"Ve düşün ki bir adam,14 yaşımda bu şiiri duydum radyoda. O günden beri yaptığım tek şey duygularımı kaleme almaya çalışmak. Üzerinden geçen zamana bakıyorum da... Bunca anlatmaya çalıştığım şey, neden hep bu şiiri aklıma getirir, bilemiyorum.
İçinde bütün bekleyenlerin korkusu ve ümidi
Seni bekler.
Asılmayı bekleyen bir idam mahkumu gibi."
O yaşlarda okula giderken bir sabah, tam okulun önünde Hakan'ların arabasını gördüm. Babası bırakmıştı okula. Bizim arabamız yoktu. Televizyonumuz da...
Arabanın içine baktığımda, babasının Hakan'ı başının üstünden öptüğünü gördüm.
2017 yılındayız. Ve ben hâlâ baba oğul dendiğinde o sahneye imreniyorum. Annem öperdi... Hatırlıyorum.
O zamandan bu zamana radyolar değişti, okullar değişti, çocuklar değişti, Hakan değişti, ben değiştim. Her şey değişti. Evlerimiz değişti. Evlerimizin balkonları değişti ki annem çok severdi balkonumuzu. Şehirler değişti. Değişen şehirler annelerimizin, babalarımızın, kedilerimizin, kuşların, bulutların, hatıralarımızın, hayallerimizin canını aldı. Biz değiştik. Az ile mutluyduk. Şimdi çok ile hep yarım kalmışlığımızla yaşıyoruz.
Babam diyordum... İşte her şey değişti ama bazı özlemler öyle olduğu gibi yerinde kaldı.
Çok eskiden değil, daha üç sene önce ay başlarında paranın hesabını yapmak zorunda değildim.
Soframızda çok dostum olurdu. Aynı kavuna çatal saplayan, aynı şeye güldüğüm, aynı şeye ağladığım dostlarım... Aynı patates birayla aynı muhabbete daldığım...
Sonra bir takım krizler, krizleri yanlış yönetmeler oldu. Bir daha hiç rakı içilmedi dostlarla o sofrada.
Her zaman herkesle aynı şeye ağlanmayacağını buna tek başıma ağladığım bir vakit öğrendim.
Babam neden içerdi rakısını peynirle tek başına, anladım.
Ben uzun bir kaçış ve arayış öyküsü yazıyorum kelime kelime. Bunca kelime nereye gidiyor da hiçbir bok anlatmıyor bilmiyorum. Bir keresinde kalemle kağıda yazdığım bir yazıyı okurken, kalemi kalbime saplamayı düşündüm.
Sağ elimi kullanıyorum çünkü. Ve kalbim solda... Ölmek için kusursuz bir eşleşme gibi geldi bana. Uzun bir süre o kalemi bu kalbime saplamayayım diye ilaçlar verdiler bana. Demek ki benim de aslında saplamaya niyetim yokmuş ki, verdikleri tüm o ilaçları içtim.
Ama öğrendim; Kimse severek iyileştiremiyordu kimseyi.
O yüzden ilaçla iyileştirmeye çalışıyorlardı kırık kalpleri. Babamın annemi neden bırakıp öldüğünü de anladım. Kırılan kalbi hiçbir ilacın iyileştirmediğini de...
İlaçları bıraktım, köpek öldürene başladım.
Her şey değişti diyorum azizim.
En çok biz değiştik. Bir keresinde İrfan sormuştu bana "Biz olmasaydık ne olurdu?" diye.
Bu soruya cevap veremedim. Duymazdan geldim. İrfan'ın mezarına gömdüm. Başka şeyler düşündüm o sorunun yerine. Okul çıkışı attığım dayakları, yediklerimi... aşık olup, sana aşığım diyemediğim kadınları...
Düşündüğüm ve İrfan'ın sorduğu sorunun cevabını veremeyen hiçbir şey ile o boşluğu dolduramadım.
Bu muhabbette bana yer yok. Her şeye var. Olmayan babam var, olmayan kadınlar var, yaşanmamış aşklar, olmayan çocukluk, olmayan şehirler, balkonlar, yıkılmış evler var. Ben yokum. Annem çok üzülürdü işte buna, bütün anneler gibi. Kim bir yokluk doğurmak ister ki?
Bu soruyu İrfan'a sormayı da çok isterdim. Derdi ki "zaten anneler her şeye üzülür."
Beni okumadığınızı biliyorum. Bunun için yazmıyorum.
Ben varım demek istiyorum. Buradayım demek istiyorum.
14 yaşımda bir şiir duydum radyoda. O günden beri yaptığım tek şey duygularımı kaleme almaya çalışmak. Üzerinden geçen zamana bakıyorum da... Anlaşılamayan her bir cümle ile kayboluyorum. Babam da...
