18 Mayıs 2018 Cuma

Dertleşme / Eşik (1)

Ne bok yiyeceğim ben şimdi lan?

Dün, gün içerisinde izlediğim bir dizide geçen ''Hayat sana ekşi bir limon verdiyse, limonata yap!'' repliğinden nasıl etkilendiysem bir kaç gündür buraya yazacaklarımın kafamda dönüp durmasına bir türlü engel olamadım. 

En son ne zaman limonata içtiğimi düşündüm. Yani hayat benim önüme limonları dizdiğinde, şekeri elime alıp tüm limonlara ne zaman giriştiğimi... ve ağzımı yaya yaya sevinçle ne zaman limonata içtiğimi... İnsan sadece en son ne zaman limonata içtiğini değil, en son ne zaman mutlu olduğunu da unutabiliyor.

Kafamda oradan oraya uçuşup duran düşünceleri kağıda dökmek arzusuyla oturdum penceremin kenarına. Yazdım yazdım sildim. Biraz gaza ihtiyacım vardı belli ki. Bunu Ali Lidar, Sinem Sal veya Emreh Serbes okuyarak sağlayabilirdim. 

Emrah Serbes'i seçtim. O da ne? Orospu Mert kitabımı geri getirmemiş. Manyak ya bu insanlar! Aldığın kitabı neden geri getirmezsin ki kardeşim?

Sinirlerim hopladı. Oraya bakıyorum yok, buraya bakıyorum yok. Bir sigara yakıyorum balkonda.
Bir bakıyorum babamın bulmacalarının altında parlıyor bir kitap "Erken Kaybedenler" yazıyor görünen kıyısında. İçimden "Aaaa burdaymış." diyor seviniyorum. "Ama olsun, yine de tanıdığım en kallavi orospu, Mert." demeden edemiyorum kendi kendime.


Gece 23:00 suları. Kendi kendime konuşmaya devam ediyorum...
"İşte bak, sevindin şu an Kayıp."


Mutlu ve mutsuz olmayı düşündüm.
Sadece Mert orospusu değil Tolga'da geldi aklıma. İşi ne kadar güzel gidiyorsa gitsin aileden gelen varlığın devamında oluşan (gelişen demeliyim) yaşam standartları; milyonluk bir evde oturmasına, şahane arabalara binmesine olanak tanıyor. Duygusal olarak da zengin. Çünkü aşık olduğu karısı kendisine çok aşık, kendisine tapan minik bir kızı var, dünya güzeli...

Neden son görüşmemizde beni kenara çekip "İyi ki geldin, seninle muhabbet etmeye çok ihtiyacım varmış. Uzun bir aradan sonra bu kadar mutlu bir akşam yaşamadım." dedi ki bana? 
Bu gece ve önceki geceler bunu düşündüm durdum. "Lan oğlum manyak mısın lan, senin derdin ne?" diye sormalı mıydım?

Kendisini tanıyan bir psikolog arkadaşımla Tolga'nın gıybetini yaparken, enteresan bir cümle kurdu 

Psikolojisi yerlerde sürünen psikolog arkadaşım dedi ki;
"Her şey ne kadar güzel giderse gitsin, yine de bir şeyleri arzu edecek. Bunları gerçekleştirmek için kafasında kuruyordur. Onların gerçekleşeceğine dair zamana ve kendisine güvensizlik duyuyor olabilir. Olmazsa da siktir et diyecek genişlikte değildir muhtemelen." dedi.

Psikolog arkadaş ne şahane bir şey değil mi? Adı Cenk. Severim piçi.

Dedim ki "Cenk, ya ben o gece eve dönerken ölseydim. Ya taklalar atan arabadan cesedim çıksaydı, kanayan beynim beni hiç uyandırmasaydı? Çünkü normalde maç başlar başlamaz ilk golü hep ben yerim ya! Ben hep bu hayatı 'Böyle olması gerek' diye yaşayarak bok ettim. Bizim minik mutluluklarımızı yaşayacak vaktimiz olduğunun da garantisi yok. Yarın sabah uyandığımda, bir anda Tolga gibi bir hayata sahip olmuş olsam gözlerimi açar açmaz kendi kendime 'ne bok yerim lan?' diye sorarım biliyor musun?"

Ben o sahneyi unutmam, Cenk gülümsedi. Elini omzuma attı. Dedi ki "Sen öyle güzel bir adamsın ki, işin gücün hep empati kurmak. Ama yanlış kuruyorsun işte." diyerek kadehini kaldırdı.

Cenk'e o akşam, bu yaşıma kadar bir gün olsun hastanede sıra beklerken gerilmediğim bir an olmadığını, evden bir gün olsun sorun çözmek zorunda kalmadan çıkmadığımı, saçlarım varken bir sabah olsun aynanın karşısında tarayıp beğenmeyip başka şekle sokup bozduğumu hatırlamadan, günün ilk sigarasını o günün işlerini nasıl sorunsuz hallederim diye düşünmeden içmişliğimin olmadığını anlattım. "Erkeğim lan ben." dedim ona.

Ona anlattım, siz de bilin;
Ben yaşımın henüz 19'unda, sevdiğim kadına ve sırf onun ailesine laf gitmesin diye nişan yüzüğü taktım. Evleneceğimden de değil üstelik. Patronuyla yattığı otelden birlikte çıkarlarken yüzlerine yüzlerine küfürler etmem bu yüzdendi. Normalde sevgilime küfür edecek bir insan değilim çünkü. Fakat her kötülük beni mi buluyordu? Ne yapmıştım ki ben? Niye istediğim gibi olmuyordu hiçbir şey, bütün gücümle çabalamama rağmen?

Kışın ortasında insanlara güneş enerjisi sistemleri satmak için nerelere girdim çıktım. Ne şehirler, ne köyler, ne beldeler gezdim. Misafirler memnun olsun, güzel tatil yapsınlar diye evimden uzakta yıllar boyunca geceli gündüzlü 20'şer saat durmadan usanmadan bıkmadan mı çalışmadım?
Sırf çok para gitmesin diye evimi kendim mi boyamadım?

İşsiz kaldığımda evden oraya buraya yürüyerek mi gidip gelmedim? Kendime iş kurup kazancımın yarısına yakınını bu ülkeye vergi olarak mı vermedim? N'oldu başım göğe mi erdi?

Ben yaşadığım her şeyi, bir gün her şeyin yoluna gireceğine inanarak "Böyle olması gerek!" diyerek yaşadım. Ne gerekiyorsa onu yaptım. Bir gün geçecek umuduyla. Sıra bir gün bana da gelecek diye diye...

Ama gelmedi.

Ben bir gün, çok eskiden birbirimizi çok sevdiğimiz bir kadına rastladım Kadıköy'de.

Gülümseyerek "nasılsın" diye sorduğunda hakkımı ona helal ettim. Hala birbirimize gülümseyerek bakabiliyorsak hakkımızı da helal etmeliyiz çünkü. Kendisine benzeyen minicik bir çocuk doğurmuş. Babası ne şanslı dedim içimden. Birbirimize hiç laf sokmadan, belki 15 yıllık bir sürü söylenmemiş sözü yine yutkunarak vedalaştık. O yoluna gitti ben yoluma. O Bahariye'ye ben Modaya doğru adımlamaya başlamışken ondan sonraki sevgilimi düşündüm. Bana "Sen hala eski sevgilini unutamadın, beni kullanıyorsun." demişti.

Doğru söylüyordu. Herkesin avucunun içini öpemez, her kadının ayağını öpemezsin.
Doğru söylüyordu, çünkü insanın hayatından bazı insanlar geçiyor, bir daha kimseyi onun gibi sevemeyeceğini, o kişiyi kaybettikten sonra anlıyordu.

Sen de sevdirseydin kendini onun gibi amına koyim. O kadının elinin tırnağı olamayıp gelip beni boklamak ne güzel. Sevmenin bir limiti varsa bu benim problemim değildi. O'nun problemiydi. Eşelemekten vazgeçmediği, kanayan yaramı kazıyıp durduğu için terk ettim onu. Böyle olması gerek dedim demek ki... Durup arkasından bakma gereği duydum eski sevgilimle rastlaştığımız Kadıköy'ün Rıhtımında aramıza 50 metre girmişken. Kızı bana bakıyordu...

Sıra bana da gelecekti, o an biliyordum.

Ama gelmedi...

Sonra 175 bin liralık arabasını sattığı için pişman olan arkadaşlarımı dinledim. İş yerinde direktörünün ağzına sıçtığını gelip benimle paylaşan ama "tabii sen nereden bileceksin, patron adamsın amk." diyen denyoların muhabbetine meze ettim kendimi. Yıllarca köpeğine baktığım arkadaşımdan sadece bir hafta sonu köpeğime bakmasını istediğimde "Kanka hafta sonu manita gelecek. Alamam." reddine ve ondan sonra, köpeğimin milletin cinsel hayatına nasıl olumsuz etkisi olacağını sorgulayarak düşündüğüm günler geçirdim. Ama sıra bana gelmedi hiç. 

Konserden video atan arkadaşımın videosu whatsap'a düşmeden, oturduğum rezidansın 29. katından ve 290 numaralı dairesinin adalara bakan penceresinden aşağı sarkıtmıştım ayaklarımı. Sigaramı içecek, canımı acıtan bütün terk edilmişliklerimi, yalnızlığımı, işlerimi batırdığım için kapıma dayanan alacaklıları, avukatları, mahkemeleri, düşüşümü görüp hiçbir şey yapmayanların hayal kırıklıklarını sonlandıracaktım. 

Tolga aradı. Sonra bir daha. Bir daha ve öyle ısrarlıydı ki bir kaç kez daha... Ben cevap vermedikçe aradı. Açtım. Ölmeden önce telefonunu dinlemeye değer birileri olabilirdi bu hayatta. Belki de Tolga onlardan biriydi.

Telefonu açtığımda ağlıyordu hıçkıra hıçkıra Dedi ki "Kayıp, hastanedeyiz. Sinem'in kanaması var. Bebeği kaybediyoruz galiba. Karıma bir şey olmasın lan."

Telefonu kapatıp açık olan pencereye baktım. Perde geriye doğru savruluyordu. Ertesi sabah haciz memurlarının gelip götüreceği televizyona çarpıyordu, tülleri önüne katıp. Hiç unutmam salonun orta yerinde o kalakaldığım sahneyi... Dedim "Ne bok yiyeceğim ben şimdi lan?"