Fanzin yazarlığı yaptığım sürede bir sürü arkadaş edinmiş, bir çok yeni insan tanımıştım. Heyecanı ortak, duygu ve düşünceleri ortak konuları edebiyatla harmanlayıp geceler boyu muhabbet ediyorduk, bölüşüyor, paylaşıyor ve birbirimizden beslenerek bol bol üretiyorduk onlarla.
Bir çoğuyla da kafa dengi olduğumuza kanaat ediyordum. Biri hariç... Bayan S...
Çünkü Bayan S, hem yazarlık hevesinde, hem tiyatrocu, hem resim çizebilen, ultra seviyede aktif ve mutsuzluğuyla beni deli eden bir arkadaşımızdı. Beni deli etmesinin arkasında "Aşağılık seviyede takıntılı, sürüngen, sırf acıdığım için ona katlanıyorum." gibi cümleler kurarak arkamdan konuşuyor olmasının etkisi vardı elbette.
Evet takıntı derecesinde aşıktım. Ve bu yara sadece bana aitti. İşim yazmak değildi. Hobim yazmaktı. Beğenmiyorsan "beğenmiyorum" de göt lalesi, arkamdan atıp tutmanın anlamı ne? demezdim ama yüzüne gülümser, en azından bu cümleleri başkasına değil içimden söylerdim. Böylece karaktersizliğimizi eşit seviyede tutmaya çalışırdım.
Geçmiş gün; Ekip olarak izbe bir bardayız... Birinci yılını kutluyoruz dergimizin. Bayan S ile aynı masadaydım o gece.
Bu tamamen en sevdiğim yazar arkadaşım Bay RB'nin puştluğu. Yer Kadıköy, barlar sokağı. Sikindirik bir mekan. Bar kusmuk kokuyor. Ve Bayan S nin parfümüyle karışan kusmuk kokusu beni benden alıyor. Öyle alelade bir beni benden almaktan bahsetmiyorum.
Ve ben naif ve kırılgan bir adam olmanın bana verdiği yetkiye dayanarak, tahammül ediyorum Bayan S'ye ve bütün iğrenç kokuların karışımına. Aslında bu tahammül seviyesi, inanın bir mucize benim için o zamanlar.
Masada sohbet ve kahkaha birinci yıl kutlamasına yakışır şekilde ilerlerken Bayan S sanki zorla gülüyor, sanki aslında huzursuz ama bunu kimseye çaktırmamak için konuşup, eğleniyormuş gibi yapıyor diye hissediyordum.
Tam bu hissi kontrol etmek için kendisine baktığım bir an onun da bana baktığını görüyorum. Gülümsüyor, başıyla bana yaklaş diyor ve dudaklarını kulağıma doğru uzatıyor.
Kulağımı dudaklarına doğru eğdiğimde "Dışarı çıkalım mı?" diyor.
Kulağımı dudaklarına doğru eğdiğimde "Dışarı çıkalım mı?" diyor.
Bana diyor... aşağılık seviyede takıntılı bulduğu bana... sırf acıdığı için katlandığı bana... masada ikimiz haricinde üç adam ve iki kadın daha varken bana...
"Gel çıkalım, biraz hava al, sen motoru kaynattın, içmelere doydun kusmalara doyamayacaksın." dedim
Dışarı çıktık ve kapıdan 7-8 adım uzaklaştık. Ben Limon'un duvarına dayandım. O elindeki bira şişesini kafasına dikti. Kıçının üzerine oturup bağdaş kurdu ayağımın dibinde. Kaldırımın tam kenarına... Yani kıçı kaldırım kenarında, bağdaş kurduğu ayakları asfaltın üzerinde. Kaldırım Bayan S'nin bacak boyuna göre dizayn edilmiş sanki. Onu izledim kısa bir süre. Birasını kafasına dikmesine rağmen yine bitiremedi. Şişeye bakıp bacaklarının arasına sıkıştırdı.
Sevmediği kişilere sürüngen mi diyor hep bu kadın? Bana "hastalıklı sürüngen." diye bir adamı anlatmaya başladığında onu dinlerken buldum kendimi. Ne olsa beğenirsiniz? Kaldırımın ortasına tam karşısına bağdaş kurmuşum bende. Farkında değilim... Temiz hava çarpmış olmalı.
İkimizden başka kimse bu kaldırımda oturmuyordu o an. Hatta o an ikimizden başka hiç kimse yoktu o kaldırımın üstünde. Kadıköy'ün barlar sokağını bilen bilir. Bu da bir mucizedir.
Kadın, öylesine içten bir hırsla kusuyordu ki öfkesini, artık o hastalıklı sürüngen adamı ben de tanıyor, hatta tanımakla kalmıyor kendisinden nefret bile ediyordum.
*-*
Kanlıca... Evimizin önünden sola, oradan iskele tarafına yürüdüğünde dört yolun tam sağ köşesinde yüzlerce yıl önce dikildiğini düşündüğüm çınarları, yaşlarının aksine genç birer ağaçmış gibi duran heybetli çınarları görebilirsin.
Bundan on sene önce görmek mümkündü en azından. Ağaçların kovukları bir adam boyundaydı. Ben içine girmedim o kovukların. Ama girdiğimi hayal ettim. Tek başıma sığdığımı hayal ettim. Nemli ağaç kokusunu hissettim hayalimde. Tarihini yaşadım. O kovuğun içinde, bir ağacın kovuğu nasıl böyle mağara gibi olur, onu düşündüm. Ama hayalimde...
Kedimi de hayal ettim o ağacın dallarında... Kızım için evimize ağaçtan bir tırmalama zımbırtısı almayı düşündüm. Sonra o evimiz dediğim yuvadan kovuldum... hayallerim, kedim, umutlarım, en sevdiğim varlık... İnsanların başına böyle şeyler gelebiliyordu nihayetinde. İnsan her şeye hazırlıklı olamıyor. Ben de olamamıştım. Her şeyim elimden alınmış, bin bir sevinçle kurduğum dünyadan kovuluvermiştim işte...
-*-
Bayan S'nin alkollü çenesi, kaleminden on kat daha kuvvetliydi. Anlattıklarına karşın yüzümde soru ifadesi oluşmuş olmalıydı ki açıklama yapmak gereği duydu. "Ve sebebi ne biliyor musun?" diye dönüp suçlayıcı bir ifadeyle yüzüme baktı kadın.
Kaşımın birini "Ne?" dercesine kaldırdım. "Ben miyim?" dedim.
"Sen değil ama senin gibi adamlar yüzünden o sürüngene katlanıyorum." dedi gözlerini gözlerimden ayırmaksızın.
"Saçmalıyorsun. Beni tanımıyorsun bile Bayan S." diye sordum. Evet bu bir soru cümlesi değildi ama ses tonlamasıyla gayet soru şeklini alabilen bir cümle olabiliyordu. Cümlenin yazılış şekline, dil bilgisine takılma. Sorar gibi kendi sesinle tonla. Soru cümlesi olduğunu görecek ve bana hak vereceksin.
Israrla gözümün içine içine bakarak "Sanki siz beni çok tanımaya çalıştınız, sizi tanımama izin verdiniz öyle mi bayım?"
Sarhoş bu kadın, kafayı tırlattı diye düşündüm. Ayağa kalkmaya yeltendi. Öfkeli bir hamleydi bu...
Kalçasını elinin tersiyle temizledi. Sendeledi. Sol elini sol gözüne götürdü ve ovaladı. Gözlerini açıp kapattı bir kaç kere. Anlamsız hareketler silsilesi bununla bitecek sandım. Sağ elinde ki bira şişesini kucağıma bırakıp "Bitir şunu. Senin gibi adamların yaralarından kaçarken alkolik oldum. Takıntılı acılarınız ve siz bayım. Alkolik ettiniz beni." dedi.
"Ben votkayla bira içemiyorum." dedim.
"Bende ağzımla içemiyorum o boku." dedi
Mekana doğru yürürken arkasından bakıyordum. Son cümleye uzun uzun güldüm.
Beni bilen bilir. Kendisini ait hissettiği ve alıştığı dünyadan kovulan herkes gibi benim için de uzun uzun gülebilmek bir mucizedir. Hatta bence en az, bir tırtılın kelebek olması kadar.
Beni bilen bilir. Kendisini ait hissettiği ve alıştığı dünyadan kovulan herkes gibi benim için de uzun uzun gülebilmek bir mucizedir. Hatta bence en az, bir tırtılın kelebek olması kadar.
-*-
Kanlıca; evimizin önünden dümdüz aşağı indiğinde Kanlıca İskelesine varırsın. Seni deniz karşılar. Vapur iskelesinin orada sevdiğim kadını beklerken, kalabalığı izlemek garip bir keyif veriyordu bana. Bir yanda amcalar balık tutuyordu. Kimse oradan geçmiyormuş gibi davranırlardı ellerinde oltayla. Sanki herkes herkesi karşılıyor, hiç karşılaşamayanlar ise Kanlıca'nın bir yerinde birbirlerini buluyor gibiydi. Balıkçı amcalar o kalabalığı hiç ama hiç umursamıyordu. Galiba bir tek ben umursuyordum. Gerçi ben sadece bir kişiyi beklemeye gidiyordum oraya ama...
O kadın vapurdan inerdi, sanki hayat inerdi o vapurdan, yaşamak inerdi. Gözleri yorgun ve aynı yorgunlukla bir gülümseme dudaklarında...
Biliyor musunuz, ben çok ağladım onunla ayrıldığımızda. Uzaktakileri getiren vapurlara ağladım, yakındakileri götüren vapurlara ağladım sonra, balkonumdan vapur sesi duyduğumda, onun indiği sefer saatinde, bazen de o sokağı aşağı indiğimizi hatırladığımda... O kadın hep usul usul yürüyordu. Yürümeyince artık ağladım bende tabi. Bu yara da bana ait sonuçta.
Bir keresinde iskelenin yanındaki parkta otururken, ona Çınar ağacındaki kovuğu göstermiştim. "Benim bir ağaç kovuğum olsun. Korunaklı, şefkatli, merhametli... Ağaç perileri insanları üzmez bence." demiştim O'na. Bazı ağaçlar canları isterse kovuklardan fazlasını yapabilirdi hayallerimde. Ki neresinden bakarsanız bakın bu bir mucizedir.
*-*
Sigaramı içip masaya döndüğümde suratıma mal mal sırıtıyordu Bayan S.
"Ooo hoşgeldin. Şşt bak ne dicem." dedi.
O kızgın kadın iki dakika içinde, yani ben sigaramı bitirene kadar çakır keyifliğin sınırlarını aşmıştı bile. Ve anladığım kadarıyla öfkeli değil, sakin ve neşeliydi... Birasını masaya bıraktım. Sahteciliğe bak... Afrası tafrası oscar'lık amk. diye geçirdim içimden. Oturur oturmaz kulağıma eğildi ve
"Bu gece şu yalnızlığımın üstesinden gelemez misin?" dedi.
"Bu gece şu yalnızlığımın üstesinden gelemez misin?" dedi.
Ben şok. Ben git-gel. Ben öyle böyle değil fena abaza...
Votkamı birisi içmiş olmalı. Bardağım boş. Birasına uzandım tek dikişte kalan birayı devirdim bünyeye. Aslında votka üzerine gayet bira içebiliyormuşum demek ki.
"Gelemem Bayan S.... Aşağılık derecede takıntılı ve aşık bir sürüngenim ben. Bu gece yalnızlığının üstesinden gelirken kendimi incitebilirim. Bu kafayla deli gibi sevişirsek ne olacak ki, sabah ayıldığında sen kendini incinmiş bulabilirsin. Hem ben aşık olduğum kadının tenini, kokusunu sende arayacağım ve bulamayacağım için kendi yalnızlığımın bile üstesinden gelemem ondan sonra. O kadar aşağılık bir sürüngenim ki; değil senin, hiçbir bokun üstesinden gelemem ben." demedim. Yüzüne gülümsedim.
Aynı at gülümsemesi suratında. Kişnedi kişneyecek...
"Siz yazarlar fena sikişiyorsunuz." dedi.
"Siz tiyatrocularda fena rol yapıyorsunuz." dedim.
Ben boktan bir yazma heveslisiydim, o boktan bir rol yapma heveslisi.
"Senin gibi kibar ve naif bir adam nasıl böyle hayvan gibi sevişir aklım almıyor." demişti "Tarumar ettin beni." dedi ben kusmaya gitmeden önce...
Akşam üstü uyandık aynı yatakta. Eve gitmesi için Kanlıca iskelesine bıraktım kendisini. Ayrılırken boynuma sarıldı "Kayıp fene yazıyorsun, fena seviyorsun, çok fenasın." dedi.
Madem fena yazıyorum ve fena seviyorum ne diye arkamdan millete caka satıyorsun, sik müptezeli? Ama bunların hepsi Bay RB nin bok yemesi. Naif ve kırılgan bir adam olmanın bana verdiği yetkiye dayanarak çok istememe rağmen bu cümleyi sarf etmiyorum Bayan S'ye. Ne hali varsa görsün. Ben kötü biriyim sonuçta. Ki çocukluğuma bakarsanız bu bir hiçte mucize değildir.
Eve dönmeden öne iki bira alıyorum büfeden. Rivayete göre 450 yıllık bir ağacın önündeki banka oturup içiyorum ikisini de... İnsanların sevgisi şu ağacın kovuğu kadar yuva olamıyor birbirlerine diye düşünüyorum. Sik aynı sik, delik aynı delik... herkeste aynı cilve aynı işve... Ben içlerinden birini unutmak için kendi duygularıma ihanet ediyorum. Ve kendi bedenime...
Fenayım... çok fenayım...
