Didem bunu bana söylediğinde, 29 yaşından 33 yaşına kadar kalbinin iki kişilik atmasını sağlayan Metin tarafından terk edilmişti. Metin'in hayatında olmadığı ikinci sabaha uyanmıştı henüz. O'na adamın haklı olduğunu söyleyemedim. Bir gün söyleyecektim ama bu denli ölmek üzereyken değil. Arkadaşlar böyle olmalı. Neyi ne zaman söyleyeceğini bilmeli. Gerine gerine "Ben açık sözlü ve dobra biriyimdir, aklımdan geçenlerle dilimdeki aynıdır. Her şeyi baştan söylerim." diyen ve sanki iyi bir bok yediğini düşünen insanlardan haz etmem. Onlar, yere düşenin kanayan dizine tuz basmaktan çekinmezler. Acıya acı katmak bu dünyada en büyük günah değilse, bizimle ilgili kendisini sorgulaması gereken yegane varlık tanrıdır demektir. Ben de demedim işte "Metin haklı be kızım!" diye...
Çünkü boğazını temizleyerek konuşuyor, yutkunuyor, gözleri dolup dolup, yanaklarından aşağı sadece iki damla süzerek ağlıyordu. Dışarı akmayanlar da içine akıyordu belli ki. İnsan bazen de böyle ölür. Ağlamamaya çalışarak...
İnsan bazen böyle boğulur. İçine attıklarını saklayarak...
İşte depremler, savaşlar, kavgalar tsunamiler, kaoslar ve felaketler de böyle olur;
Birinin her şeyi olmak isteyip, hiç kalarak...
Kumdan kaleleri rüzgar da yıkar, su da... Yere sağlam basmak yetmez mesela bazen. Bunu deprem olduğunda anlarsın. Başına yıkılanlar koca bir binanın katları dahi olsa bazen içinde yıkılanların dünyanı daha çok tahrip etiğini, daha büyük bir enkaz bıraktığını anlarsın. Bir rüzgar, bir dalga... felaket ne olup geldiyse artık...
Erol'un felaketi de Pınar'dı işte. Sanmıştı ki Pınar ona kendi elleriyle bir dünya inşa etmiş. Sonuçta insan sanabilen ve sandıklarıyla da sıkça yanılabilen bir varlık. Kaldı ki; gerçekten bir dünya inşa etmişti Pınar ona... ama kumdan. Erol öyle bir enkazın altında kalmıştı ki, üzerine yıkılan kum taneleri dahi olsa artık kalkamazdı altından. Çünkü oraya aitti. Çünkü kimse kolay kolay yanıldığını kabul etmez. Pınar deprem olup yıktıysa o dünyayı, haklı bir sebebi olmalıydı. Herkes gibi Erol da gerçekleri inkar ettiği yere aitti... Yani enkazına...
Boş bulunup ona "Sen kendini çok kaptırdın bu kıza olum, belliydi böyle olacağı. Toparlarsın, sana Pınar'mı yok amk." demiştim.
İki eliyle tuttuğu kutu biradan gözlerini ayırmayıp "Annesi beni çok seviyordu lan. Kadın çok üzülecek." dedi.
Birinin dünyasındaki her şeyi çok seviyorsanız, ona aşık olmamanız mümkün değildir zaten.
Ben o zamanlar henüz aşık olmamıştım kimseye. Erol'un kafasına sıkmadan önce yazdığı son mektubu okuduğumda anlayacaktım. Pınar da anlayacaktı. Her şeyi acı çekerek öğrenmek zorundaydı insan.
Erol da bize böyle korkunç bir karanlık bırakarak öğretmişti. Yitirdiğin şeylerin, çaresizlikle kafa kafaya tokuştuğu anlar varmış. Aşık olmak, yitirdiğin şeyin özlemiyle baş etmek ve yaşamak, cesaret işiymiş...
Erol cesur bir adam değilmiş...
"Anlıyorum." demiştim... hem Didem'e hem de Erol'a...
Ben kimdim amına koyayım ki, neyi anlıyordum? Henüz Melike ile tanışmamıştım. Aşkın a'sından haberim yoktu. Neyi anlıyordum acaba? Aklım fikrim Mine'nin götünü, Selda'nın memelerini hayal edip otuzbir çekmekteydi. Hem benim anlamış olmam neye yaradı onlar için? Bazı anlar vardır. O an, birlikte paylaştığın herkes bilir; Anlamak sadece aynı şeyleri yaşayan insanların birbirine sunabilecekleri bir şeydir. Bir gün aşık olup, bir süre o aşkla ömrümün nasıl güzel geçtiğini anlayamayacak ve terk edilecektim. Enkaz olmak neymiş, hiç kalmak neymiş görecektim ebemin bütün çıplaklığıyla...
İnsanın duygusal hafızası var. Keşke olmasaydı.
O zaman ne Pınar, ne Metin, ne de Melike buralara yazılmayacaktı. Bazen çocukluğumuzun geçtiği evi özlüyoruz, bazen arkadaşlarımızla yürüdüğümüz sokakları, teyzemizin bize çikolata alıp, komşumuzun başımızı okşadığı anları... Yarınlardan umudu olmayan insanların işidir geçmişe dair özlemler.
Erol ölür toprak olur, Didem yaşıyor ama kalbin atması ne kadar yaşamak anlamına gelirse, o kadar işte... benim ne yaşamayı ne de ölmeyi hak ediyorum.
Pınar, Metin ve Melike yaşamaya devam ediyorlar.
Ben ne zaman imkansız bir sevdaya bel bağlasam, onları hatırlıyorum.
Yaşayanları değil... ölenleri...

- -
Ben kimdim amına koyayım ki, neyi anlıyordum? Henüz Melike ile tanışmamıştım. Aşkın a'sından haberim yoktu. Neyi anlıyordum acaba? Aklım fikrim Mine'nin götünü, Selda'nın memelerini hayal edip otuzbir çekmekteydi. Hem benim anlamış olmam neye yaradı onlar için? Bazı anlar vardır. O an, birlikte paylaştığın herkes bilir; Anlamak sadece aynı şeyleri yaşayan insanların birbirine sunabilecekleri bir şeydir. Bir gün aşık olup, bir süre o aşkla ömrümün nasıl güzel geçtiğini anlayamayacak ve terk edilecektim. Enkaz olmak neymiş, hiç kalmak neymiş görecektim ebemin bütün çıplaklığıyla...
İnsanın duygusal hafızası var. Keşke olmasaydı.
O zaman ne Pınar, ne Metin, ne de Melike buralara yazılmayacaktı. Bazen çocukluğumuzun geçtiği evi özlüyoruz, bazen arkadaşlarımızla yürüdüğümüz sokakları, teyzemizin bize çikolata alıp, komşumuzun başımızı okşadığı anları... Yarınlardan umudu olmayan insanların işidir geçmişe dair özlemler.
Erol ölür toprak olur, Didem yaşıyor ama kalbin atması ne kadar yaşamak anlamına gelirse, o kadar işte... benim ne yaşamayı ne de ölmeyi hak ediyorum.
Pınar, Metin ve Melike yaşamaya devam ediyorlar.
Ben ne zaman imkansız bir sevdaya bel bağlasam, onları hatırlıyorum.
Yaşayanları değil... ölenleri...

- -
