16 Nisan 2018 Pazartesi

Kendimle Delirmişlikler / Bekleşi

Görüşmeyeli bir şey olduğu yok doktor! Ne olsun ki?
Bekliyorum umutsuzca.

Merak ediyorum, siz ne yapıyorsunuz beklerken?
Ben pencereden bakıyorum. 

Yeşil minderli koltukta götümün izi çıkana kadar oturuyorum. Götüm küçüktür benim. Küçük ve yuvarlak. Arkamdan bakıyorsan dikkatini çekmiştir sanırım, arkadan bakıldığında göt olarak çok yakışıklı bir adamım. Konumuz bu değil. Konumuz yok. İlle bir konumuz olmak zorunda değil. Anlatıyorum işte, dinleyiver sen de!

Beklemekten yorulmak sence de saçma değil mi doktor?
Öylece durduğun yerde seni yoran şey ne olabilir ki? Ama iyi bir şey olmasını bekliyorsan ve o esnada hayatında hiçbir şey iyi gitmiyorsa beklemek, çıplak ayakla olimpik maraton koşturmak kadar sancılı ve yorucu olabiliyor.
Ben de ne yapayım, umutsuzca bekliyorum. Beklerken sanki hiç beklemiyormuş gibi davranabilmeyi isterdim. İnsan yüreğine söz geçiremiyor işte. “Umut yok olum sakin ol.” diyorsun da dinlemiyor pezevenk. Bu kadar orospu çocuğu bir organ olabilir mi? Var işte. Yürek...
Allah belasını daha nasıl versin bilmiyorum!

Üzünçlü şeyler, gülünçlü şeyler düşünüyorum. İnsan düşününce hatırlıyor bir şeyler. Keşke güzel gülen bir adam olsaydım. Hep gülerdim Ama değilim. Hatta haddim olmadan güzel gülen kadınlara aşık oluyorum. Güzel gülmek maharet istemez. Ağzı ve gözü güzel kadınlar güzel güler. Ben de o ağzına sıçtığımın güzelliklerini mest olur izlerim. Gülen insanları severim. Gülmeyen insanları sevmem. Misal şu an, dünyanın en güzel gülen kadınına aşığım. O bana aşık değil ama olsun. Bu dünyada karşılıklı olarak birbirine eşit iki duygu var mı ki? Gerek yok. O bana aşık olmasa da olur. Işığım benim o. Sönmesin yeter.

Penceremin kenarında oturup bir şeyler yazıyorum. Olmayacak şeyler. İstiyorum ki birileri okusun da hissetsin bunları. İnsan hayatı en çok uyuyarak ve oturarak geçiyor olmalı. Bunu düşündüm şu anda. Meryem’im vardı benim. Dünyanın en güzel oturan kadını. Fizyolojik bir özellik olsa gerek güzel oturabilmek. Düşünsene, otururken bile güzel görünebiliyor bir insan. Bacakları uzundu. Biraz kaydırır poposunu, geriye yaslanıp bacak bacak üstüne atardı. Ayakları minicik... Ben böyle hanzo gibi oturuyorum, kusura bakmıyorsun değil mi? Elime bir tespih versen kimse yadırgamaz. Mahallede mevzu çıksa ilk beni çağırırlar gibi oturuyorum. Ben oturuyorum ve sadece bekliyorum oysa.
Fakat dikkatini çekti mi; en çok Meryem oturmuş demek ki içime... Bacakları çok güzeldi Allahsızın.

Sonra biraz belgesel seyrettim. Elbette bütün herkes gibi ben de sikimsonik Türk dizilerini izlemiyorum. Ben o Türk dizisi şeysini Behzat Amirimden sonra bıraktım doktor. Hepsinin dizi diye ağzına sıçayım. Hiçbiri; o belgeselde seyrettiğim, Afrika’da hayvan avladıktan sonra o gece öldürdüğü hayvanın ruhuna dua ederek kendisinden özür dileyen kabile kadar duygulu değil. Ve ben de tahmin ettiğin kadar duygusal biri değilim. Bekliyorum sadece. Beklerken biraz sendeliyorum duygusal olarak. Çocuksu bir heyecan olması, işi biraz romantik ve nostaljik hale getiriyor olabilir. Ama değilim.

Didem’e ufak ufak anlattım geçen gün. Yalnızlıktan ölmek üzereyken, son gücümle aradım onu ve dedim ki “Şu an ne bok yiyorsan bırak, gel çabuk. Konuşmamız lazım.” Sağ olsun o da ikiletmedi. Çıktı geldi. Gelir gelmez korkulu bir yüz ifadesiyle “Aklımı aldın piç kurusu, bir bok oldu sandım.” dedi.
Rakı doldurdum iki kadeh. Tek başıma içmek istemedim o gece. Hepsi bu. Bir sürü şey anlattı. Ben de fırsat buldukça, derdimden serpiştirdim aralara... Ağladı. Ağlamadım ben. Bu kadar güzel ağlayan bir kadın olamaz. Şu kadın benim sevgilim olsa, hayatını zehir eder, oturur ağlamasını izlerdim diye düşündüm bir ara. Ama sevgilim değil. Daha önce bunu hiç düşünmemiştim. Didem ve ben! Acaba o hiç düşündü mü? Ama olmaz. Aynı pencereden başka şeyler gördüğün birinden olsa olsa iyi flört ve en fazla iyi seks arkadaşı olur. Ben Didem’le sevişemem. Komik olur... Salağın sümüklü gezdiği, altına işediği çocukluk hallerini biliyorum... Neyse işte bana “Eskiden sen birini dinlerken gözlerin parıl parıl dinlerdin. İyice söndün sen, biraz kendine gel ya.” diye sitem etti bu şapşik... O esnada küllüğe uzanmak için eğildiğinde memesinin görünen kısımlarına takılmış olabilir gözüm. Yani gözlerimin parlıyor olması için tam olarak iki geçerli sebebim vardı aslında.
Artık memeye bile gözlerim parlayarak bakmıyorsam, bu beklemek beni gerçekten bitirmiş demektir.
Bi de şey dedi geri zekalı “motora biniyorsun ama çok tehlikeli, biliyorsun değil mi?”
Yok olmaz doktor. Didem’den sevgili mevgili olmaz. Ben bu kadına olsa olsa en fazla 3 kilo aşık olurum. İki öğünde biter gider... Aşka yazık olur. Ben otuz tondan aşağı aşık olan bir adam değilim. Olduğumu sandığımda çok yazık ediyorum kadınlara.
Üç kilo sevip, iki ton yük bırakmak olmaz kimsenin yüreğinde...


Dün gece, ruhumu serbest bıraktım. Şöyle iki soluk alsın gelsin dedim. Kendini sahil yolundaki çayırlık alanda bulmuş. Allahtan bulmuş. Ben de ne zaman kaybetsem, toprağın üzerine uzanmış bulurum kendimi. Uzanmış çayıra çimene toprağa, göğe bakarken bulurum. Bulutları izlerim onunla. Gözüme hep güzel görünür bulutlar. Benim gözümle bakarsan sen de aynı şeyi hissedersin muhtemelen. Bulutumsu hissederim kendimi. "Bulutumsu" ne güzel kelimeymiş... Bu kelimeyi kullanmalıyım. Keşke daha önce kullansaymışım. Aklıma gelmemiş. İnsanın aklına bazı şeylerin sonradan gelmesi üzücü bence. Belki bir sürü güzel anıyı ıskalamamıza sebep oluyor. Hassiktir ya! Bunu da şimdi düşündüm iyi mi!
"Sonradan aklına gelen bazı şeyler, başka bazı şeyleri bir şey yapar." gibi bir aforizma yok mu? Kesin birisi söylemiştir. Şu dünyada bir tek çakılı çivim yok. Bari iki cümle bırakalım be doktor... Ölüp gittiğimizde ne bırakacağız ki geride? 

Ben bekliyorum doktor.
Benim yaşamımın özeti bu. İyi şeyler olmasını bekliyorum. Çünkü en azından kötü şeyler olmasını hak etmiyorum.
Aşık olduğum kadını bekliyorum. Gelmiyor Allahın güzelliği.
Küçükken kar yağsın da sokağa çıkıp elim, ayağım, götüm buz tutsa bile bembeyaz kar örtüsünün üzerine ilk basan ben olayım diyerek erkenden uyanır, kalkardım yataktan. Pencereye atardım hemen kendimi. Amına kodumun şehrinde o sene kar yağmazdı.
Çocukluğum kara ayak izi bırakmadan geçti doktor.
Son derece sıradan ve fevkalade olmayan bir yaşamın aslında beni ne kadar vasat kıldığını sana nasıl anlatayım ki? Nasıl umutla bekleyeyim?
8 yaşımda bir fren sesi duydum ben doktor. Sol çaprazdan Atilla abinin önüme attığı topun dibine ayak ucumla dokunmuş, kalecinin üzerinden aşırmıştım. Pencereden mahallemizin abilerinin maçlarını izler, beni ne zaman maça çağıracaklar diye bekler dururdum. Annem derdi ki "Biraz daha büyü, sen de oynarsın." Büyümeyi bekledim o maçı oynamak için. 
Fren yapan araba durdu. Arabandan inen İhsan amcanın bana eliyle ve telaşla gel işareti yaparak evimize doğru koşturduğunu gördüm. Bizim takımın piçleri "gooll" diye bağırıp bana doğru koşuyordu. Ben o sevinç içerisinde ne olduğunu anlamaya çalışırken anneme ne dediyse İhsan amca, kadıncağız dizlerine ve kafasına vura vura feryat figan fırladı dışarı. Aslında annem evde kendi kendine ağlayabilen bir kadındı. Rahmetli duygusal ve içli bir insandı. O çığlıkları atarak, kendini yerden yere vurarak ağlaması için babamın ölmesine ne gerek vardı ki? İlk mahalle maçımda ilk golümü atmışken...

Uzun süre babamın gelmesini bekledim ben.
Çocuktum daha. Gelmeyecek deseler, biraz üzülürdüm ve geçerdi büyüdükçe.
Ömründe bir kez olsun, hiç gelmeyecek birini beklediysen, bir daha beklemek kelimesini umutlu bir cümle içinde kuramıyorsun doktor.
Ben de ne yapayım, bekliyorum işte.