Sevgili günlük.
Doktorum ruh halimi değerlendirmek ve bu hastaneden çıkabilmem adına iyileşip iyileşmediğimi değerlendirebilmek için, kendisinin de okuyacağı günlük notlar tutmamı istedi benden. Seni bu yüzden yazıyorum. Bana kalırsa konuşmak daha güzel. Eskiden yazarlara ve şairlere üzülüyordum "bu denli yazacak kadar kimsesizler mi?" diye.
Çünkü yazmak konuşamadıklarını kağıda anlatmaktır diye düşünüyordum.
Öyle değilmiş o işler. Artık biliyorum...
Doktor önce rüyalarımı yazmamı istedi. Bilinç altımızın en net yansıması mıymış ne bokmuş.
Dün gece rüyamda büyük annemin bahçesini gördüm. Dayımı ve dedemi bahçeyle uğraşırken... Anneannem ölmüş olmalı... Hay aksi. Bari rüyamda o mutlu çocuk günlerin tablosunu eksiksiz görebilseydim keşke...
Sabah uyandığımda gözlerimin yaşla dolu olmasının sebebi, o bahçeyi ve dedemi çok özlemiş olmamdır diye düşünüyorum. Bir keresinde bana güneşin çiçekler için ne kadar önemli olduğunu anlatmıştı. Sonra güneşin insanlık için ne kadar önemli olduğunu...
Geceleri sevmiyordu dedem. Ama geceleri güzel şeyler de olabiliyordu. Rüyamda dedemin yanına gidip elini tuttum. Öptüm defalarca. Bana şu hayatta en uzun, bana ömrüm boyunca en sıcak, bana yaşadığım sahteliklerin ortasında en gerçek gülümsemeyle bakan tek insandır dedem.
Yine öyle baktı yüzüme. "Yıldızların nasıl parladığını görmemiz için dünya güneşe sırtını dönmek zorunda dedem. Dünyaya kızma. Güneşe küsme. Geceyi de üzme. Bütün suç bulutlarda." dedim.
Dedemin gülüşünü çok özlemişim. Ben gülümserken nadiren ağlarım çünkü. Nadiren doğru insanları özlerim... Doğru insanlar özlendiğinde gülümsemeye gözyaşı karışır bence.
*-*
Sabah kahvaltıdan sonra bahçeye çıktım. Gökyüzüne baktım. Rüyamın etkisiyle olsa gerek astronot olmak istediğimi hatırladım küçükken. Bu yüzden çocukluğum göğe bakarak geçti benim. Turgut Uyar'ın "Şimdi otobüs gelir biner gideriz, dönmeyeceğimiz bir yer beğen başka türlüsü güç........ durma göğe bakalım." mısraları yüzünden de ergenliğim...
Zamanın 60 saniyeli dilimlerle dakikalara yayılmasından pek haz etmedim. Orada kaç 60 saniye göğe baktığımı, kaç 60 saniye bu hastanede olduğumu, kaç 60 saniye sevdiğim kadını beklediğimi düşündüm. Zaman neden güneşin etrafında dönüp duran dünyanın aynı zamanda kendi etrafında dönmesiyle ölçülüyordu ki? Zaman insanın yüreğinde ve teninden ölçülmeliydi. Ağaçların yaşını güneşle hesaplamıyordu hiç kimse... İyi ki astronot olmamışım. Bu duruma çok bozulurdum.
Bir ağaca isim vermem garibine gitti doktorun. Ben de bunun garipsenmesini garipsedim.
İrfan (bahçedeki en yaşlı ağaç ve benim tek arkadaşım) ile bunu konuşmak için yanına gittim.
Benim bu konuda ne düşündüğümün daha önemli olduğunu söyledi İrfan. Ve ekledi. "Benim için." dedi. Bencil göt. Kendisini dünyanın merkezi zanneden insanlara kızdığım için bir ağaca sığınıyordum. Orospu çocuğu da insanlar gibi kendisini dünyanın merkezi zannediyordu.
Sırf bu yüzden İrfan'a "Haritada insanlardan en uzak yaşanacak yeri işaretle deseler senin yerini işaretlerdim." diye düşündüğümü söylemedim. Üstelik haritada böyle bir yeri ilk keşfeden birisi de çıkıp buraya İrfan adını vermezdi. Bu yüzden isimlerin bir anlamının olmadığını, sadece buna ihtiyaç duyulduğu için isimlerin var olduğunu söyledim. İnsan belki var olduğunu sadece ismini duyduğunda hissetmeliydi.
*-*
Bana kalsa şu an aynı Ophelia gibi, yıldızlarla pırıltılı bir değirmen havuzunda nilüferler ortasında, suyun üzerinde yüzmek isterdim. Ki ben, hiçbir şeyin bana kalmamasıyla meşhur biriydim.
"Diğer delilerden kaçmak için buraya gelip seninle konuşuyorum. Bir ismin olmalıydı." dedim.
İrfan bana "Bunu anlamayan insanların da isimleri var, ne garip değil mi?" diye sordu.
Unuttuğum isimleri düşündüm. Bazen birinin varlığını, hayatımdaki yerini unutmuyor ama ismini unutuyordum. Ben de her ruh hastası gibi, herkesi aynı kefeye koyan biri değildim. Her ruh hastası gibi birinde başkasını arayan biri değildim. Ben galiba herhangi biri değildim bu insanlar arasında.
Bunu doktorla konuşmam gerektiğini düşündüm. Çünkü doktor gün içinde kendisinin de okuyacağını hatırlatarak not tutmamı istedi.
Bunu doktorla konuşmam gerektiğini düşündüm. Çünkü doktor gün içinde kendisinin de okuyacağını hatırlatarak not tutmamı istedi.
Defterimi çıkarıp notumu aldım. "Doktorla hiçbir şey olamamak üzerine konuş."
Elimdeki mavi ciltli küçük deftere baktım bir süre.
İçinden geçenleri yaz demişti doktor. İçimde büyük bir aşk, büyük büyük özlemler, büyük bir kimsesizlikle savaşıyor, bu ne demekti biliyor musun günlük? Koskoca bir yaşamak.
Elimdeki mavi ciltli küçük deftere baktım bir süre.
İçinden geçenleri yaz demişti doktor. İçimde büyük bir aşk, büyük büyük özlemler, büyük bir kimsesizlikle savaşıyor, bu ne demekti biliyor musun günlük? Koskoca bir yaşamak.
Bu minicik defterin neresine yazacaktım ki tüm bu olanları? İrfan'a baktım. Kendi köklerine bakıyordu. Ne demek istediğini anladım... Defteri açıp, yazdım;
"Not: Doktora sevdiğim şeylerin yaşamak olduğunu zanneden aptallardan biri olduğumu İrfan söyleyince fark ettiğini söyle."
İrfan'a sarıldım. Odama geldim. Odama girer girmez defteri açtım ve yazdıklarımı okudum. Bok gibi yazıyordum. Hem şekil hem de anlam olarak berbat şeylerdi yazdıklarım.
*-*
Yatağımda tembel tembel yatarken, öğretmenimin verdiği bir Jules Verne kitabının benim hayal babam olduğunu hatırladım. Minik beynimle kocaman cümlelerin içinde hayal kurmak ne de güzeldi. Sadece olayların fiziksel akışını kavramakta zorlanıyordum ama bu dert değildi. California çöllerinden aya doğru fırlatılan bir roketin içinde seyahat etmeyi seviyordum. Uzayın boşluğunda hareketlerimi ayarlayamıyordum.
Okulda öğrettikleri hayat bilgisi, fen bilgisi, fizik hepsi palavraydı. Sürtünme denen şey vajina ve penis açısından değil aşk açısından çok önemliydi, çünkü sokak köpeğine sorsan bu üremekle alakalı bir şeydi. Hunharca paslanacak olan bilgiler hiçbir işime yaramıyordu yaşarken. Keşke eğitim müfredatını Jules Verne hazırlasaydı. Belki de şu an penceremden görünen İrfan ile konuşmak, psikiyatri biliminde delilik olarak adlandırılmazdı. Allah Freud'un belasını versindi.
Hemşire ilaçlarımı getirdi sonra kitap okurken uyudum.
Rüyamda Kaş'ı gördüm. Dünyanın en güzel kasabası değilse nereye dünya, nereye güzel denirdi bilmiyordum. Belki Lizbon'a...
Hemşire ilaçlarımı getirdi sonra kitap okurken uyudum.
Rüyamda Kaş'ı gördüm. Dünyanın en güzel kasabası değilse nereye dünya, nereye güzel denirdi bilmiyordum. Belki Lizbon'a...
Kaş bir ülke olsaydı, ben Kaş'lı olsaydım bütün orospu çocuğu psikopatlar gibi faşist ırkçı bir ruh hastası olurdum. O yüzden orada sadece misafir olarak kalmalıydım belki de...
Kaş'ı tüm mevsimleriyle, her saatiyle seviyordum. Hem ayık, hem sarhoşken, en mutlu veya en mutsuz hallerimle seviyordum. Belki de o yüzden bilmediğim bir sürü yere gitsem dahi buraya dönüp her seferinde kaleye tırmanır ve denizin üzerine tüm tonlarını yansıtarak yarım adanın arkasından batan güneşin yavaş yavaş kararttığı manzaraya bakarak kendi hayatıma dalardım.
Uzağı pek de ayırt edemeyen miyopla harmanlanmış astigmat gözlerim, düşlere daldığımda süper kahraman gözü gibidir. Her şeye, her nesneye istediğim kadar yakınlaşıp uzaklaşır, bazen kral mezarının yıkık duvarını kendisine layık bir şekilde yeniden dizayn ederim.
Bu dünyanın merhametsiz insanlarına, Kral Büyük İskender'in mezarının olduğu bir yerde tatil yaparken yere tükürülmeyeceğini, kimseleri üzmemeleri gerektiğini, kimselere kötülük etmeyecekleri gibi kötülüğe karşı savaşmayı kendileri için değil insanlık için yapmayı öğrenmeleri gerektiğini anlatırım kartal gözlerimle. Keşke öğrenseler. Böylece ben de gerçek bir kahraman olan Kral Büyük İskender'in yaşadığı, savaştığı bu topraklara gece huzurla tepeden bakarım.
Kaş'ı çok özledim. Dedemi ve avucunu öptükçe aşkımı büyüttüğüm o kadını...
Kaş'ı çok özledim. Dedemi ve avucunu öptükçe aşkımı büyüttüğüm o kadını...
*-*
Ben başıma gelen her şeyin öznesi değil nesnesi gibiyim. Tam bir bahanelere sığınma şampiyonuyum. Hatta bu konuda Hamburg Üniversitesinden doktoram olmalıydı. Büyüdükçe bir din gibi aynı şeylerin etrafında dönmekten vazgeçmeme rağmen şampiyonluk ünvanı bende. Bir tek sevdiğim kadını beklemekten vazgeçmeyeceğimi de günlüğüme hatırlatmak isterim. Çünkü ben bir kere aşık oldum artık. Bu öyle sik sıvazlamaya benzeyen bir şey değil. Öyle olsaydı herkes herkesle sevişmez, herkes herkesle mastürbasyon yapmış sayılırdı.
Düzeltiyorum günlük; Öyle olduğu için insanlar birbiriyle sevişmiyor, birbirleriyle otuz bir çekiyorlar. Bu dünyada en çok aşkı siktiler. Bir gün çok utanacaklar. Konumuz bu değil. Konumuz benim büyümem. Çünkü doktor kendimle ilgili farkındalıklarımı da günlüğüme yazmamı istedi.
*-*
Ben bir hayalperestim. Bu insanın karnını doyuran bir şey değil diyenlerin Allah ağızlarını silsin yüzlerinden. Steve Job da hayalinin peşinden koştu, Brad Pitt de, Dean Harrison da, benim dayım olacak gavat da.
Dayıma kamyon çarptı bir keresinde. Bir keresinde de ben (Sonra anlatırım bunu)
Bak ben hayalimin peşinden koşamıyorum mesela. Çünkü kanadım kırık. Ya da bacağım işte her ne boksa. Çünkü şartlar müsait değil. Bırak hayat peşinden koşmayı, it gibi çalışmam gerek yaşamak için. Ve ben tam bir keyif pezevengiyim. Bu yüzden çalışırken de "Boş ver be Kayıpçığım, olduğu kadar, benden bu kadar. Bu kadarını yapabiliyorum. Canımı alacak değiller ya!" savunması geliştirdim.
İnsanların en büyük yanılgıları yanlış dahi olsa doğrunun peşinden "bu benim doğrum." diye koşarak hayatlarını mahvetmeleri. Jules Verne'nin dediği gibi "Hayatta doğmak ve ölmek dışında kesin olan hiçbir şey yokken..." Ne muazzam bir yazar...
Okuyalım diye yazılmış dört kutsal kitaptan daha değerli benim gözümde.Yer çekimi kanunu 1687 yılında bulunmuş. Newton sağ olsun. Hangi kitap yazmış bunu o tarihe kadar? 1828 yılında doğan Jules her kitabında bilimden, uzaydan, çağlardan ve zaman yolculuğundan bahsetmiş. Jules Verne hayalperest bir adam diye aç mı kaldı?
Denizler altında kaç fersaha girip çıkmışız kaptan Nemo ile, bay Fox ile kaç günde devri alem yaparızın maceralarına atılmışız... Hey gidi.
Ne kadar büyürsem büyüyeyim, kimler girmiş çıkmış ömrüme, neler gelmiş başıma da hayal babam Jules Verne'in inşa ettiği hayal dünyam beni terk etmemiş. Ve kitaplar...
Ne güzel.
*-*
Sevgili günlük;
Ben bu günlüğe bu hayatı nasıl yazarım?
Yaşayamadığım bir hayatı nasıl yazarım? Belki de vazgeçmeliyim yaşayamadığım şeyden.
Dönüp dolaşıp aynı şehrin, aynı kasabanın, avucunun kokusuna aşık olduğum o kadının hasretine saplanıp kalan ben, kendimi yazarak mı bulacağım? Dedemle bahçesinde biber ektiğim günün özlemini 7 ciltlik ansiklopediye ancak sığdırırım. Kaş'ın Smirna'sındaki kalenin üzerine bir benlik inşa etmenin ne zor olduğunu daha yeni keşfetmişim, nasıl anlatırım?
Benliğim, hayallerim ve Kaş, bu koca evrende bildiğim en iyi yerlerdir. Ve özlemek zorunda kaldığım o kadına duyduğum aşk...
