18 Mayıs 2018 Cuma

Dertleşme / Eşik (2)

Aynaya baktım cezaevinden çıktıktan sonra.

Kısa süren ama herkese söylemekten utandığım bir hikaye bu cezaevi hikayem. Artık değil. Ben değil, hayat utansın. İlle biri utanacaksa Allah utansın. Ben suçsuz yere yattım çünkü cezaevinde.

Aynaya en yabancı bakışımdı belki de. Sakallarıma karışan ve bir daha asla kendi rengini bulamayacak olan beyazlarına, derinleşmeye başlayan çizgilere, akla hayale sığmayacak kadar biriken heveslere... Çok yabancı hissettim kendimi.

Bunu en iyi Cenk bilir ve bu yanımı da hep eleştirir.
"O da öyle bir insan. Onu öyle kabul edeceğiz." diye düşünürdüm ben.

Taa ki Cenk "Herkes öyle bir insan diye herkesin derdine kendisine özel çözümler üretmek, herkese özel tasa tasarlamak, o da öyle diye, böyle dert dinlemek senin işin mi? Seni kim o da böyle bir insan diye idare ediyor be olm?" diyene kadar.

Öyle ya, bisikleti çok seviyorum ama yoruluyorum. Derece yapamadım diye hocam kızmasın bir gün amına kodumun yerinde. Veledromda 80 km ceza antrenmanı versin bu kulunuza.

Ama tokat gibi oturdu yüzüme Cenk'in söylediği.
Artık eski Kayıp değildim düşün, öyle bir uyanış, öyle bir diriliş...
Bundan sonra "yok öyle bir dünya."

Beni böyle kabul et diyenlere aynı cevabı verir oldum işte. 
"Sen kimsin ya? Ben senin bu sikik davranışının, beyinsiz tavrının, rezil takıntının neyini kabul edeyim sen öylesin diye."

Şaka şaka kimseye demedim. Ama bunu her kim söylerse söylesin, bana "Ben böyleyim, beni böyle kabul etsin eden." diyen herkese alternatifsiz bu cümleleri sıralıyorum artık içimden. Eyvallahım var ve bu çok az kimseye.

Eyvallah der yaşarım dediğim şeylerin başında Mert ibnesinin "Özledim, sesini duyayım dedim" diyerek aradığı telefon konuşmaları, Tahsin amcanın dükkanını ev belleyen Şişko adını verdiğimiz kediyi sevdiğimde elimi yalaması, Tolga'nın kızının kucağımda yatması geliyor olsa da dün gece olduğu gibi çoğu zaman düşünüp sonuca vardığım gibi "Sanırım yaşamak ve mutluluk kavramlarında genel olarak bir yanılsama" var.

Soma faciasından sonraki ilk Cuma, trafikte kaldığım köprünün ortasında etrafımdaki arabalara baktım. Öyle ya; cuma gününün akşamı herkes bir yerlere gidiyordu sonuçta. Arabaların içinde gördüğüm bütün gençler gülümserken ben üç gün boyunca gülemediğimi fark ettim. Hatta güldüğümde kızdım kendime. Ülke böyle. Bu ülkeyi böyle kabul mü edeyim?

İşçiler ölür, kadınlar ölür, çocuklar ölür, çıplak ayaklı çocuklar dilenir, bombalar patlar, hava limanı taranır, siyasetçinin biri çıkar "Fıtrat" der. Din ekseninde ülke yönetirler, yıllardır Van depreminden sonra çadırda yemek yiyenleri unutanlar, yemek yemeyi unutan Suriye'li insanlar. Hiç kimselere derman olamayan bizler...

Ne bok yiyeceğim ben şimdi lan?

Tolga bir keresinde demişti ki "Duru'ya doğum günü için kıyafet almaya geldik. Prenses kıyafeti amcası. Olm hiçbir yerde bikiboksiki prensesinin kıyafeti yok lan. Kafayı yiyeceğim." diyerek maçı izlemeye geç geleceğini beyan etmişti. Telefonu kapattıktan sonra, okul müsameresi için kızına çorap alamayan ve intihar eden baba geldi aklıma. Keşke o babanın da Tolga gibi dertleri olsaydı. Sadece ve sadece arkadaşlarıyla birlikte maça geç kalacağı için üzülseydi o adam.

Önceki yazıyı okuyan bilir, Cenk diyor ki "Yanlış empati yapıyorsun."

Lan göt, ben n'apayım şimdi bu memlekette yaşayacağım diye çektiğim derdi, koca ülkenin taşıdığı yükü? Acısını çekmediğimiz empatiyi neremize sokalım?

Siz sanıyor musunuz ki, ben istemiyorum sebepsiz gülücükler, utanmayacak neşeler biriksin ömrümüzde?

Tolga'nın mutsuzluğu bana Mehmet Pişkin'i hatırlatıyor. Hani şu işi gücü, hali vakti yerinde, mis gibi sevgilisine rağmen dayanamayıp intihar eden Mehmet'i... 

Astı işte kendini adam. Öldü gitti. Bir Allahın kulu da vasiyeti yerine getirilsin diye uğraşmadı amına kodumun ülkesinde. Kadavra da olamadı, kül de... Koydular tabuta gömdüler.
Hepimizin sonu gibi...

Allah başka nasıl bir bela verebilir ki insanlığa? Öleceğini bile bile yaşarken, öleceğini bile bile sana bu yaşamayı çok görenlerle yaşamak...

Benim başıma geldi; ben o cümleyi kurdum. Herkes kurar. 
Çünkü herkesin en haklı, en samimi, serzenişi, anarşizmi, çaresizliğidir. 
"Ne bok yiyeceğim ben şimdi lan?" eşiği... Sonrası ya bitmişlik, ya başlangıçtır.

This is Us şahane bir dizi. İzleyin derim. 
Bütün ekşi limonlara karşı limonata yapacak iradeniz ve gücünüz eksik olmasın ömrünüzden.