemen askere gitmiş Dilaver ağabey. İzin bile kullanmamış ki bir an önce bitsin askerlik. Babasının kamyonunda ekmeğini kazanmaya başlayıp Canan'ına kavuşsun. 24 ay sonra dönmüş. Dönmüş ve babasıyla birlikte yollardan çıkarmaya başlamış ekmeğini. 

Canan abla da boş değilmiş ki Dilaver ağabeye karşı; bazen bana bazen de komşumuzun oğlu, en iyi çocukluk arkadaşım Murat ile mektuplarını taşıdık birbirlerine bir zaman... En güzel şekerlemeleri aldı bize Dilaver ağabey, 3-5 mektup götürüp getirdik diye... Murat'ım da bu vesileyle Canan ablanın kız kardeşine yaksın mı abayı? Gazoz içip dertleniyoruz Murat'ın imkansız aşkına. Fidan abla Murat'tan 5 yaş büyük diye... Boru değil; daha çocukken öğrendik biz imkansız aşkın kederiyle yanmayı.

Sonra duyduk ki Canan ablayı kaçırmışlar. Fidan abla ile birlikte bakkal Ahmet'e gitmişler. Dönüşte bir manda kasa Mercedes yanaşmış bunların yanına. İki adam inmiş arabadan. Zorla bindirmişler Canan ablayı arabaya. Ve basıp gitmişler. 6 Ay sonra gebe kalmış Canan abla. Babası öyle ikna olmuş evlenmelerine. İstemediği bir yuvası olmuş Canan ablanın. Derken Dilaver ağabey de yuvasız kalmış işte...

O günden sonra kendini yollara vermişti Dilaver ağabey. Şehir şehir gezmişti bu memleketi. En büyük yükü gönlüne almış, kamyondaki yükle yollara serpmeye çalışmıştı tüm acısını. 25 sene geçmiş, o yükü hiç atamamıştı. Zaten yüreğinde taşıdığı tonca yükü, kursağından geçen sesin cılızlığından anlardınız...

Dilaver ağabey İstanbul'a ne zaman gelse, Canan ablaların evinin önüne çekerdi kamyonu. Açardı Ferdi Tayfur'dan "Aramızda Engeller Var" şarkısını, yüksek sesle bir kaç kez dinler, bütün semte dinlete dinlete döner giderdi anasının evine.

Haberi geldiğinde Murat ile büyüklerden kaçak kuçak ilk sigaraları tüttürdüğümüz bir akşam üstüydü. Canan abla üçüncü çocuğunu doğururken göçmüş gitmişti bu dünyadan. Oğlu anasız doğmuştu. Vasiyetiymiş rahmetlinin. Adını Dilaver koymuşlar bebeğin. 15 sene önceydi.

Cenazenin İstanbul'a gelip mezara defnedildiği gün, Dilaver ağabey çekti kamyonu Canan ablanın evinin önüne. Açtı aynı şarkıyı son ses... Bir kez daha dinledi. Sonra indi elinde bidonla. İçinde ne varsa hepsini döküverdi kamyona... Çaktı kibriti... Döndü arkasını gitti Dilaver ağabey.
Y
emin olsun, İstanbul böyle yangın görmemiştir. Mahalleli ne yaptıysa sönmedi. Kavuşamayan tüm aşıkların yangını gibi kamyon kül olana kadar dinmedi yangın. Nasıl sönsün, bir Dilaver doğdu bir Dilaver öldü işte Canan ablayla.

Dilaver ağabey babamın bizim semtte takıldığı meyhanenin müdavimiydi. Deli Dilaver ne zaman meyhanenin kapısından içeri girse, meyhanenin sahibi Orhan amca Ferdi Tayfur kasedini takardı teybe. 

Geçenlerde gece geç saatte çıkmış meyhaneden.vGitmiş evine yatmış uyumuş. Sabah uyanmış. Giymiş takım elbisesini. Asmış kendini odasında. Kavuşmuş Canan'ına. Derme çatma el yazısıyla bir kağıdın üstüne "Son arzumdur, Beni Canan'ın yanına gömün." demiş. Canan ablanın çocukları da hikayeyi duyunca izin vermişler... Sağ olsunlar. Bu dünyada değil, kara toprağın altında kavuşmalarına izin vermişler yıllar yıllar sonra...

Yani canım okur, bizim semtin fırtınası dinmez. Bak Kadir ağabeye? Bak Hediye ablaya? Bak Dilaver ağabeye, Canan ablaya? Benim canım Hüseyin ağabeyime bak?

Bizim semtte kimse normal şekilde ölmez. Bu semtin insanı iz bırakır gittiğinde. Bu semtin insanına hayatın koskocaman bir yaşamak borcu vardır. Benim bir izim yok. Bu semtin insanına borcum var. Onları anlata anlata yaşatacağım hepimizi. Burası dünya üzerinde insanın duygusal sefaletini yarattığı cehennemlerden biri. Kimselerce önemi olmayan hayatların kaybolup gittiği yer.

Ama söz olsun hepsine...
Ölene kadar bu semtin insanlarını ve hatıralarını unutmayacak, herkese de hatırlatacağım...


Not: Fotoğraf anonimdir arkadaşlar. Allahını kitabını seven "o fotoğrafta sen var mısın?" diye sormasın.)