İstanbul'dan ne zaman uzaklaşsam, eve döndüğümde evimin bulunduğu caddenin üzerinde ki her değişikliği anında fark edebiliyorum. Çünkü 33 yıldır bu caddeyi yaşıyorum.
Son dönüşümde de böyle oldu. Caddemizin bağlı olduğu belediyenin yetkilileri, ışıkların değil, çiçeklerin aydınlattığını öğrenmişler nihayet caddeleri, sokakları. Kaldırım üzerindeki her sokak lambasına birer sepet geçirip içlerine çiçekler koymuşlar. Bindiğim otobüs caddeye girer girmez, çiçekler dikkatimi çekiyor ve ben içimden mutlu şarkılar söylüyorum.
33 yılda neler gördüm bu caddede... Trafikte ilk araba kullandığım cadde burası. Duran bir kalbi çalıştırdığım cadde. Bayram amca ve kızı Elif her bayram ararlar beni bu yüzden. Ben olmasam Bayram amca ölmesin diye başkaları da çırpınırdı oysa... Çünkü bu cadde öyle bir cadde. Bir dram daha yaşanmasın diye...
Sevinçlerimi, hüzünlerimi, heyecanlarımı katık edip ayaklarıma, adım adım kaldırımlarına işlediğim cadde burası. Bisikletle 2000 kışında tepe takla olduğum cadde. İki erkek, iki de genç kadın yürüyorlardı o esnada yuvarlandığım kaldırımda. Görünce yardımıma koştular hepsi birden.
Ben düşünce utananlardanım. Hatırlıyorum, nasıl teşekkür edeceğimi bilememiştim onlara. O yüzden sadece "Nasıl teşekkür edeceğimi bilemiyorum." demiştim. Açık sözlü olmanın insanın başına iş açmadığı nadir anlar vardır. Birini çok sevmek gibi...
Çünkü çok sevmek, çok kesmek gibi tırnağı. Tırnak uzayınca kesilmeli ya hani!
Çok kesince acıyor işte insanın parmak uçları...
Tırnağı çok derinden keser gibi, derinden gelerek çok sevdiğini söylediğinde; kışın ortasında yağmurda tir tir titreyebiliyor insan. Ya da bir köprünün üzerinden geçerken ölümü düşünebiliyor. Ölümü istemekle ölmek arasında bir fark göremiyorum ben. Bazı insanları çok sevmek ölmeye benziyor, yaşatması gerekirken. Mezarı olmayan yerlerde ölmek gibi... Nereye gömecek o sevgiyi, acısının üzerini örtecek bir toprak nerede bulacak, bilemiyor insan...
İşte bu caddede çok acı gömülü diye, özellikle geceleri, şehrin milyonlarca kalabalığına inat çok sessiz oluyor bizim mahalle.
O yüzden bazen gitmek gelir benim içimden... Sessizlik acıları hatırlatıyor diye.
Bunu en iyi bu cadde bilir... İnanmazsın ama caddeler, bütün gidenlerin hikayesini bilir.
Aşk
Bu sabah hiç gereği yokken eski dostlarla bağımızın kopmasına dertlendim. Oysaki sabahlar yeni bir güne başlamak için vardır. Kahvaltı etmek için... Bunu herkes bilir. Dertlenmek tek başına rakı içenlerin işidir. İçli bir şiirde, ya da dertli bir şarkıda kendinden bir şeyler bulanların işi...
Fırından sıcak ekmek alıp apartmandan içeri girerken bir anda geçmişi hatırlamak, merdiven başında yüreğimi sıkması için geçerli bir sebep miydi bilmiyorum. Bu sabahın hakkı mıydı bu...?
Ölümün olduğu yerde her şey ne basittir değil mi aslında?
Ama işte bir anda durduk yere aklıma eski dostlarım geldi. Tolga, Tayfun, Serkan ve Fuat. Başka derdim kalmamıştı çünkü. Çayı demlemiş, sıkı bir kahvaltı yapmak istemiştim. Bakın siz yapmayın. Siz sabah kahvaltı edin. Dertlenmek en iyi akşamdan sonraya denk gelmeli. Çünkü ömürden bir gün daha gidiyordur. Bir şeyler bitiyordur. Hiçbir şey bitmiyorsa gün bitiyordur. Çünkü hayat aslında olduğumuz yerdir. Biz olduğumuz insanız. Bu yazıyı yazarken motorla ilk uzun yol heyecanımı düşünüp mutlu bir anıyı kaleme almak isterdim. Keşke motor koksa bu yazım. Çiçeklerden bahsettim, çiçek koktu mu bilmiyorum burnunuza. Koksaydı ne güzel olurdu, düşünsenize. O zaman hiç hüzünlü şiirler yazmazdı şairler. Durduk yere aklıma Tolga, Tayfun, Serkan ve Fuat'lı üniversite yıllarım gelince ben de ne yapayım? Bu yazıyı yazıyorum işte...
Çünkü hayatta her şey, zamanla değişiyor bilirsiniz; kelimeler, yazıların anlamları da buna dahil. İçinde duygular varsa bütün kelimeler canlı. O yüzden ben merdivenleri çıkana kadar bazı cümlelerin çürüdüğünü hissettim. Olabilir. Bazı kelimeler TDK'nın denetiminde. Silinebilirdi de sözlüklerden. Ya da ne bileyim, merdivenlerden düşüp ölebilirdim.
On dört sene evvel bir Mayıstı. Bir Mayıs değil, Mayısın herhangi bir günüydü. Günler ılıktı henüz. Dört genç sahilde oturmuş Manchester United-Chelsea maçı için iddialaşıyoruz. Puan farkı üçtü yok efendim dörttü, Chelsea koyarsa şampiyonlar ligini garantiler filan diye...
İnternete mi uzaktık yoksa aramızdan birinin hayatını kökten değiştirecek o gazete alınmalı mıydı sebep neydi hatırlamıyorum. Dördümüzden ayrı ses çıkınca çareyi gidip, gazete alıp, bakmakta bulduk. Fark dört puanmış, Chelsea koyarsa şampiyonlar ligini garantilermiş, uzatmadık. Fuat Yıldız Teknik öğrencisiydi ve tatilde memleketine gitmek istemiyordu. Hazır gazete eldeyken ilanlara bakmaya karar verdi. Tolga da "Part-Time bi şeyler bulursan söyle lan, para lazım tatil için." dedi. Aynı gazeteyi aldık ortaya. başka gazete almaya mı üşendik, paramız mı yoktu, yoksa aramızdan birinin hayatını kökten değiştirecek o ilanı..
Yedi sene evvel Fuat, İngiltere liginde iki takımdan hangisi Şampiyonlar liginde ön elemesiz oynar diye iddiaya girip aldığımız gazeteden bulduğu iş yerinde çalışan Semra ile evlendi. Zaman içinde iki tane de kızı oldu. En büyüğümüz yirmi üçtü ve tüm bunlar hayatin henüz, Kaş'a inerken insanı karşılayan limon ağaçlarının kokusu diye düşündüğümüzden olsa gerek, ne güzel bir tesadüftü. Ve biliyorduk ki hayat devam edecek, hayatımızın aşkıyla karşılaşacak, küçücük elleri sarıp sarmalarken Süreyyapaşa sahili talan edilirken ortada kalan İncir ağacı gibi mecbur ama anlamsız, yeryüzünde milyonlarca yıldır yağmur damlası dahi düşmeyen Antartika gibi soğuk ama kurak kalmayacaktık. Bilemezdik ki! Henüz kötü insanlar duygularımızı çarçur etmemişti. O zaman her şey birine denizi gösterip "Bak hayat ne güzel." demek gibiydi.
İşte bugün aradan onca zaman geçmiş, Semra'nın kapısında yatıp kalkan Fuat iş kurmuş, sonra bir çalışanının yatağına girip çıkmaya başlamış. Gelmemiş evine günlerce. Yazık Semra'ya. Uzun zamandır da iki çocuk verdiği kocasından seni seviyorum kelmesini duymamıştır ne zamandır kim bilir... Fuat iki kızını bile görmemiş uzun zaman.
Ben aşk olsam, çok kızardım Fuat'a...
Yedi sene sonra, dökülmüş yaldızları hikayenin.
Serkan Funda ile evlenmeye karar vermişti... Kadının sessiz sedasız başkasıyla evlenmesi şok etmişti bizi duyduğumuzda. Birdenbire evlenmiş inanır mısınız Funda? Ayrılıklar sevdaya dahildi zaten. Çok kimsesizdi Serkan. Şimdi, Ankara'da. Sıcacıkmış içi. Kalabalıkmış. Aşk Serkan'ın bütün yaralarına rağmen çiçek açmış ona...
Tayfun ise en eski dostum. Yedi yaşımın çocukluk arkadaşı. Babası sırayla ikimizi alıp kucağına havaya atar tutardı. Zamanı tutamadı Faruk amca. Tayfun'un saçları erken beyazladı bu yüzden. Büyüdük Tayfun'la... Tarihimize şahidiz. Birlikte içlendik bazı şarkılarda hem de ne biçim. Çocukluğum, hala Göztepe'de Tayfun'la top oynadığımız bahçede. Oktay söyledi geçen gün, Tayfun evlenmemiş daha... Tuğba'dan ayrıldıktan sonra...
Bence Tayfun'da hala yedisindedir yaşının. O bahçededir...
Eski dostlar gelince aklıma bir anda, aşk dediğin; üç ayrı hikayede, üç zıt yerde duran eski dostların hikayesine dertlenmekmiş bu sabah. Aldatan, aldanan her kimse...
Biliyor musunuz, ben şaşırmaya alışamıyorum bunca zaman sonra bile. Her şey herkese kadarmış. Kimse kimsenin yerine ölmez ki, Tolga neden öldü acaba?
O öldükten sonra ben en az elli kilo erik yemişimdir. Üzerinden 11 yaz geçti. Oysa aramızda en çok erik seven Tolgamız idi...
Tolga çok aşıktı Sevcan'a... Üzerinden 11 kış geçti...
Yalnızlık
Birgün, sevdiğim kadın tarafından sevilmediğimi hissettiğim an kaldırımın kenarına çöküp sigara yakmıştım. Sağlığıma faydalı şeyler yapamıyorum terk edildiğimde. Üst üste üç sigara yaktım hatırlıyorum. Sağlık adına kötü gelişmeler.
O gün üzerimde olan kazağın kollarından iplikler çıktı. Attım ben de... Halam öldü. Sırası gelmemiş bir kaç kişi daha Emrah, Dehen, Emre...
O kadın hep çoğaldı içimde... Demografi adına saçma gelişmeler...
Ben onca zaman sonra kafamı kaç kez vurdum ranzaya, kaç pedal çevirdim, kaç kez ibreyi 300'e dayadım Ayhan'ın motoruyla bilmiyorum. Polisi aradım bir kere... Araya karışıp dayak yemeden önce, Ali abiyi dövüyorlardı diye. Kedileri sevdim, iki üç bebek aldım kucağıma. Hep onlara anlattım yalnızlığı. Öyle ya, hayat tabağına ne koyarsa...
Ben biraz yaşlandım o kadından uzakken mesela. Belki ölmüşümdür bile bir ara. Dünya adına iyi gelişmeler olurdu aslında öyle olsaydı. Yükü azalırdı hiç olmazsa.
Saçımı sakalımı sayısız kere kestirdim. Yeni pantolonlar aldım. Hiçbirini görmedi o kadın. Ve kocaman bir ayna aldım salonun ortasına. Boş duvara konuşmaktan sıkılınca... Hasret duymak adına iyi gelişmeler bunlar çünkü hiç gitmedi o ayna.
Ayakları olmamak ne iyi biri... Ayak demişken, çok güzeldi o kadının ayakları...
Edirne'ye, Kaş'a, Kalkan'a Safranbolu'ya gittim defalarca. Bir sürü insanla bir sürü güzel fotoğraf çektirdim. Konsere gitmedim hiç. En son Kardeş Türküler konserinden sonra... Bağırdım bir adama Kadıköy'de. Çok adımladım Bahariye'yi o kadından uzak karanlıklarda. Bilirsiniz birileri vardır şu hayatta, bazı adamlar ve bazı kadınlar... Onların yanında asla karanlık hissetmezsiniz.
Aşk adına aydınlık gelişmelerdir bunlar. Bazı sabahlar onlardan birinin yanında uyanınca ekmek alıp gelirsiniz. Buğday piyasası adına değil de yalnız uyanmadığınız bir sabahın mutluluğuyla... Merdiven boşluğunda eski dostlarınız gelse bile aklınıza, bu kadar üzülmezsiniz.
O kadın yokken unutmuyorum hiçbir şeyi. Hatırlıyorum yerli yersiz her şeyi. Kendi adıma kötü gelişmeler.
Fırından sıcak ekmek alıp apartmandan içeri girerken bir anda geçmişi hatırlamak, merdiven başında yüreğimi sıkması için geçerli bir sebep miydi bilmiyorum. Bu sabahın hakkı mıydı bu...?
Ölümün olduğu yerde her şey ne basittir değil mi aslında?
Ama işte bir anda durduk yere aklıma eski dostlarım geldi. Tolga, Tayfun, Serkan ve Fuat. Başka derdim kalmamıştı çünkü. Çayı demlemiş, sıkı bir kahvaltı yapmak istemiştim. Bakın siz yapmayın. Siz sabah kahvaltı edin. Dertlenmek en iyi akşamdan sonraya denk gelmeli. Çünkü ömürden bir gün daha gidiyordur. Bir şeyler bitiyordur. Hiçbir şey bitmiyorsa gün bitiyordur. Çünkü hayat aslında olduğumuz yerdir. Biz olduğumuz insanız. Bu yazıyı yazarken motorla ilk uzun yol heyecanımı düşünüp mutlu bir anıyı kaleme almak isterdim. Keşke motor koksa bu yazım. Çiçeklerden bahsettim, çiçek koktu mu bilmiyorum burnunuza. Koksaydı ne güzel olurdu, düşünsenize. O zaman hiç hüzünlü şiirler yazmazdı şairler. Durduk yere aklıma Tolga, Tayfun, Serkan ve Fuat'lı üniversite yıllarım gelince ben de ne yapayım? Bu yazıyı yazıyorum işte...
Çünkü hayatta her şey, zamanla değişiyor bilirsiniz; kelimeler, yazıların anlamları da buna dahil. İçinde duygular varsa bütün kelimeler canlı. O yüzden ben merdivenleri çıkana kadar bazı cümlelerin çürüdüğünü hissettim. Olabilir. Bazı kelimeler TDK'nın denetiminde. Silinebilirdi de sözlüklerden. Ya da ne bileyim, merdivenlerden düşüp ölebilirdim.
On dört sene evvel bir Mayıstı. Bir Mayıs değil, Mayısın herhangi bir günüydü. Günler ılıktı henüz. Dört genç sahilde oturmuş Manchester United-Chelsea maçı için iddialaşıyoruz. Puan farkı üçtü yok efendim dörttü, Chelsea koyarsa şampiyonlar ligini garantiler filan diye...
İnternete mi uzaktık yoksa aramızdan birinin hayatını kökten değiştirecek o gazete alınmalı mıydı sebep neydi hatırlamıyorum. Dördümüzden ayrı ses çıkınca çareyi gidip, gazete alıp, bakmakta bulduk. Fark dört puanmış, Chelsea koyarsa şampiyonlar ligini garantilermiş, uzatmadık. Fuat Yıldız Teknik öğrencisiydi ve tatilde memleketine gitmek istemiyordu. Hazır gazete eldeyken ilanlara bakmaya karar verdi. Tolga da "Part-Time bi şeyler bulursan söyle lan, para lazım tatil için." dedi. Aynı gazeteyi aldık ortaya. başka gazete almaya mı üşendik, paramız mı yoktu, yoksa aramızdan birinin hayatını kökten değiştirecek o ilanı..
Yedi sene evvel Fuat, İngiltere liginde iki takımdan hangisi Şampiyonlar liginde ön elemesiz oynar diye iddiaya girip aldığımız gazeteden bulduğu iş yerinde çalışan Semra ile evlendi. Zaman içinde iki tane de kızı oldu. En büyüğümüz yirmi üçtü ve tüm bunlar hayatin henüz, Kaş'a inerken insanı karşılayan limon ağaçlarının kokusu diye düşündüğümüzden olsa gerek, ne güzel bir tesadüftü. Ve biliyorduk ki hayat devam edecek, hayatımızın aşkıyla karşılaşacak, küçücük elleri sarıp sarmalarken Süreyyapaşa sahili talan edilirken ortada kalan İncir ağacı gibi mecbur ama anlamsız, yeryüzünde milyonlarca yıldır yağmur damlası dahi düşmeyen Antartika gibi soğuk ama kurak kalmayacaktık. Bilemezdik ki! Henüz kötü insanlar duygularımızı çarçur etmemişti. O zaman her şey birine denizi gösterip "Bak hayat ne güzel." demek gibiydi.
İşte bugün aradan onca zaman geçmiş, Semra'nın kapısında yatıp kalkan Fuat iş kurmuş, sonra bir çalışanının yatağına girip çıkmaya başlamış. Gelmemiş evine günlerce. Yazık Semra'ya. Uzun zamandır da iki çocuk verdiği kocasından seni seviyorum kelmesini duymamıştır ne zamandır kim bilir... Fuat iki kızını bile görmemiş uzun zaman.
Ben aşk olsam, çok kızardım Fuat'a...
Yedi sene sonra, dökülmüş yaldızları hikayenin.
Serkan Funda ile evlenmeye karar vermişti... Kadının sessiz sedasız başkasıyla evlenmesi şok etmişti bizi duyduğumuzda. Birdenbire evlenmiş inanır mısınız Funda? Ayrılıklar sevdaya dahildi zaten. Çok kimsesizdi Serkan. Şimdi, Ankara'da. Sıcacıkmış içi. Kalabalıkmış. Aşk Serkan'ın bütün yaralarına rağmen çiçek açmış ona...
Tayfun ise en eski dostum. Yedi yaşımın çocukluk arkadaşı. Babası sırayla ikimizi alıp kucağına havaya atar tutardı. Zamanı tutamadı Faruk amca. Tayfun'un saçları erken beyazladı bu yüzden. Büyüdük Tayfun'la... Tarihimize şahidiz. Birlikte içlendik bazı şarkılarda hem de ne biçim. Çocukluğum, hala Göztepe'de Tayfun'la top oynadığımız bahçede. Oktay söyledi geçen gün, Tayfun evlenmemiş daha... Tuğba'dan ayrıldıktan sonra...
Bence Tayfun'da hala yedisindedir yaşının. O bahçededir...
Eski dostlar gelince aklıma bir anda, aşk dediğin; üç ayrı hikayede, üç zıt yerde duran eski dostların hikayesine dertlenmekmiş bu sabah. Aldatan, aldanan her kimse...
Biliyor musunuz, ben şaşırmaya alışamıyorum bunca zaman sonra bile. Her şey herkese kadarmış. Kimse kimsenin yerine ölmez ki, Tolga neden öldü acaba?
O öldükten sonra ben en az elli kilo erik yemişimdir. Üzerinden 11 yaz geçti. Oysa aramızda en çok erik seven Tolgamız idi...
Tolga çok aşıktı Sevcan'a... Üzerinden 11 kış geçti...
Yalnızlık
Birgün, sevdiğim kadın tarafından sevilmediğimi hissettiğim an kaldırımın kenarına çöküp sigara yakmıştım. Sağlığıma faydalı şeyler yapamıyorum terk edildiğimde. Üst üste üç sigara yaktım hatırlıyorum. Sağlık adına kötü gelişmeler.
O gün üzerimde olan kazağın kollarından iplikler çıktı. Attım ben de... Halam öldü. Sırası gelmemiş bir kaç kişi daha Emrah, Dehen, Emre...
O kadın hep çoğaldı içimde... Demografi adına saçma gelişmeler...
Ben onca zaman sonra kafamı kaç kez vurdum ranzaya, kaç pedal çevirdim, kaç kez ibreyi 300'e dayadım Ayhan'ın motoruyla bilmiyorum. Polisi aradım bir kere... Araya karışıp dayak yemeden önce, Ali abiyi dövüyorlardı diye. Kedileri sevdim, iki üç bebek aldım kucağıma. Hep onlara anlattım yalnızlığı. Öyle ya, hayat tabağına ne koyarsa...
Ben biraz yaşlandım o kadından uzakken mesela. Belki ölmüşümdür bile bir ara. Dünya adına iyi gelişmeler olurdu aslında öyle olsaydı. Yükü azalırdı hiç olmazsa.
Saçımı sakalımı sayısız kere kestirdim. Yeni pantolonlar aldım. Hiçbirini görmedi o kadın. Ve kocaman bir ayna aldım salonun ortasına. Boş duvara konuşmaktan sıkılınca... Hasret duymak adına iyi gelişmeler bunlar çünkü hiç gitmedi o ayna.
Ayakları olmamak ne iyi biri... Ayak demişken, çok güzeldi o kadının ayakları...
Edirne'ye, Kaş'a, Kalkan'a Safranbolu'ya gittim defalarca. Bir sürü insanla bir sürü güzel fotoğraf çektirdim. Konsere gitmedim hiç. En son Kardeş Türküler konserinden sonra... Bağırdım bir adama Kadıköy'de. Çok adımladım Bahariye'yi o kadından uzak karanlıklarda. Bilirsiniz birileri vardır şu hayatta, bazı adamlar ve bazı kadınlar... Onların yanında asla karanlık hissetmezsiniz.
Aşk adına aydınlık gelişmelerdir bunlar. Bazı sabahlar onlardan birinin yanında uyanınca ekmek alıp gelirsiniz. Buğday piyasası adına değil de yalnız uyanmadığınız bir sabahın mutluluğuyla... Merdiven boşluğunda eski dostlarınız gelse bile aklınıza, bu kadar üzülmezsiniz.
O kadın yokken unutmuyorum hiçbir şeyi. Hatırlıyorum yerli yersiz her şeyi. Kendi adıma kötü gelişmeler.
Yalnızlık, bazen bir kişinin olmamasıdır bütün kalabalıklarda...
Unutmak için tek başına çabalamaktır bazı kimsesizlikleri.
Kimsesizken ve bunu hissederken en çokta...
