28 Ocak 2017 Cumartesi

Denize İç Dökmek / Çünkü Bir Denizkızına Yanığım

Eğer bir deniz kızına aşıksanız, denize dökersiniz içinizi.
Denizkızı da sizi anlayabilir böylece.
Ama benim denizimin kızı, anlamasa da olur beni...

Şimdi burada olsaydın dudaklarımı bileğine bastırır "şu hayatta bundan daha güzel ne olabilir ki?" diye düşüncelere dalardım. O esnada rakı içiyor ya da içmiyor olduğumuzun bir önemi yok. Şu hayattan o denli büyük bir mutluluk yaşamayı hak ettiğimi düşünmüyorum.
Rakı sofrasında bileğini öpmek... saçmalama be kadın, ben mucizelere inanmam.


/

Aramızda mesafeler var.
Buna rağmen yollara düşüp yanına gelerek gözlerinin içine bakmayı ve sana
"çok yorgunum. bu içine sıçtığımın yolu bu kadar uzunken, seni sevmek nasıl oluyor da bu mesafeyi kısacık hale getiriyor anlatsana biraz." diyebilmeyi istiyorum. Çünkü öyle.
Çünkü sen de bana bir keresinde "bazen çok gerçek gibisin." demiştin.
Gerçek olduğumu ağzını, yüzünü, elini, ayağını, omzunu, boynunu, sırtını falan severek gösterebilmeyi istiyorum... Mucizeler demiştim ya! İşte öyle...


/

Biraz votkalıyım. Saçmalıyor olabilirim.
Bazen seni düşünüyorum. Bunu ve beni hissetmeni çok isterdim.
Çünkü aklıma gelişin çok güzel. Ve sen güzel şeyler hissetmesi gereken bir kadınsın.
Buna dair bir tek kelime edecek olsam "şarkı" derdim. En güzel şarkıyı dinlemek gibi seni düşünmek. En güzel şarkıyı dinlediğinde beni anlayacaksın.
Suratımın aptal gülümsemesini de... Ben sana şarkı der susarım mesela... Anlarsın.


/

Şimdi şurada olsan, sana bu karanlığımı nasıl aydınlattığını da göstermek isterdim.
Korkarım bu biraz müstehcen olurdu ama boş ver şimdi sevişmeyi. Oradasın. Orada bir ışık var. Benim ışığım. Çünkü sen benim ışığımsın...
Bil! Kafi...


/

Biraz votkalıyım. Bu mayhoş ve çakırkeyifliğimi üzerine alın lütfen.

/

Bugün bir kaç kez aklıma gelmedin. Sonra aklıma her geldiğinde son treni kaçırmışım gibi üzüldüm seni düşünmeyi unuttuğum için. Gülüşünü anımsayıp mutluluk çaldım biraz. (Biliyorum, sen buna sevinirsin.)
Biraz bol geliyor bu mutluluk bana çünkü dünya senden küçük. Benim yalnızlığım da çok dar bana. Kaçıp kaçıp dizlerine koyuyorum başımı. Biraz göğsüne sığınıyorum. Biraz boynuna...
Keşke bana bir yer ayırsan... orada ölsem. Bugün bir kaç kez bunu düşündüm. İkimizi...
Bu sikik dünya, başka türlü güzel bir yer olmayacaktı çünkü.


/

Canım cennetim...
Ben seninle aynı sokakta yürümedim hiç. Biliyor musun; adımlarımız birbirine denk geldiğinde kendi kendime ergen sevinci yaşayacağıma eminim ben.
Avucunu da hiç öpmedim. Kulağının kıyısını da... dudağ..!
Hayal ettim sadece. 
Sıcak mıdır, soğuk mudur tenin bilmem... Ben hep sıcacık düşledim.

/

Aceleyle hareket etmelerinde midir nedir, telaşla bir şeyleri unutuveriyor insanlar bazen.
Ben sanırım bu hayatta birilerinin hep acelesine geldim. Sen beni unutmazsın değil mi?
Bileğindeki dövme yüzünden...
Bir de ben kötü bir insan olmak istemezdim. Eskiden çok iyi bir adamdım. Sonra hiçbir boka yaramadığını gördüm bunun. Artık canı yanmasın diye insanlar neler yapıyor değil mi?
Ben de kötü adam olmaya başladığımdan beri canımın daha az acıdığını hissediyorum.
İşte beni unutma ve iyi bir adam bil beni olur mu?
Unutulmaktan sığınacak yürek kalmadı bana. Başka türlü sığınamam çünkü yüreğine.


/

İki insanın inandığı yalan, aslında yalan sayılmaz biliyor musun?
Ya Emrah Serbes ya da Ali Lidar böyle der bir yazısında. İnanırım ben bu adamlara.
Dünya koca bir yalan denizkızı... ama sen inanırsan, söz veriyorum ben de inanırım.


/

Seni sol kürek kemiğimin üzerinde taşımaya karar verdim. Bir kaç denizkızı çizimi içinden birini seçeceğim. Ölene kadar derime kazınmış olacaksın. Bunu yüreğime de yaptırmayı çok istiyorum. Bir denizkızı dövmesi... Ben de seni hiç unutmam. İnsan bazı güzellikleri hiç unutmamalı.

/

Hızlıca devrilen üç kadeh ve sana yazmanın verdiği sevinçle gülümsüyorum şu an.
Beni, burayı, bu dünyayı bu kadar güzelleştirme kadın.
Bak ben mucizelere inanmam... ama sana inanırım. 




*Favorim bu. Yakında sol kürek kemiğimde (Kalbin arkası olur sol kürek)

27 Ocak 2017 Cuma

Bir Sabiha Gökçen Anısı

Saat dokuzdu ve gerçekten “hasssiktir”di.
Üç saatlik uyku arasında gördüğüm yıkıcı rüyanın etkisi, bu sabah da diğer sabahların tıpkısı gibi bir böceğe, bir meftaya, herhangi bir başka boka dönüşememiş olma sancısını doğurdu. Aynaya bakar bakmaz anladım ki aynı yüz, aynı ben, aynı her şey...
“Demek ki” dedim “hayat yine güzel değil.”
Yanımda uyanmasını arzuladığım ama yataklarımızda yapayalnız uyumamıza sebep olan kadına öyle sağlam bir küfür çıkardım ki, küfrü gerçek hayata dökerek uygulasam şaşkın bir orgazmın ortasında buluverirdi garibim kendisini. Bundan eminim.

Gecenin üçüne kadar ortağım olacak deyyusla projemiz üzerine çalışmışız. “Bi yarım saat kestirelim kanka, sabaha göt olacaksın. Toplantıda ağzından salya akmasın sonra.” demişim kendisine. Uyandığımızda hiç şüphe yoktu ki geç kalmıştık. Hayat mizahi bir yaşam sürmeye engel olmak için elinden geleni ardına koymuyordu çünkü. 10 dakika sonra Sabiha Gökçen’de olmalıydık. Yarım saatlik yolumuz vardı. 15 dakikalık ayılma süremiz, hazırlanıp çıkmamız filan. Ne kadar da bastıra bastıra üç s’li hasssiktirlik bir sabah değil mi?

Ortağım olacak denyo tontiş götü ve göbeğine rağmen kendisini arabadan uçarak fırlatıyor. İçeri giriyor ve iki dakika sonra arıyor. “Uçak henüz kalkmamış.” diyor. Seviniyoruz. Arabayı eve dönüp duş almak hevesiyle terminal çıkışına doğru sürüyorum. TEM bağlantı yolunu hızlıca geçiyor, Pendik sapağından E-5 otoyoluna bağlanıyorum. Cart telefon çalıyor. Ortak arıyor. “Lan amk şu maili bir daha gönder aynı numarada başka yolcu var.” Kan beynime sıçramıyor çünkü öyle bir şey olsa, en hafif ihtimalle komaya girerim. Demek ki beynime yakın bir yerlere sıçrıyor. Bir yutkunma, saç diplerime doğru, omuzlarımdan başlayan ve boğazımdan yukarı hücum eden ateş...
10 dakikada geldiğim noktadan terminale geri dönüşüm sanki 7 yıl sürüyor. Bir şeyler yolunda gitmediğinde zaman geçmek bilmez. Yollar gitmek bilmez. Hep bir çaresiz kalmışlık hissi...

Alana girdiğimde son anons. Ortağım olacak hödük gişenin önünde. Kalabalık bir sıra var.
Amına koduğumun yerinde bugün herkes Ankara’ya gidiyor. Bir numaralı bilet satışı yapan görevli kadın, iki numara kadın, üç numara, dört numara kadın...
İşte altı numaralı kabul gişesi... Ana avrat girizgah yapmakta hiçbir sakınca görmeyeceğim erkek görevli. Şimdi siktim belanızı...

Sırayı belirleyen kırmızı şeritli zırvayı devirip kalabalığı yarıyorum, sırada bekleyenleri arkama alıp “birader bu ne rezilliktir ya!” diye yüksek volümden mevzuya giriyorum.
Ve böylece, kolaylıkla kanal değiştirmeye müsait bir pozisyon alıyorum kendime. Çirkinleşeceğim.
Görevlinin gözlerine bakıyorum, karşı banko dahil olmak üzere herkesin bana baktığını ve bütün terminali sessizliğin kapladığını fark ediyorum. Bakışım “Şu amına kodumun biletinde bir kez olsun da sorun çıkmasın lan. Bir kez olsun şuradan sorunsuz geçelim, bir kez olsun iflahımızı sikmeden uçurun ya bizi!” diye bağırıyor. Ortağım olacak kuşbeyinli pısırık beni izliyor. Ne olduğunu anlatmıyor. Önünde durduğu banko bile başka bir hava yollarına ait. Elimi ona uzatıyorum. Bileti bana versin diye... Gözüm tüm öfkeli bakışı ile gişedeki görevli adamda...
Sorun kesinlikle bizde değildi. Nasıl olsundu? Çünkü Türküm ben. Hizmet almışım ve bu hizmet aksamış. Eminim, kesin haklıyım. Bu bana cümleye “Birader” diyerek girme hakkını veriyor. Akabinde görevli kişileri aşağılama hakkı...

Tüm gözler bende, kimsede çıt yok. Herkes bir kavga çıkmasını bekliyor. Çünkü herkesin hayatı tek düze. Herkes gergin. Bir şey olsun da ne olursa olsun istiyor herkes.
Şu sıradanlığa bir değişiklik gelsin. Kavga etsinler, birbirini yesin insanlar. Biz de izleyelim. Olaya yüksek ses tonuyla “Birader”le de girmişim. İstedikleri olağandışılık hazır...
Oysa tanımadığım insanlarla iletişim kurmayı sevmiyorum artık. Birader nedir amk? Kendime şaşırmama fırsat vermeden arkamdan biri sesleniyor.
“Sorun nedir beyefendi?” Tok ve kendinden emin bir ses bu. Soluma yanaşıyor o kişi.
Dönüp bakıyorum. Dört tane polis.
Nasıl bağırmışım ki? Bunların hepsi dört saniye içinde nasıl gerçekleşir. Buraya geri dönmek, beş saat geçmiş gibiyken.

“Ankara uçuşumuz var da, trafik filan çok zor yetiştik, acil toplantıya da yetişmemiz lazım memur bey, ortağım da üzerinize afiyet biraz hasta. Ehehe biletimizde bir sorun varmış sanırım, çözelim diye ehehe hehe.”
Konuştuğum memur 180cm. Omuzlar en az 150 santim. Bana bir koysa, koyduğu yerde kalıcı bir hasar bırakmaması mümkün değil. İşin en boktan yanı bu polis arkadaşın arkasında ki cevval meslektaşları ondan daha iri... Ve ben de herkes gibi şehir korkağıyım. Zayıf gördüğüme çullanır, güçlü gördüğümden götüm götüm kaçarım. Karşımda zayıf gördüğünü devletin verdiği yetkiyi kullanarak sikertebilecek kolluk kuvvetleri var. Ne yapayım? Faşizm ile mücadele tek başına nereye kadar amk? Ortağım olacak sünepeye bak sen. Mal mal bize bakıyor. Güvensiz ve çaresizim... Benim böyle hissettiğim zamanlar yanımda olacak birine ihtiyacım var. Ömrümün sonuna kadar yanımda olacağını bileceğim birine... Ve bu biri, kesinlikle ortağım olacak şu dallama değil.

Bankodaki görevli ayağa kalkıyor. Ortağım olacak bok adamdan aldığım bilete uzanıp
“Bir bakayım efendim, sorunu çözelim hemen.” diyor. Polisler kuşkulu gözlerle beni süzmeye devam ederken, saniyeler önce beni kahraman ilan etmeye hazır olan ve arkamda sırada bekleyen kalabalığın bakışlarının üzerimde olduğunu biliyorum.
Görevli bilgisayardan başını kaldırıp “beyefendi uçağınız kalkmak üzere, hangi kapıdan geçiş yaptınız siz?” diye soruyor. “Ben değil kardeşim, şu geri zekalı.” diyor ve sol elimin işaret parmağı ile ortağım olacak şebeği gösteriyorum.
Öküzün sıçtığı ortağım “Üç nolu kapı diyor.”
Görevli bilgisayara bakıyor. “Adana uçağı o beyefendi.” Siz altı numaradan çıkacaktınız. Üzgünüm uçağınız da kalkışa hazır ama kapılar kapandı.” diyor. Polis memurunun sesini duyuyorum. “Başka bir sorun var mı beyefendi?”

Kalabalık bana ve ortağıma “mal bunlar amk.” diye bakıyor. “Hayvanat bahçesine maymun olmaz bunlar, olsalar bile kafesten içeri bakmaya değmez.” diye bakıyor.
Ortağımın kafasını bankoya vurmak, beynini akıtmak istiyorum. Sikik herif suratıma suratıma sırıtıyor. Akabinde sırada bekleyen kadın “Boşu boşuna bizi bekletiyorsunuz beyefendi, müsaade eder misiniz?” diyor.
"Uykum var hanımefendi, çok yorgunum, bu işi almamız lazımdı. İt gibi bir kadını seviyorum, kadının sikinde değilim. Organlarla alakalı değil bu mesele, hani bazen umurunuzda olanların umurunda olmazsınız ya, öyle bir şey bu. Ben bir tek onunla kafa tutarım bu dünyaya ama bütün dünya üzerime gelirken ben baş edemiyorum anlıyor musunuz?” demek istiyorum. Diyemiyorum...
“Çok özür dilerim.” diyerek kenara çekiliyorum.

Ortağımla arabaya dönüyoruz. Temiz kalpli, iyi niyetli, rakı sofrasında muhabbeti çekilir bir adam. Ne yalan söyleyeyim seviyorum piçi. Eğleniyoruz çalışırken.
Atsan, satsan, siksen kıyılmaz... “Can sağlığı.” diyorum kapıyı açarken. Olsun...
Gülümsüyor.

Yorgunum, uykusuzum, yalnızım, umutsuzum, elimde olmayan şeyler var. Bunlar yüzünden fırsatlar tepiyorum. Çok üzülüyorum. Her şey daha iyi olsun derken daha da boka batıyor ve ben bunlara daha ne kadar dayanmak zorunda kalacağım, bilmiyorum. O kadın beni bir sevse, küllerimden doğacağım ama o da beni sevmiyor.

Olsun. Herkesin canı sağ olsun.



26 Ocak 2017 Perşembe

Aşık Olduğum Kadınlar / Marie Agnes

Şimdiden anlaşalım; ben Marie Agnes diye yazacağım ve sen Meriyen diye okuyacaksın. Emir kipi için özür dilerim ama hassas olduğum bazı konular var.
Renkleri tartışmam ama zevkleri tartışırım.
Modern dans izlerken, o insanların koreografilerinde kullandığı figürlerin herhangi birinden etkilenmeyen biri misin? Cevabın evet ise derhal siktir ol git bu yazıdan.


Yıl 2005.
Bir kadın bir şarkı söylüyor. Şarkının adı "Breath Me" Sözleri ve müziği beni benden alıyor. Ses ve yorum da öyle. Kendimi Sia Furler adlı şarkıcının hayranı olarak buluyorum. Söylediği şarkıları da arka arkaya en sevdiğim şarkılar listesinin başına koyuyorum... O günden beridir ki en sevdiğim şarkı oluyor Breath Me...
(şarkı burada)
Evimde, arabamda, telefonumda, tüm şarkı listelerimin içini istila ediyor yıllarca.

Yıl 2014 ve Sia "1000 Froms of Fear" albümünü çıkarıyor. Albümde bir şarkı aklımı alıyor adı da "Eye of the Needle."
Klip çek şuna be kadın. Hayır! Çekmiyor. Canı sağ olsun diyor, içime atıyorum.

Yıl 2015 Aylardan Nisan. Youtube'u açmış bir şeyler izliyorum. Gayri ihtiyari Eye of The Needle yazıyorum. Belki biri cover yapmıştır. Kimse Sia kadar güzel söyleyemez ama amatör sesler takip etmeyi seviyorum. Şarkının adını yazıyor ve enter'a basıyorum.
Ananı sikiim. O ne? K
libi görüyorum... (klip burada) Bir balerin beliriyor ekranda. Sonra dünyama kazınacak bir balerin... Balerin dans ederek kavga ediyor bir adamla. Bir melek dans ederek sevişiyor. Bir kuğu, bir adama aşkı anlatıyor...
Kısaca, Marie Agnes dans ediyor.

Marie Agnes ile tanışma hikayem bu değil. Şimdiye kadar okuduklarınız Sia ve Marie Agnes'in aynı projede, hem de en sevdiğim şarkılardan birinde yer alması ile alakalı.
Bu ne kadar güzel bir şey biliyor musun?

Yıl kaç, bilmiyorum. Jale diye bir kadınla tanışıyorum. Balerin ve modern dansçı olduğunu söylüyor. Allahına kurban olduğum Youtube'unu açıyor ve cahil olduğum konuda bilgi sahibi olmak istiyorum. Modern dansa saplanıyorum adeta. Ya da modern dans bana saplanıyor desem daha doğru olur. Bunca zaman neden yaşamışım bilmiyorum. Bir modern dans izleyicisi oluyorum. 

2012 yazında Antalya'da tatil yapıyorum. Ariane Bavelier ile tanışıyorum. Kendisi Marie Anges ile röportaj yapmış. Bunun havasını atıp duruyor içtikçe. Sonra bir fotoğraf gösteriyor.
Vay amına koyim diyorum içimden. Ne estetik poz ulan bu böyle? Tamam iyi güzel de! bir balerinle yaptığın röportajı beş saat anlatacak kadar ne yaşadın Ariane? diye sormadan da edemiyorum.

Gösterdiği fotoğrafların birinde yakın çekim Marie Agnes yüzü... Of diyorum. Tam bir Fransız kadın güzelliği... Bir kadın şakaklarına cenneti nasıl gizleyebilir ki böyle?

Bir dans gösterisine denk geliyorum bir videoda.
Marie Agnes baş dansçı. Kadın dans ediyor. Profesyonel olarak yalnızlığımın doruklarındayım. "Bir gün" diyorum... Bir gün bir balerinle sevişeceğim. Siz, erkeklerin herhangi bir kadını düşünüp onunla seviştiğini hayal ederek masturbasyon yapabilecek yeteneğe sahip olduğunu bilenlerdensinizdir umarım. Ben sapık değilim. Bazı kadınlar çok güzel. Bu benim ve benim gibi adamların suçu değil. Ve elbette ki gösteriyi izlerken bunu yapmıyorum. O gece uyuyor ve Marie Agnes'i rüyamda görüyorum. Profesyonel yalnızım bunu tekrar hatırlatıyorum. Rüyamda bir güzel sevişiyorum kendisiyle. Sahnede...

Bazen şişeler rakılar, biralar, votkalar, viskiler yetmez dünyayı güzel bir yermiş gibi göstermeye. Ama bunu bir kadın kolayca yapabilir. Kitaplar yetmez, romanlar, öyküler...
Aşık olduğun bir kadın yeter her şeye... Simsiyah bir sahneyi ışıl ışıl parlatıp güzelleştirebilir.
Bukowski, Sartre, Vian, Kafka yanılır bazen. Marie Agnes’e aşık olan adam asla yanılmaz.
O kadını izlerken bile dünya güzel bir yerdir. Yeni bir şarap açtırır bazı kadınlar. Yeni hayatlar doğurur sana. Marie Agnes gibileri...
Ne kadar siyah varsa hepsini renklendirebilir...


Benim için; aşık* olduğum kadınların en güzel detayıdır SİYAH... 
Ama mutlaka biri, içlerinden birisi hep ama hep en siyahtır.
Çünkü ben, beyaz giyecek kadar temiz bir adam değilim.
Ne zaman Marie Anges'i dans ederken izlesem bütün siyahlarım renklenir.
* Aşık; tamamen seksist!

 

Aşık Olduğum Kadınlar / Laetitia


İlkokulda annem ve babam öldü. Kendimi kahraman sandığım zamanlardı. Annemin ve babamın kahramanı olamadım.
Sonra bir ara gitar çalmak istedim. Davul çaldım, bıraktım. İlk seviştiğim kadının külotu siyahtı ve nasıl hunharca seviştiysek kapının koluna asılıydı... O kadının en sevdiği adam olmak istedim. Olamadım. Bir ara da masa tenisine merak saldım, sonra yazar olmak istedim... hiçbir bok olamadım. Tanrıya kızdım. Ta ki senin varlığından haberim olana kadar.

Bir dergi senin posterini veriyordu ekinde... Odama astım Latitia...
Hiçbir bok olamadım ama sana çok fena aşık oldum... Tam 9 sene o duvarda sana bakarak uyudum, uyanıp ilk olarak sana baktım. Tanrıyı affettim ara sıra. Uyandığımda gözlerine bakacak şansı bana verdiği için.
İnsan bir şey olmak zorunda mı? Beni ben yapan olduklarım değil Latitia. Olmak istediğim şeyler mi bilmiyorum. Ama sen, bir şeyler "olsun" istediklerim içerisinde olan ve olduğum en güzel şeysin. İşte bunu sağladığı için affettim tanrıyı sonra.

Çünkü sen de gördün o duvardan, yıllarca şahit oldun bana. Gördün değil mi neler yaşadığımı? Gerçek beni sen bilirsin Latitia. Senden başka hiçbir kadın göremez tenimin altındaki beni. O odadan, o yataktan ne kadınlar geçti sen şahitsin. Beni sevenler, sonra sevmeyenler, aradıklarım, cevap verenler, vermeyenler, vermediği için pişman olanlar, beni kasıklarında uyutanlar, beni kasıklarından içeri alanlar, beni duyanlar, duymayanlar, duymak istemeyenler... Oysa sen nasıl bakardın bana beni anlar gibi... O odadan bana yabancı gibi bakan ne kadınlar geçti değil mi Laetitia? Gördün sende hepsini...

Tanrı seni iyi bir şeyler yaratmak için gönderdi bu dünyaya biliyorsun değil mi? Ve benim odama... Ben senden başka bir güzelliğine rastlamadım çünkü.

Bir şeylerden sıkılmış olmalıydı. Birbirini üzen insanlardan... Bence seni hayal etti önce Tanrı. O da yalnızdı. Tanrı önce güneşi, sonra dünyayı, sonra melekleri ve insanları bunların hepsinden sonra da seni yarattı. Dağları, denizleri, kuşları buna benzer binlerce güzelliği yarattıktan sonra... Muhtemelen de yarattığı şeye hayran kaldı. Belki senin gibi kadınlar yüzünden yarattı rakıyı. Bazı şanslı insanlarla tokuştur kadehini diye...
Ben sana o odada, kaç kadeh kaldırdım, ne kadar şanslı bir adamım değil mi Laetitia?


Benim için; aşık* olduğum kadınların en güzel detayıdır SİYAH... Ama mutlaka biri, içlerinden birisi, hep ama hep en siyahtır.Çünkü ben, beyaz giyecek kadar temiz bir adam değilim.
Tanrı renkleri ne zaman yarattı bilmiyorum.
Ki sen; En renkli siyahımsın benim Laetitia...

* Aşık; tamamen seksist!

Aşık Olduğum Kadınlar / Monica



Sana sıradan kelimelerle aşkımı anlatıyorum Monica.
Haddimi aştığım için lütfen affet beni. Ben bazen kendisine layık olmadığım şeyler istiyorum. Mesela tanrıya dua ettiğim de oluyor ara sıra...

Ne zaman oldu bu tam olarak bilmiyorum. Bir sabah uyandığımda sana aşık bir adamdım. Milyonlarcasından sadece biri. Ama sen benim için bambaşkaydın.
Ne zaman bir film afişinde yüzünü görsem, ne zaman seni izlesem... Sen hep bambaşkaydın Monica.

Bir sabah sana aşık uyandım. Hadsizliğimi bağışla. Çünkü sana aşık olmak en güzel rüyaya dalmak gibiydi. Uyanmak zorundaydım. İnsan sadece öldüğünde sonsuza dek uyur. Ölüler rüya göremez. Ben uyanmak ve sana aşık olmak zorundaydım.

Uyandığımda anladım ki sana aşık olmak; Gün batımını ve gün doğumunu aynı yerden izlemek gibiydi. Ve her ikisinde de sigaradan derin bir nefes çekmek gibiydi.
Zamanı durdurmak, dünyaya, altı milyar insana, onların tüm tanrılarına kafa tutmak gibi...

Come Mi Vuoi izliyorum. Senin şu kocan olacak Vincent denen orospu çocuğu ile aşkının başladığı film... Ölmek gibi bir şeysin benim için ertesi sabah. Hiç ölmemiş bir şairin ölümü anlatması gibisin... Ben artık sana aşık yaşıyorum. O film hiç bitmesin istiyorum...

Sonra seni ne zaman görsem aşkım büyüyor.
Çünkü aslında ölmüş şairlerin yaşamayı anlattığı şiirler gibi senin güzelliğin. Senin anlattıklarına kuşku duymadan inanıyorum. Çünkü güzel bir şarkını notaları gibi sesinin tonu. İyi kalpli insanların varlığına inanmayı güçlendiren gülüşün de... Ne zaman görsem yüzünü, masallara yeniden inanıyorum, düşün!

Sana aşığım, sen başkasına aşıkken bile sana aşığım. Bu hoşlandığım bir şey değil. Shakespeare Julliet’i yazıp otuz bir çekmiş midir bilmiyorum. Ben senin aşık olduğun adamla seviştiğin o filmde... Tüm toplumsal baskıları, ahlakı, dini insanların götüne sokup kendimi asmak istedim boşalırken. Taksimin göbeğinde... Bir adamın bir kadına nasıl aşık olduğunu herkes görsün diye...

Aşkı yaşayarak öğreneceğini bilmiyor kimse Monica. Bunu biri yapmalı. Bunu ben yapmalıyım sana aşıkken. Çünkü kitaplardan öğreniyorlar. Şiirlerden...
Kimse kimseye aşıkken öğrenmiyor kendi aşkını. Herkes herkese öğrendiği gibi aşık oluyor Monica anlıyor musun beni? Benim sana aşkımı yazan bir kitap yok.
İnsanlar fahişelerden öğrenmek zorunda aşkı... Sokaklarda, barlarda, şarap kadehlerini tokuşturduktan sonra... Ve ucuz otellerde, ve ucuz bedenlerde, ve korunmadan...
ve pislik içinde... en çok kendini kandırarak...

Oysa sana aşık olmak sigarayı etime bastırıp söndürmek gibi Monica.
Dünyayı kurtaracağından emin olmak gibi... Ölmek gibi kendiliğinden...

Benim için; aşık* olduğum kadınların en güzel detayıdır SİYAH...
Ama mutlaka biri, içlerinden birisi, hep ama hep en siyahtır.
Çünkü ben, beyaz giyecek kadar temiz bir adam değilim.


Monica sen, siyah renge anlam katan tek kadınsın ömrümde. Ki bu geri kalan kadınların ayıbı...

* Aşık; tamamen seksist!


Aşık Olduğum Kadınlar / İsabelle

Ergenliğimin tam ortasındaydım. Bütün fizyolojik sistemim tek bir organıma çalışıyordu.
O organın sadece çiş yapmaya yaramadığını keşfetmeseydim, bu hayat çok daha kolay hale gelebilirdi. Sonra kendisini kafama göre bir takım arzular eşliğinde kullanamayacağım gerçeği beni hayvanlardan ayıran bir özellik olarak kalacaktı.

Ve işte karşınızda ilk aşkım. İsabelle.
Ergenliğimin her zerresini sömüren kadın. Feda olsun.



The Bedroom Window filmini izliyorum. Amacım gerilmek. Çünkü film bir gerilim filmi.
Hayatımın çok uzun bir döneminde, insanların böyle aptalca filmlerde sergilenen gerilim sahnelerini neden izlemek isteyeceğine dair sorular sormaya başlamadığım dönemler... Henüz korku sinemasının sanatsallığından haberim yok. İşte tam da ergenliğimin doruğundayım ve Steve Gutenberg denen piç kurusu benim İsabelle'mi sıkıştırıyor. Henüz güçlü değilim. Kendi içimde "adamın amına korum lan." diye inişler ve çıkışlar yaşıyorum. Çünkü aşığım.

Tam o esnada, Steve benim İsabelle’imin ağzına dudaklarını  


Benim için; aşık* olduğum kadınların en güzel detayıdır SİYAH...
Ama mutlaka biri, içlerinden birisi hep ama hep en siyahtır.
Çünkü ben, beyaz giyecek kadar temiz bir adam değilim.

* Aşık; Tamamen seksist.


 
💔 
💔

20 Ocak 2017 Cuma

Kriz / Bölüm 1

Beyaz ışıklı oda; Yağmurlu sabahlarda, Muazzez’in yataktan çıkar çıkmaz pencereye koşmasına alıştım.
Yağmur bu… Bir insan ne kadar uzun süre keyif alabilir yağmuru izlemekten?
Ben bunu Muazzez’in ilk kez uçurtma gören çocuk gibi mutlu ve heyecanla pencereden dışarı baktığı anlardan anlayabiliyordum. Yağmur yağdığında Muazzez’i düşünmeden edemiyorum.

Çatı Katı; Birkaç saniye önce uyandım ondan. Sürekli böyle oluyor. Önce ben uyanıyorum. Birkaç saniye sonra o. Çatı yatak odamız. Yağmur yağıyorsa çatımıza düşen damlaların sesini duyabiliyoruz. Ve muazzez uyandığında yağmurun sesini duyuyorsa, hemen pencereye fırlar. Seslere bakacak olursak şiddetli bir yağış. Kalkmak üzere. Elinden tutuyor kalkmasına izin vermiyorum. Meraklı gözlerle bana bakıyor. Yine aynı güzellikte bakıyor tabi ki… her zaman olduğu gibi yeşil yeşil bakıyor gözlerimin içine. Çok İçime… kendimi çırılçıplak hissetmeme sebep olacak kadar içime…

Beyaz ışıklı oda;
Bana gerçekleri söylerken sözlerinin bir kurşun gibi göğsümden girip sırtımdan çıkacağını tahmin etmeliydin. Muazzez benim anlattıklarımı büyük bir ilgiyle dinler. Ben de sırf bu yüzden başkalarına anlattığım gibi değil de biraz abartarak, biraz süsleyerek anlatırdım hikayelerimi. Daha fazla hikaye olur anlattığım şey. Bazen ona anlatmayı ondan daha çok sevdiğimi düşünüyorum. Çünkü o da beni dinlemeyi, benden daha çok seviyormuş gibi yapıyor hep. Ne dediğimi bilmiyorum. Aslına bakarsan ben o yüreğimi paramparça eden, beynimi yakan gerçeklerden kaçmaya çalışıyorum. Sikerim lan öyle gerçeği… Ne sikko bir şeymiş ya bu…

Çatı Katı; “Yağmur yağıyor” dedi gülümseyerek. Bir yandan kalkmasına izin vermediğim için şaşkındı. Elini çekmeye çalışmadı bile.
“Biliyorum Muazzez. Ama konuşmamız lazım.” Dedim ve mümkün olduğunca buna ihtiyacım olduğunu belirtir bir bakış atmaya çalıştım elini tutarken. “Dün sabah için özür dilerim…” dedi. Masum bakış… bütün direncimi kıran tavır bu. Gülümsemesi silindi yüzünden. Sebep olmaktan en nefret ettiğim şey de bu… Elbette insan sonsuza kadar gülemez ama sevdiğimiz herkes için bunu istemez miyiz? Sonsuza dek gülsünler…
“Özür dilemen filan değil istediğim Muazzez, ama bir açıklama yapmak zorundasın. Dün sabah sana söylediklerimi hatırlıyorsun değil mi? O konuda sorduklarımı cevapsız bırakıp gittin. Duyduklarım, bana söyledikleri doğru mu sevgilim?” Vereceği yanıt bu aşkın devam edip etmeyeceğini belirleyecek bir yanıt olacaktı. Bazı kelimeler bu kadar büyük bir sorumluluk taşımamalı…
Beyaz ışıklı oda;
Birlikte kaldığımız zamanlar evden beraber çıkardık. Sürekli konuşurduk. Bazen yüksek sesli kahkahalar atardık. Onun yanında hiçbir şey umurumda olmazdı. Sanki havai fişekler patlıyor gibi olurdu gönlüm. Dünya yıkılsa umurumda olmazmış gibi yürüyordum. Yanımda olmadığı zamanlar kendimi onu düşünürken yakalıyordum. Bu garip geliyordu bana. Bir kadına bu denli fikrimi kaptıracak kadar tutku ile bağlanmam… alışık olduğum bir şey değildi bu bağlılık… Aramızdaki bağ korkunç derecede iletişim gücü yaratıyordu. İnanılır gibi değil biliyorum ama ne zaman çok özlesem Muazzez'i, bunu söylemek için elimi telefona ne zaman götürsem yanı başımda bitiyordu. Mesela evdeyim, onu özlediğimi hissettiğim an kapı çalıyor… çıkmış gelmiş manyak kadın. Ya da iş yerindeyim “dur bir sesini duyayım.” diyorum kendi kendime, pat diye içeri giriyor… İnanılmaz bir bağ bu benim için. Ben insanlara güvenmemeyi çok zaman önce öğrendim. Bunu Muazzez ile aşmam pek kolay olmadı açıkçası… ama aştım. Her geçen gün daha kuvvetli bir bağ hissettim. Her geçen gün daha kuvvetli…

Çatı Katı; “Sana asla yalan söylemedim. Bütün cevapların bende olması beni korkutmuyor Kayıp.” dedi. Çok emindi kendisinden. Ve bakışlarından da belliydi ki gerçekten korkmuyordu. Bu kadını tanıyordum artık. Başını yastıktan kaldırıp doğruldu. Oturur vaziyette duruyordu yatakta. Gece eve geldiğini duymamıştım. Bir ara uyandığımda, yanımda kıvrılmış uyuyor olduğunu görmüştüm. Sabahki öfkem dinmişti sanırım. Onu yanımda görünce emin olmuştum öfkemi yuttuğumdan. Sonuçta ortada bir yalan vardı ama bu, ihanet niteliği taşıyan bir yalan değildi. Benim için böyleydi en azından. Çünkü yalanları ve yalan söyleyen insanları kategorize etmek zorunda kalıyorum ben. Herkesin benim gibi gerçeklerden kaçtığı ve yalan söylediği bir dünyada kendimi hem yalanlardan hem de gerçeklerin acısından koruma yöntemi olarak kullanıyordum bunu. Muazzez hayatta değer verdiğim 2-3 kişiden birisiydi. Ve kategorize ettiğim sıralamaya göre en başta onun adı vardı. İlk sırada olan insanların ihanete varmayan yalanlarını görmezden, duymazdan gelmek gerekliydi. “Her şeyi baştan anlat Muazzez.” dedim, çünkü buna ihtiyacım vardı.

Beyaz ışıklı oda;
Beni o kadına bağlayan şeylerin başında, tıpatıp birbirimize benziyor oluşumuzgeliyordu bence. Aynı şeyleri seviyorduk. Aynı şeylerden nefret ediyorduk. Aynı yerlerde olmaktan keyif alıyorduk, aynı şarkılar, aynı filmler… her şeyi birlikte yapmaktan keyif alıyorduk.
Bu çok önemli bir şey değil mi? Böyle olunca zaten aşık olduğun insandan başka hiç kimseye ihtiyacın kalmıyor. Bu bizim benzerliğimiz, benim için kesinlikle sıkıcı değil. Kaldı ki kolay anlaşılır bir insan değilim. Muazzez beni anlıyordu. Bir insan bundan sıkılabilir mi?
Ne zaman ihtiyacım olsa yanımda. Bundan dolayı en ufak bir şikayetini de duymadım hiç ağzından. Her ne yaparsa yapsın, her defasında beni ve bizi çok güçlü hissettiriyordu.
Son zamanlarda en çok onun yanında olmak istiyordum. Başka hiçbir kimsenin değil, onun yanında olmak… Bu bazen Muazzez'i zorluyor mu acaba diye düşünmeden edemiyordum.

Çatı Katı; “Lavaboya gitmem gerek. Bekle, hemen geliyorum.” dedi. Sabahları işemez ise ölürdü çünkü. Elini bırakmıştım çoktan. Bu sefer o elimi tuttu, gülümsedi ve eğilip gözümün altına sıcacık bir öpücük kondurdu. Yorganın ona ait kısmını kaldırıp kalktı yataktan. Üzerinde beyaz atleti, altında çamaşırı vardı. Bacakları çok güzeldi. Sırtı ve kalçası da öyle… Bu kadının yarı çıplak bu evde dolanmasından çok büyük keyif alıyordum. Bu sabah yine muazzam bir sanat eseri gibi odamda yürüyordu işte… Merdivenleri indi. Tuvaletin kapısını açtı. Suyun sesini duydum. Ben de yatakta doğruldum. Komidine uzanıp sigaramı, çakmağımı ve kül tablasını aldım. Sigaramı yaktım. Pencereye doğru takıldı gözüm. Hava kapalıydı. İşe biraz geç kalsam ne olurdu ki? Zaten iş yerinde herkes bana gıcık oluyordu. Üzerimde tuhaf bakışlar… Özellikle Muazzez yanıma gelince… Şirketin müdürü olduğum günden beri çekememezliklerini her fırsatta hissetmeye başlamıştım son günlerde.
Tuvalet kapısının sesini duydum yine. Sonra bir kapı sesi daha. Dış kapının sesi. Dış kapının kapandığını... Hayır... Yarı çıplak Muazzez. Daha soruma cevap verecek. Yine cevapsız bırakmış olamaz! Hayır... Gitmiş olamaz...

Bab-ilu


Büyük İskender Babil topraklarında ölmüş. Babil kulesine, yani Tanrı Kapısına hayran olarak...
Bugün Büyük İskender yaşasaydı, sana aşık olurdu. Ve b
enimle savaşması için de geçerli bir sebebi...

Ölümü ne kadar düşünürse düşünsün, en azından bir kez bunu ertelemeli insan...
Bir gün bir yerlerde seninle karşılaşma ihtimali olduğundan... Dünya küçük. Senin göğünün üstünde kuşlar uçuyor. Bu böyle olduğu sürece iyi şeyler olabileceğine inanmalı insan...

Bir şeylere geç kalmak için ne kadar geç kaldığımı anlatamıyorum kimseye. Belki sana anlatırım. Belki anlatmak istemem. Çünkü daha da güzel değerlendirebiliriz vaktimizi belki.
Bir de şu "belki"lerin içinde barınan ihtimallerin güzelliğine dikkatini çekmek isterim.
İçinde olduğun ve güzel olmayan bir kelime bulursam vazgeçerim. Olsa söylerim. Ama yok.
Belki aynı şarkıya birlikte ağlamak ihtimalimiz var. Ve ben sana geç kalmışlığımı anlatmaktansa, seninle ağlamayı yeğlerim veya var ise ihtimal, aynı anda aynı şeye şaşırmayı...

Sen tanrı katına açılan kapısın. Senin herhangi bir "kötü ihtimalin" olamaz.
Göğsün kuşlara yuva, avuçlarının içi de hayallerime...
Bileğinden öpmek diyorum, koklamak diyorum saçlarını...
Bak sen bana "bunların hepsi." rüya de, uyanır uyanmaz bileklerimi keserim ben.

Bu senin onca uzaklardan güzelliğin. Mesela bir adam senin yanında neden uyur?
Oha kadın oha... şuradan esecek ilk rüzgarı alıp arkama sana geleyim diyorum seni düşündükçe.
Yani sürekli... Basık tavanlı odalar gibi darlanan içim... Sana kavuşma telaşım... Senin bir miktar beni sevme ihtimalin... sen kokan herhangi bir şeye aşık olma ihtimalim... misal parmak uçların, misal ayak bileklerin, misal boynun... teninin rengine dem vurmadım bile...
Bu senin onca uzaklardan... anca bu kadar... anla!

Sikerim ben o İskenderin belasını.
Başka her kim aşıksa sana, alayının!
Bak ben acıkıyorum, susuyorum, nefes alıyorum, uyuyor ve uyanıyorum.
Bunlar insanların yaşam belirtilerini sürdürmesi için temel ihtiyaçları, biliyorsun.
İskender bugün yaşasaydı onu yaşatmazdım. Çünkü sana aşık olurdu.
Oysa ben acıkıyor, susuyor, uyuyor, uyanıyor ve seni seviyorum.

Bazen hızlı konuşuyor, yavaş yavaş içiyorum sigaramı, kimi zaman rakı kadehi patlatıyorum yere, kitap okuyorum, şarkı dinliyorum ama hepsini sırayla ekliyorum yaşamak ihtiyaçlarıma...
Seni sevmeyi hiç aksatmıyorum.

Sen benim Babil Kulem, sen o topraklardan geçen imparatorlukların iki meleği...
Sen benim bütün iyi ihtimallerimsin. Sikerim İskender'i...

17 Ocak 2017 Salı

Döküm / Kanser

Hüseyin ağabey kanser olmuş... Adam haklı. Dünya kötü bir yer.

Karısından boşanmıştı Hüseyin ağabey. Boşandığı karısı oğlunu da alıp Fransa'ya döndü.
Yılda bir kez görebiliyordu Hüseyin ağabey oğlunu... Üzülüyordu. Sonunda kanser oldu.

Hangimiz özlemlerimizle baş edebilmek ve bizi mutsuz eden şeylerden kurtulabilmek için mücadele etmiyoruz ki... Hüseyin ağabey de kanser oldu işte. Her şeyden kurtulmak için... bütün bir dünyadan...

Geçen gün Haluk ile konuşurken ona "Öldüğümde böceklerin önce kalbimi yemesini istiyorum o toprağın altında." dedim.
Çünkü gittiğim her yere özlediğim bir kadınla gidiyorum. Kesin öteki tarafa da götürürüm. Bunu istemiyorum.
Haluk dertlenmeyi bilen adamdır. Üzülmüş buna. Ertesi gün bana şöyle bir mesaj attı; "Öldüğünde kalbini bana taksınlar. Belki yükünü alırım üzerinden." yazmış garibim.
Hüseyin ağabey de bana öyle derdi.
"Sıkıntıya düşersen ben buradayım. İçine atma, konuş. Dertleşiriz. Ağabeyinim ben senin. Seni dara düşüren derdi ben de sırtlarım aslanım." Şimdi bakıyorum da; ne şanslı adammışım.


Oysa ben onun dertlerini yükleyemedim sırtıma hiç. O hep dinlerdi beni. Ağabeylik yapar, nasıl başa çıkmam gerektiğini anlatırdı. Benim ona, sıçtığı bok kadar faydam olmamıştır.
Evliliklerinin ikinci senesi, hamileydi Nilüfer yenge. İkiz bekliyorlardı. Hiç unutmam, Haziran ayında doğdu bebekler. Ben askerdeydim. Her ikisi de ilk gecede öldü. Bir gün bile dayanamadılar bu dünyaya. Mesela, Hüseyin ağabey çok üzülmüş buna. Benim faydam dokunmadı hiç Hüseyin ağabeyimin dertlerine. Sekiz ay daha var askerliğimin bitmesine. Yanında olabilseydim ona "Senin çocukların dünyanın en akıllı çocukları." derdim. Ama diyemedim.
Oysa öyleydi. İki kızı da doğar doğmaz bu dünyanın ne boktan bir yer olduğunu anlayıp ölmüşler o gece. Onlarla gurur duymalıydı.


Hüseyin ağabeyin bana en son ne dediğini hatırlamıyorum. Bu üzücü. Muhtemelen "Selametle." demiştir ama bu kelimeyi her vedalaştığımızda kullanmıştır zaten. 
En son ne konuşmuştuk? Ben Hüseyin ağabeye neden kızgınım? Bunu hatırlamam lazım. Onu affetmek için, o ölmeden... Olmadı, mutlaka son bir kaç cümle daha kurmamız lazım.
Çünkü ölüp gideceği için kırgınım biraz ona. Ankara'ya döndüğü için de...


Ama şunu unutmuyorum.
"Bana nasıl ölmek istersin?" diye sormuştu bir keresinde. Soruyu tam olarak anlayamamıştım. Ölüm şeklim mi nasıl olmalıydı yoksa ruh halim mi nasıl olmalıydı?
Soruyu tekrarlamasını istediğimde aklımın karışıklığını anlamıştı. "Fark etmez." dedi. "Anladığın her ne ise öyle cevap ver."

Hiç düşünmeden "Motorumun üzerinde." dedim... Motor sahibi herkesin verdiği cevap.
Gülümsedi Hüseyin ağabey. "Özgürlük." dedi.
Tam ben soracakken de kendisi devam etti konuşmaya.

"Ben yaşlı filler gibi ölmek isterim." dedi. "Doğduğum yerde. Ve yalnız."
Birasından iki soğuk yudum aldı. "Burası, bu şehir hep aynı be oğlum. Benim Ankara'm da aynı. Eh madem aynı, orada öleyim o zaman."


Ogün buna verecek cevabım yoktu. Bugün var bir iki tane.
Şimdi şurada karşımda otursa ona;
"Herkes yalnız ölecek ağabey. Herkes tek başına ölecek o yatakta. Umarım senin öldüğün yatak, doğduğun evde olur." derdim.
"Ve haklısın İstanbul'dan 15 ay uzak kaldım askerliğimde. Geldim, baktım ki her şey aynı. Evimin sokağına bile bir sik katmıyormuşum ben." diye eklerdim.


Hüseyin ağabey Ankara'ya döndü dört sene önce. Evinde şimdi. Olmak istediği, ölmek istediği yerde. Bazen insanların içinden şehirler geçiyor, şehirlerin içinden insanlar...
Kimse kimseye dokunmuyor. Bazen şehirler gidiyor, bazen insanlar.
Bazen insanlar değişiyor, bazen şehirler... Hüseyin ağabey için gitmekle kalmak arasında bir fark var mı bilmiyorum.
Benim için var. Ben hep kalanlardanım. Bu farkı bir yerlere gitmeden anlayamam.
Hüseyin ağabey gitti bu şehirden. Ben kaldım. O bilir giden ile kalan arasında ne fark var.
Ben bilmem. Ben kalır, bekler ve özlerim hep.

Herkes gider. Kimi kaçıp, kimi istemeden, kimi sevinçle, kimi hiçbir şey demeden, kimi her şeyi kusup, kimi gece, kimi sabah, kimi dönmek umuduyla, kimi asla dönmemek üzere…
Kimileri de bunların içinde nerede kalması gerektiğini bilemez…

Hüseyin ağabey kanser olmuş. Adam haklı. Beklerken, özlerken bu dünya çok kötü bir yer.

16 Ocak 2017 Pazartesi

Gönderilmemiş Bir Mektup Daha / Sevdiceğe

Sevdiğim;
Sana sevgilim diyemiyorum çünkü değilsin. Olsun. İkimizden biri son nefesini verene kadar bir ihtimalimiz var. Ve bu ihtimal öyle güzel ki...
Ama sevdiğim diyebiliyorum çünkü öylesin.


Sana dair bir takım heveslerim var. Bunu ayıplama.
Aklıma geldiğinde yüzümü güldüren, parmak uçlarımı ve dudaklarımı telaşa düşüren bir takım hevesler... Bunları ilk mektubumda sana anlatmama imkan yok. Belki daha sonra...
Belki yüz yüze... Belki kadehlerimizi ikimize kaldırdıktan hemen sonra... Bu ihtimallerin hepsi şimdilik düşündüğümde bile kuş gibi atan kalbimde...

Sana dair güzel hayallerim var.
Sen konuşurken gözlerine bakıyorum. Sen o ara başka şeylere bakıyorsun ya! Mesela göz göze konuştuğumuzun hayallerini kuruyorum. Hayallerimde gülümseyerek yüzüne diyorum ki "Ya sikerim televizyonu kızım konuşurken gözlerime bak, ben senin gözlerine bakmazsam nefes alamıyorum. Nefes alamazken seni nasıl dinleyeyim?" Sen de mutlu oluyorsun o an.
Olmasan da öyle davran olur mu? Buna, sana ve mutlu olmana çok ihtiyacım var.
Bir şeyler ters giderse ve şu hayali yaşamama engel bir şey olursa, misal; sen başka birine aşık olursan, küsmem ben sana.
Nasıl kırarım seni. Benim senin gözlerinin güldüğünü bilmeye ihtiyacım var. Onları öpmeye... Avucunu, alnını, dudaklarını... Ama bunlar için şartlanma sakın.
Gözlerin gülsün de... Ben hiç sana heveslenmemişim gibi davranırım.

Sana dair bir takım heveslerim var. Ayıplama bunu.
Ve hatta İmkanın var ise anla lütfen. Yok ise benim de yapabileceğim bir şey yok. Kalbim bu kadarcık. Yumruğum kadar. Ellerim ki küçük benim. Dünyam da öyle. Gitmeye meyilli kadınlar sevdim hep. Yalnızlıkla büyüyünce insan heveslerini kursağa dizmeye alışıyor.
Sana dair bir takım heveslerim var. Az da olsa imkanın varsa anla beni.
Yalnızlıkla büyüyen insan yetinmeyi de biliyor.

Öptüm.

15 Ocak 2017 Pazar

Döküm

Bu pencereden dışarı baktığım zaman, aynı filmi izlemişim gibi bir his uyanıyor artık içimde. Hem de sahipsiz bulutların doluştuğu sokağın, puslu ve kirli manzarasına her baktığımda…
Kalabalık telaşların üzerinde sefil bir yorgunluk şu kaldırımlar.
Anam avradım olsun ki şu bahçe var ya! geçip giden zamanı umursamıyor bile…

Ama yine de kimliksiz kayboluşlara karışan benim.
Penceremin kıyısından baktığım göğ’… kuşların gagaladığı ekmek adına sevinmelerim kaldı sadece elimde.


Bir ara kuşlar gelmedi buraya. Sandım ki ölmüşüm.
“Daha değil.” dedi pencere.
Oysa pencereler konuşamaz. Ne kadar zaman geçerse geçsin, gösterir sadece olanı biteni.
"Biteni" kelimesinin altını çizmeme gerek yok değil mi? Dert anlatmaya yetmeli çünkü bazı kelimeler bence. Pencerelerin gösterdiği gibi...


Kendimle Delirmişlikler / Terapi Saati


  • Size de merhaba doktor.
Son görüşmemizden bu yana duygularımda bir değişiklik yok. İrfan'ı öldürdüğüm için pişman değilim. Onu kendimden kurtardım doktor. Onu büyük bir yükten kurtardım.

(..)

Evet... İnsan insanın yüküdür. Herkes kendi yükünü taşımayı bilmeli. Kimse kimsenin yükünü başkasına taşıtmamalı. Kendi yükünü omuzlamayı bilen herkes, yükünü taşıyamayanlara bunu öğretmeli. Herkes kendi bokunda boğulmalı. Bunu İrfan'a anlatamadım.

(..)

Gerçeğim bu. Size yalan söyleyecek değilim doktor. Gerçekler yorucu benim için.
Gerçekler bazen çok yıkıcı. Kendime yalan söylemeyi bırakalı çok oldu.

(..)

Yalanla mutlu olamadım hiç doktor. Gerçeklerle mutsuz olmayı seçtim.
İnsan tükenmişliklerinden dönerken, bütün yolları ezberleyebiliyor.
Pişmanlık dolu o yolları... Adım adım ezberimde doktor. Ne umutlarla yürüdüğüm ama umutsuzca da geri döndüğüm her adımı ezberimde...

(...)

Kendini bulamayan insanların içini kemirip duranlar, herkesi aldığı yere bıraksa böyle olmaz.
Güzel hayallere götürüp cehennemin ortasında bırakıyorlar. Ben ne o hayalleri, ne cehennemi, ne de götürenleri unutamıyorum.

(..)

Bak doktor! Unutamayan adamın ayaklarının altında yürüdüğü yolların hiçbir sike yaramayan izleri olur. En kral edebiyat da işte o izlerle yapılır. Her şey bu kadar kolaydır. O yollar gerçektir,  edebiyat da o gerçeklerin sosu... Ana yemeğin yanında salata, rakının yanında meze gibi...

(..)

Bu arada reçeteye iki duble rakı yazamıyor olmanızı çok saçma buluyorum.

(..)

Neden mi içiyorum?
En güzel mutsuzluk kırık bir kalbi onarmak için intihar gibi yollara götürüp bırakmakmış orta yerde. Böyle gerçek mi olur? Rakısız diner mi bu acı? Saçmalama doktor.


Hikayem Salya Sümük / Son

Kaçabileceğim alan sınırlı. Sayamıyorum ama çok kalabalıklar. Melikeyi itiyorum. 8 ay sonra burada rastlaşmak, bana gülümsüyor olması, sarılmam ve bu sarılmama içten bir sarılma ile karşılık vermesi, finalde onu iterek koşmak zorunda kalmam…
Ben neyle sınandım ki bu tatil? Bana ah eden o eski sevgili olacak kahpe hangisi?
Bu ah’ı hak edecek ne yaptım? Derken apronun olduğu giriş kapısına doğru ateşledim bacakları. Minik bir ordu ise arkamdan geliyor. Kahramanım lan ben. Nefesime ve bacaklarıma güveniyorum. Kaçabilirim. Ama nereye?

Oturma alanının etrafında bir tur attım. Başlangıç noktasına gelip “Melike ben seni arayacağım bebeğim.” derken arkamda uçuşan küfürlerin enteresan olanlarını hafızama almaya çalıştım. Uçağı götüme mi sokmak? Yok artık.

Refleks olarak çıkış kapısına yöneldim ve dışarı fırladım. Polisler şaşkın. Hop, sakin, ne oluyor falan dediler ama ben çoktan kendimi çıkış kapısında buldum bile. Taksilere doğru koşmaya karar verdim. Aramızda ki mesafe uzun. Koşarken bekleme bölümünün camından içeri baktım. Melike şaşkın şaşkın bana bakıyor...
İnsan öyle göt gibi bırakılmaz Melike hanım, ahanda böyle bırakılır. Haha haa..
İçimden attığım bu kahkahadan sonra anladım ki beynimde bir kontrol sorunu var ve umarım bu geri zekalı sorun bacaklarıma sirayet etmez. Arkama bakacak zamanım yok.
Oysa “Melike’nin gözlerine bir kez daha bakabilmek için neyimi vermezdim ki!” diye düşündüğüm sekiz ayı geride bırakmışım. Mevcut durumda ise geride bırakma önceliğimi arkamda öfkeyle koşan hayvanımsı varlıklardan kaçmaya vermiştim. İnsanın öncelikleri zamanla değişebiliyor. Keşke bir saniye daha geç gelselerdi, bir saniye daha fazla sarılabilseydim.
Park alanından taksilere doğru yönelirken önümde rampa olduğunu fark edip hızımı keseceğini düşündüm. Parkın çıkışına yönelmeliydim. Bu komutu beynim bacaklarıma verdiyse sıçtığımın resmi olabilirdi. Yorulmuştum bile. Kalbim göğüs kafesimi dövüyordu.
En son Melike ile ilk seviştiğimiz gece böyle olmuştu bu kalp. Aynen böyle atıyordu. Yerinden çıkmak istercesine. Ellerim, parmak uçlarım Melikenin kazağının altından tenine ilk değdiği an aklıma geliyor da, kalbime hak veriyorum. Ben kalp olsam, ben de yerimde durmak istemezdim. Umarım kalbim dursa bile bacaklarım koşmaya devam eder. Bir yol bulup Melike’ye geri dönmem ve bir açıklama yapmam lazım.
Onun beni incittiği gibi onu incitemezdim. 


Ne olursa olsun. İntikam ne sıcak, ne de soğuk yenir.
İntikam yemek filan değildir. İntikam hayvana özgü bir davranış bile değilken insanın bu duyguyu taşıyor olması…
İnsan denen varlık kötüydü. İnsan derhal hayvanlaşmalıydı.
Ben kahramandım. Hızlı koşan bir kahraman. Hikayelerini asla mutlu sonla bitiremeyen, zavallı bir kahraman. 10-15 gün tatil yapıp işime gücüme dönecektim. İstediğim hayatı ne zaman yaşayacağım acaba? Otoparktan çıkmak üzereyken bunu merak ediyorum. İstediğim hayatı yaşayacak olsam bu hikaye uzar gider. Anlatana kadar yıllar geçer. Ki siz de bilirsiniz. Zaten yıllar, hiçbir hikayenin sonuna bakmadan geçer ve gider.

Maçobeyimizin dün gece ambulansa bindirilirken bana kırık çenesiyle “sen görürsün, seni, sülaleni seksüel bir takım faaliyetlerden geçireceğim.” minvalindeki tehditlerinin gerçekliğini, 5-10 saniye süre ile arkamdan koşan minik orduyu oluşturan adamların küfürlerinden anlayabiliyor, kaçarak da bu duruma itiraz etmeye çalışıyordum. Öyle öfkelilerdi ki…
Ve ben hızımı öyle yitirmiştim ki… Ne yapacağımı öyle bilmez bir vaziyetteydim ki… Durdum.

İnsan bu kadar bilinmezlikle baş edemeyeceğini anladığında sadece kendisi değil, bütün dünyanın durmasını ister. Ben de öyle durdum. Döndüm adamlara. O esnada en önde koşan zayıf uzun boylu olanı zıplayıp üzerime doğru uçmaktaydı. Göz göze geldik.
“Göztepe çocuğuyuz la biz. Siz kime küfür ediyorsunuz amına koduklarım?”
Bütün kahramanlar, bu çıkışın ne kadar vasat, rezil ve büyük bir hata olduğunu biliyor olmalılar. Sadece bu adamların her birinden üçer beşer fazladan yumruk almamı garanti altına alan bir çıkış...

Daha önce canım çok defa acıdı. Bir şekilde bütün canlılar gibi acıyla baş edecek yollar bulmaya çalıştım. En sonunda bunun zamanla ve kendiliğinden dinecek bir şey olduğuna kanaat etmem, Melike’nin beni terk etmesiyle edindiğim tecrübeye bağlı olacaktı. Beni 8 ay önce terk eden Melike, bana bir açıklama yapmadan giden Melike, iki dakika önce kollarımın arasında sarıldığım Melike. Sarılıp hasretimi dindirirken itmek zorunda kaldığım Melike… Olsun du. Güzel çelmeydi. Düşmek de gerekirdi.

İlk yumruğu üzerime doğru uçan adamdan yedim. Geri kalan yumrukların sahibini şu elimdeki çayı bitirdiğimde, yatıp uyuduğumda, yarın ve birkaç sabah daha uyandığımda hatırlamıyor olacağım.
İlk yumruk yediğim adamı hatırlıyor olmak bana hiçbir şey kazandırmayacaktı. Belki bir anlığına hafızamın yerinde olduğunu düşünecektim. Ama bir anlığına… Birkaç yumruk sonra o da olmayacaktı.
Yumrukları çevreye rahatsızlık vermeden patlatmak için beni otoparka doğru fırlatıp tekrar üzerime çullanmışlar. Karakoldan istenen, güvenlik kameralarının görüntüleri geldiğinde gördüm bunu.
Hastanede bir gece geçirdikten sonra. Ortalama dayağa göre öyle az hırpalanmışım ki, bunun kahraman olmamla bir ilgisi olup olmadığını doktora sorduğumda bana psikiyatriye görünmemin doğru olacağını söyledi. Siyah beyaz ve bulanık görüntülerden anladığım kadarıyla ben bayıldıktan sonra 10 dakika kadar daha yormuş kendisini arkadaşlar. Buna karşın patlamış kaş, yarılan kafa, şişmiş gözler, asfaltta bir oraya bir buraya savrulmaktan minik yaralar alan ellerim, kollarım ve bacaklarım. Yerimde duramıyor olduğum için emin olduğum ama hastanenin röntgen cihazından alınan film ile onaylanan İki kırık kaburgam... Yediğim dayağa bakınca gayet hafif atlatmış olduğumu ve bunun kahraman olmamla alakası bulunduğuna inanıyorum. Bana göre üç saat, kamera kayıtlarına göre 10 dakika, etrafımızdan bu olaya şöyle bir bakıp geçen insanlara göre bir saniye süren muhteşem linç.
Ayağa çok sonra kalkıp yardım etmek için başıma gelen adamdan sigara istemişim. Kamera kayıtlarına göre adam kulağını ağzıma yaklaştırmış. Sanırım sesim çıkmamış. Sonra sigarasını çıkartıp verdiğine göre…

Kahramanların herkes kadar kendisini avutacak şeylere ihtiyacı vardır. Orada yattığım kamerada görülüyor ama ben hatırlamıyorum. Melike’yi düşündüğüme eminim orada yatarken. Sigaradan öyle derin bir nefes çekmişim ki… Melikeyi ve kaçıp giden hayatımı düşünmüşüm eminim. Çünkü ne zaman böyle düşünsem sigaramdan derin bir nefes çekerim. Bir şeyleri yitirdiğini düşünen insanlar gibi… Yarım kalmışlıklarını düşünen herkes gibi…

Evdeyim. Yatağımın üstündeyim, elimde çay var. Çünkü Ali abi kapatmış tekeli. Yarın geceye kadar sadece sigara ile avunmaya devam etmek zorunda kalacak bir kahramanım ben. Telefonun ışığı yanıp sönüyor. Tek istediğim Melike’nin bana yazmış olması. Ben utanırım çünkü. Arayamam da yazamam da. Kadını ittim lan. Ne anlatabilirim ki? “Çılgınlar gibi bana girecekler Melike, şöyle bir kenarda dur sen. Ben linç olayım.”
Telefonu açıyorum. Mesaj gelmiş. Süper kahraman olan ben anında liseli ergene bağlıyorum. Kalbim küt küt… Ayça yazıyor mesajın üstünde.
“Kutay’ın yanındayım. Refakatçiyim de. Bana seni dövdürdüğünü söyledi. Doğru mu? İyi misin?”

Vay… Kutay’ın yanındayım. Refakatçiyim he? Eh işte bazen kahraman olmak yetmiyor. Dedim ya zor yanları var bu işin diye… Emeğin, kavgan boşa gidiyor bazen. Bu elbette kavgadan vazgeçeceğim anlamına gelmiyor ama Ayça’nın da ben ta amına koyim he mi? Bok mu var? Nasıl aşkmış bu arkadaş… Öyle ya! Ama gel gör ki bu aşk işte…
Göt kafalı karı. Neyi doğru yapabilir ki artık aşığım ben dedikten sonra?
Çayı dikiyorum kafama. Alıyorum telefonu elime. Açıyorum mesajı. Tıklıyorum cevapla kutusuna.
Başlıyorum yazmaya
“Dediklerinizden bir şey anlamadım. Yanlış numara sanırım.” Yazdım ve gönderdim.
Telefonun kendi mesajlaş uygulamasından başka bir uygulama kullanmadığım için telefon numaramdan resmimin olduğu hiçbir yere ulaşamazdı. Sırtı da güzeldi… minik çiller. Kadife ten… Maçobeyimiz şanslı adamdı… Umarım bir daha kaybetmezdi…

Telefonu aldım elime. Rehbere girdim. M harfi nerede? Melike. İşte burada. Ara tuşuna bastım.
Bir saniye, iki saniye, üç saniye…
“Vod(.)ona kayıtlı böyle bir numara yok. Lütfen aradığınız numarayı kontrol ed.”
Pencereye kayıyor gözüm. İstanbul yağmurlu. Her tarafım sızlıyor. Dayaktan değil de Melikesizlikten. Yağmurlu havalarda güzel şeyler olur. Buna inanırım. İnsan utanmadan ağlayabilir mesela. Ama ben utanıyorum şu an. Kaybetmeye doymadığım için utanıyorum. Güzel olanı elimde tutamadığım için utanıyorum.
Süper kahraman olamadığım için…
Kimsenin kahramanı olamadığım için…
Kendimin bile kahramanı olamadığım için…
Son cümledeki "bile" kelimesinin beni üzeceğini bildiğim için…

Mesaj ışığı yanıp sönüyor. Açıyorum. Ayça değildir umarım. Bakıyorum. Değil.
“Değerli misafirimiz, Hava muhalafeti nedeniyle tüm hava yollarının Antalya-İstanbul, İstanbul-Antalya uçuşlarına yansıyan aksaklıklar mağduriyetlere yol açmıştır. Bu sebeple seferlerimizde yaşadığımız gecikmelere gösterdiğiniz anlayışınız ve bizi tercih ettiğiniz için teşekkürler. Pe(..)sus”

Cevapla kutucuğunu tıklıyorum.
“T(.)Y ve At(.)s Jetin bütün filoları götünüze girsin. Bir daha sizi tercih edeni siksinler.” Gönder.

Nasıl olsa artık kahraman değildim. Yenilgiyi kabul etmeli insan. Teslim olmak başka, yenilgiyi kabul etmek başka. Ya da değil, bilmiyorum. Umurumda değil. Canım acıyor. Melikesizlik beni öldürecek.

Ölmek istemiyorum.


14 Ocak 2017 Cumartesi

Hikayem Salya Sümük / 6

Koşuyordum.
Koşmaya başlamadan önce tam üç saat boyunca twitter da bir kadının attığı tweetleri okumuştum. Bu tatilimin aksilikler silsilesi, yine bu limana fırtınalı bir havada inişimle başlamıştı. Ve o yağmur şiddetini azaltsa da hiç dinmeden tüm tatilimi yemiş, bitirmişti.

15 günün sonunda işte buradayım. İstanbul’a dönüş yolu… Olmak istediği yer insanı tatmin etmeyebiliyor. Bu korkunç bir şey. Beklentilerime kendimi çok kaptırıyor da olabilirim.

Sırasıyla saat 14:00 ve 16:00 İstanbul uçağını kaçırmış, 18:00 e yetişmiş, yetiştiğim seferin de önce 20:00 ye sonra 21:00’e ertelendiğini öğrenmiştim. Saat 21:00 e geliyordu.

Pe(..)sus’a dimağımın bütün küfürlerini sıralamaktan sıkıldığım an tweetter’ı açmış ve @ordinaryosma’nın tweetlerine dalmıştım. Kulağım anonstayken birinin bana seslendiğini duymuştum.
“Kayıp merhaba!”

Dün geceki kavgadan sonra alanda bekleyişimin başladığı dakikalara kadar Ayça’nın teşekkür ederek boynuma sarılmasını, birbirinden güzel dileklerini, teşekkür ve minnetlerini anımsayıp durdum. Yüzü ne kadar da masumdu ayrılırken. Hiç istemiyormuş gibi ayrılmayı… Kusmaktan kramplar giren midemin yanması, boğazımın acısının buna eşlik etmesi, sağ bileğimde çatlağımsı, incinmişliğimsi bir ağrı, hepsi birden dün geceden o ana kadar taşıdığım izlerin bütünüydü. Biraz baş dönmesi ve uykusuzluk da cabası. 

Acaba maço beyimiz nasıldı? Acaba Ayça, acaba Melike, Acaba Sibel, acaba patronum, acaba bakkal Rıdvan abi, komşum Nigar teyze? Hayat içimden akıp geçiyor, geçtikçe özlediğim insan nüfusu giderek artıyordu. Ben bu birikimle nasıl yaşayacağımı bilmiyordum. Acilen aşık olmam lazımdı. Belki Ayça’ya… 

Ama önce Melikenin açtığı yarayı iyileştirmem gerekiyordu. Bir yarayla başka birine aşık olmaya yeltenmek, o insanı tüm yaraya ortak etmek, ona hak etmediği bir yük yüklemek, onun önüne aşılması gereken zor yolları dizmek demektir. Çamurlu, taşlı, bozuk yolları… Bu adice. Kadına, erkeğe, insana dahası bir kahramana yakışmayan büyük bir kötülük…

Acaba şu sürekli bana gülümseyerek cevap vermek zorunda kalan bilet görevlisi Pe(..)sus çalışanı kıza 
kırk birinci kez gidip öfkemi kusmalı mıyım? Kusmak mı? Hayır. Ömrümün geri kalanında midemi temiz tutacak kadar kusmuş haldeyim. 

Yeteri kadar kusmuş, yeteri kadar insanın benden tiksinmesine sebep olmuştum. Öfkeliydim. Bir yerden çıkarmam lazımdı bu öfkeyi. Dalaman hava limanında ilk uçağa geç kalmıştım. Sonra Antalya havalimanından kalkacak uçağa yetişebileceğimi düşünmüş, ona da geç kalmıştım. 

Göt taksici “Atla abi, yetiştiririm ben seni. Bize yer uçağı derler abicim. Sıkıntı yook.” demişti. 

Sıkıntı yok diyen adamın rahatlığından isterim hep. Sünepe söylemi olabilir ama olsun. "Sıkıntı yok"sa sana yok piç kurusu, ayırdığım bütçenin üç katını vermişim ben o bilete. Yavşak. Yetişemezsek sikerim ben senin dalağını.

Yetişemedik. İki bilet parasını taksiye verdiğim gibi dalak malak da sikemedim. Zaten bileğim çok ağrıyordu ve yorgundum. Uçağın rötarı.. sonra tekrar, sonra bir rötar daha...

Twitter da @ordinaryosma’nın tweetlerine dalmıştım. Acayip sevimli bir dünyası olan şeker gibi hatun. Bir ara mesaj atıp kendisine sosyal mecradan yürümeye karar verdim. Takdir edersiniz, birkaç kadeh devirdikten sonra tabi ki.

Bir kahraman olacağım ben ama benim cesaretimin tıkandığı nokta, kadınlarla iletişim noktası. Melike ile ilk seviştiğimiz gece 3 kadeh votkayı 10 dakikada içtiğimi hatırlıyorum. Simge’yi ilk öptüğümde de benzer bir yöntem uyguladım. 

Devreye kadın denen varlık girdiğinde cesareti alkolden alıyorum. Ezgi ile konuşmak için de öyle, kuzenim Erkan’a arkadaşım Nilay’ı ayarlayabilmek için de, içine sıçtığımın dönem sonu ödevimi Birsen hanıma imzalatıp not dilenmek için de, Cansu ile karşılaşırsak göndermediğim mailin rapor detaylarını açıklamak için filan…

Hatta ilkokul öğretmenime aşık olduğumu söylemek için 15-20 şişe gazoz içmişliğimi bilirim.
Ertesi gün annem okula gelecek ve öğretmenimden “Oğlunuz bir derste 20 kere tuvalete gidiyor. Bir sorunu mu var acaba, bir doktora götürün.” önerisini alacak kadar rezil duruma düşecektim. O gün bugündür gazoz içmem.

Kadınlar konusunda cesur değilim. Bir gün olacağım. Olmak istediğim şeyi oluyorum çünkü ben. Bir tek kahraman olamıyordum. Onu da dün gece olmuş sayılırdım. Öyle umuyordum.

Dün gece de Ayça’nın ex-tapınağı olan maçobeyine kafayı gömçürttükten sonra Ayça elimi tutmuştu. Belki cesaretlenip bir kadınla yakınlık kurmak için 
içmeme gerek yoktuBirilerine kafa atarak da yakınlaşabiliyormuşum ben. Kendimi öğrenmem bitmemiştir belki de. 

Gerçi kusarak bütün öpüşme ihtimallerini ortadan kaldırıp duruyordum ama sonuçta maçobeyi yıkmış, Ayça'yı kurtarmıştım. Kahraman olamayacaksam da dünya kusma şampiyonu olmalıydım. Ayça bana tiksinerek bakıyor, Turan abi bize doğru koşuyor, kamptakiler ise oldukları yerden götlerini dahi kaldırmadan meraklı bakışlarıyla olan biteni izliyordu. Ben o esnada yeniden bir ayak sesi duyuyordum. Ve akabinde kulağımı cırmalayan Ayça’nın fevkalade tiz çığlığını… Bu kadın sesini nasıl da bu denli tize vurabiliyor ya?

Az önce kafayı burnunun ortasına yerleştirerek götünün üstüne yığdığım maço beyimiz; ben kusarken, Ayça bu durumdan tiksinirken ve Turan abi bize doğru koşarken boş durmamış, ayağa kalkmıştı. Bununla yetinmemiş bana 3-4 adım mesafeye kadar da yaklaşmıştı.

Benim kollarım kısadır dostlar. Aşık olduğum bir kadına çok sıkı sarılabilirim bu yüzden.
Ve maço beyimize aşık da değilim. Bu yüzden ayak sesine dönüp baktığımda ve Ayça “Kayıp” diye ismimi cırtlak cırtlak çığırdığında, aramızda 3 adım mesafe kaldığını gördüm. 

Bir karar almak zorunda kaldım. Kısa kollu boksörler yakın dövüşmeyi severler. Ben de severim. Bunun için aramızdaki mesafe bir adıma kadar inmeliydi. Bir adım daha… sadece bir adım. Hayatımda çok önemli ölçüde ve sıklıkla yaptığım şeyi yapıyordum. Bekliyordum.

Beklemenin bir ömür törpüsü olduğunu bile bile, sonunda hayal kırıklığı olduğunu ezberime kazımışlığımla bekliyordum. Sabırla... Bir adım daha atmasını… 

Attı. 

Bana da sol ayağımı öne atmak, arkada kalan sağ ayağımı, dizimden içeri doğru bükerek, yerden aldığım kuvveti sırtımdan sağ omuzuma doğru aktararak, omuzumu bir mermi gibi öne doğru yatırıp, güçlü olan sağ yumruğumu götleğin suratına doğru savurmak düştü...

Bilenler bilir. Yüzün sağ ve sol çene altları, vurduğunu yıkmak için muazzam hedeflerdir. Çenesinin sol altına doğru... Yıkıldı piç. Çünkü şartlar bunun için gereğinden fazla müsaitti. Bu hem benim, hem de maço beyimiz için hiç ama hiç iyi bir durum değildi.

Piçin evladını ayıltmak için ambulans gerekti. Hatta övünmek gibi olmasın ama ambulanstan biraz daha fazlası… Hastane gibi. Kollarım kısa olabilir ama yumruklarım güçlüdür... şükür...

İnsanlar başlarına aldıkları darbe ile travmaya bağlı şuursuzluklar yaşadığında en yakın sağlık kurumuna başvurmalıdır. Maço bey bunu tek başına yapabilecek fşuura sahip değildi. Çünkü boylu boyunca uzanmış, titriyor ve yattığı yerde ölmemeye çalışıyordu. İşte böyle koyarlar adama göt tıngırtısı.

Ayça ise Turan abiye sarılıp sarılıp ağlıyor, kokusu muhtemelen Turan abinin aklını başından alıyordu. Kamp sakinleri ambulansı arıyor, maçobeyimizle ilgileniyorlardı. Bana gelecek olursak, maçobeyimizin çenesinin sol altına gömdüğüm yumruk yüzünden bileğimi çatlatmış veya incitmiş olmanın verdiği acıya katlanmaya çalışıyor, arada kusmayı da ihmal etmiyordum. Acaba Ayça kusan erkeklerden hoşlanır mıydı? Keşke çok hoşlansaydı. Kendisine benzeyecek küçük kız çocukları doğuracak kadar hoşlansa yeterdi bana...

Bir kahraman olmak isteseydim insanların gerçekten ne düşündüğünü anlayabilme gücüm olsun isterdim. Sadece bana ait olan süpersonik ultra anlayış gücü. 

Ben sadece aşık olduğum kadınların bakışlarından ruh hallerini anlayabiliyorum. Bu da bir şeydir. Belki de geliştirmem gereken gücüm bu. Soktuğumun kahramanlığı da böyle bir şey. Sürekli kendini ve güçlerini geliştirmek zorundasın. Sanki doktorum, sanki hukukçuyum amına koyim. Kahramanım lan ben. Olay yerine uçarım, hallederim işi, kötülüğü bertaraf edip evime dönerim, haberlerde benden nasıl bahsettiklerini izlerim. 

İnsanların hakkımda ne düşündükleri önemli. İyi bir şey yaptığına inanıyorsan "hakkımda kimin ne düşündüğü umurumda değil." diyemezsin. Aksine iyi bir şey yaptığını söylemelerini istersin. İnsansın lan, bundan doğal ne olabilir? 

Aklınızda olsun "Hakkımda kimin ne düşündüğü umurumda değil." cümlesi, hata yaptığını bile bile o hatayı yapan insanların sözüdür. Kendilerini tatmin etmek için... Benim iyi bir şeyler yaptıktan sonra da tatmin edilmeye ihtiyacım var. Bu yüzden insanların hakkımda neler düşündüğünü merak ederim ben bazen. Hele çok sevdiklerimin...

Mesela bütün kırgınlığıma rağmen Melike'yi "iyi" düşünüyorum ben...

Bir kere ona yumruk atmayı öğretirken, hanım kızımız sol kaşıma şahane bir yumruk koymuş, böylelikle açılan kaşıma dört dikiş attırmak suretiyle ömrüm boyunca bir Melike iziyle yaşamaya mahkum edilmiştim. 

Keşke burada olsaydı. Aradan ne kadar 8 ay geçerse geçsin ki bazı ayrılıkların üzerinden çok daha fazlası geçebilir, ben gittiğim her yere Melike’yi de götürmeye devam ediyordum. Bazı kadınların izleri sadece kaşta, gözde, ellerin içinde, parmakların arasında, burnun ucunda kalmıyor çünkü. Benim her yanımdan Melike taşıyor. Kime baksam, kime karşı bir şeyler hissetsem onu aldatıyormuş hissi de eşlik ediyor bunlara… 

Bir gün Zeynep bana, seviştikten sonra neden ağladığımı sormuştu. Zeynep hanımın bizzat kendisi; Melike’den sonra hayatıma giren, ilk ve duygusuz sevişmelerle adının ne olduğunu bilmediğim bir ilişki yaşadığım kadın olur…

“Yok ya!” demiştim. “Ağlamıyorum, gözüme bir şey kaçtı.” 

Oysa heveslerim, umutlarım, hayallerim, hayatımın anlamı, kalbimin atışı, alıp verdiğim nefes ellerimden kaçmıştı…

Bunun sebebinin ne olduğunu da öğrenememiştim üstelik. Bilmediğim bir sebep yüzünden çektiğim özlem… İşin kötü yanı ne biliyor musun? Asla öğrenemeyecek, bununla ölecek olmam. Melikenin beni severken ki sesi...

Ambulansın sireni duyuldu önce. Sonra ben bir daha kustum. Bu arada Ayça, Turan abiyle konuşurken maçobeyimize de ara ara göz ucuyla bakmaktaydı. Tedirginliği yüzünden okunuyordu. Sağlık görevlileri maço denyosunu sedyeye taşırken uyandı bey efendimiz. Göz göze geldik. Sağ elinin işaret parmağını bana doğru sallayıp 
“sön göröcöfsön orosfu çhocuuuğğ. Sököcöfm sölölönf.” dedi. 

Çünkü çene kemiği kırıktı. Sizin gibi ben de cümlesinin sonunda“sülaleni” demek istediğini tahmin ediyorum.

O bana “Göreceksin sen” diye bireysel ve sülalemi kapsayan tehditler savururken ambulansın kapısı kapandı. Kısa bir süre sonra da ağaçların çevrelediği yola girip, gözden kayboldu. Ben de son kez olmasını ümit ederek bir daha kustum.

Havaalanında uçağı beklerken mide kramplarım devam ediyor fakat kusamıyordum.
Anaonslar geliyor geçiyor, T(.)Y uçakları vızır vızır inip kalkarken sikik Pe(..)sus uçağı tehir alıp duruyordu. Tanıdık bir koku çarptı sanki yüzüme. İşte sonra o ses de kulağıma...
"Kayıp Merhaba!"

Bazen kokular ve sesler aynı anda bir adamın duyularına özlem, hasret ve korkunç bir sevgi eşliğinde temas edebilir. Böyle olduğunda ise o adam, on iki kez kanser olup, yirmi altı kez şiddetli kalp krizi geçirip, yüz on beş kez 70 metre yükseklikteki bir uçurumdan düşüp, köpek balığı, piranha ve timsahların olduğu havuza bin dört kez girip, sağ çıkmışçasına bir mucizeye tanık olmuşluk hissi yaşayabilir.

Başımı kaldırdığımda da hissettiğim buydu. Saçlarını kestirmiş. Gülümsüyor. Ve çok güzel gülümsüyor. Zaten 8 ayda ne kadar değişebilir ki insanın gülümsemesi…

Sarılsam hayır demeyecek kadar sevgi dolu bakıyor gözlerime. Hipnotize olmuşçasına ayağa kalkıyorum.

“Melike! Nasıl ya? Şaşkınım şu an.” dedim ve Melikenin gözlerinin gülüşünü seyretmeyi bir kenara bırakıp kendisine sarıldım. 

Etrafımda olup biten her şeyle bağımın kesildiği an, onu içime sokmak istediğim andı. Anonsları duymuyordum. Etrafımızdan gelip geçen, valiz bekleyen, kontrol kapısında doluşan insanları görmüyordu gözüm. Tam karşımızdan üzerimize doğru öfkeli bakışlar ve küfürler eşliğinde koşan 15-20 adamı da…

Melike, ona sarılmak, boynunun kokusu... "gel lan buraya, orospu çocuğu, sen kime vuruyon lan, ananı sikicez." naraları atarken gözümün içine bakan, bakarken bana doğru koşan adamlar.

Ulan Pe(..)sus... Ben senin uçağının yakıt deposunu sikeyim.