25 Mayıs 2018 Cuma

Kendimle Delirmişlikler /

Yüzümün düştüğünü gördüğünde yanıma gelip hiç sesini çıkarmadan oturan bir amcam vardı. Benimle sus pus oturduktan bir süre sonra “Hadi gofret almaya gidelim.” derdi gülümseyerek. Küçükken çok severdim gofretleri. Amcam bunu bilirdi. Artık sevmiyorum. Amcam bunu bilmiyor. Çünkü bir gün amcamın ölüm haberini aldık. Gofretlere küsecek kadar küçüktüm. Elime kürek verdiler. Üstüne toprak attım.

Evet doktor. Bir daha hiç gofret yemedim.
Yağmurda zatürre olan Ömer'in ölüm haberini aldıktan sonra da yağmurlara küstüm.
Ta ki sevdiğim kadınla el ele yağmurda yürüyene kadar. 

Değiştim mi? Bilmem... belki...
Ben bunu nasıl analiz edebilirim ki doktor? Bunu siz daha iyi bilirsiniz. Bilimsel bir şey bu. Sizin mesleğiniz. 

Bunun üzerine düşündüğüm zaman bazı sonuçlara vardığım oluyor tabii. Bence insanları değiştiren insanlar veya hayat değil. Bence terazi. Bence insanların içinde bir terazi var. İsmini şu anda "Zaman Terazisi" olarak belirtmeyi uygun görüyorum. Ama manav tezgahlarındaki gibi bir terazi. İnsanların bütün duygular aynı ve yerli yerinde kalıyor bence. Zamanla bazı duygular ağırlaşıyor, bazıları hafifliyor. Böyle olunca insan bazen yağmuru çok seviyor. Bazen sevmiyor işte. 

Keşke ben de Psikiyatrist olsaydım. Bu yanıtımdan sonra hemen taburcu ederdim beni bu hastaneden. Ne güzel olurdu. Pılımı pırtımı toplamadan Maltepe Limanında alırdım soluğu. Sevdiğim kadını beklerdim.

Çünkü benim adım Kayıp doktor. Deli değilim ben. Ben Maltepe Sahilinin bekleyeniyim.
O gün Yaşar komiser beni kaza yerinde zavallı adama çarpan arabaya işerken görmeseydi bugün burada olmayacaktım. Ben deli değilim. Ben aşığım doktor. 

Ben bir kadını; bir insan bir insanı ne kadar çok sevebilirse o kadar çok sevdim. Böyle sizin karşınızda oturduğum gibi oturmuş, kahvelerimizi içerken söylemiştim ona sevdiğimi. Haddim olmadığını bildiğim için buna engel olmaya çalıştığımı söylemiştim. Yıllar sonra ilk defa bir kadınla göz göze konuşurken kalbim yerinden çıkacak gibiydi. Ben onu kendimden çok sevdim. Bunu bir kere söyledim ona. O da uyuyordu o esnada.

Sonra şey? Gitti.
Bir kadının arkasından; bir insan sevdiği bir insan gittiğinde ne kadar üzülebilirse o kadar üzüldüm. Delirmedim, üzüldüm ben. Sanki en güzel dutların olduğu o ağacın dalından uzanıp en güzelini elime almak üzereyken düştüm yere. Bu hayatta en mutlu olduğum sevdayı yaşarken işte...

Na yapayım? Ben de bekledim.
Bir insan bir insanı ne kadar bekleyebilirse o kadar bekledim.
Düştüğüm yerden kalkıp her defasında nasıl ölmediğime şaşırarak bekledim.
Onsuz kendimi nasıl seveceğimi bilmeyerek bekledim o siktiğimin limanında.
Gelseydi, böyle sizin karşınızda oturduğum gibi oturup "Ya ben kalbimi senin avuçlarına bıraktım. Sen niye beni bıraktın? O kadar mı yaşayamadın avucunda kalbimle?" diye sormak için bekledim.


Ne olacak doktor? Gelmedi.
Kendi kendime dedim ki "Olur bazen öyle."

Çünkü olur böyle şeyler doktor. Bazen insanlar arkalarında ne kaldığını bilmezler.
Bazı camlar kırılır. Bazı camlar kırıldığında pencereler de kırılır. Bazı camlar kırıldığında bazı pencereler öyle bir kırılır ki duvarlar da yıkılır. Ben evsiz odasız yaşamayı öğrenmek istemedim. Ben o limanda öylece evimi bekledim doktor. İnsan en derin yarasını ne kadar kaşırsa o kadar unutamaz. O kadar unutamadım ben de yuvarmı...


Buradan çıkarsam Limana gideceğim doktor.
Yutkunmayı öğrenmiş bir adamım ben. Hem ben çok sevince, kendimi avutmayı çok yakıştırıyorum üstüme. Her zaman kazanacağım diye bir şey yok nasılsa. Deli değilim ben doktor. İnkardan, yalandan, kazandım sanıp kaybetmekten, dut yerken düşmekten yorgunum. Bir insan bir insanın sevgisiyle ne kadar güzelse, o kadar güzeldim. Yani deli değilim doktor. Biraz daha çirkinim.

Eskiden güzeldim, eskiden severdim gofretleri, yağmurları, dutları ve kendimi...
Deli değilim ben doktor. Eski Kayıp değilim...